Kullanıcı Paneli
Salı, 06 Ocak 2009
Sitemize kullanıcı kaydı yaparak yazı gönderebilir ve mevcut yazılara yorum ekleyebilirsiniz. Üye olmak için tıklayın.
Kaydolduktan sonra sayfanın üst kısmındaki "Kullanıcı Paneli"nden giriş-çıkış yapabilirsiniz.
Türkiye'ye Merkez-Çevre Paradigmasıyla Bakmak PDF Yazdır e-Posta
Türkiye'yi Anlamak
Salı, 11 Kasım 2008 00:58
Türk Siyasetinin Yapısal Analizi 1
Türk Siyasetinin Yapısal Analizi 1
Hasan Bülent Kahraman
Agora Kitaplığı (2008)
Hasan Bülent Kahraman, günümüzün en üretken sosyal bilimcilerinden biri. İlgi alanı sanat kuramından siyaset bilimine geniş bir alanı kapsayan Kahraman’ın son kitabı “Türk Siyasetinin Yapısal Analizi-I Kavramlar Kuramlar Kurumlar” Agora Kitaplığı’ndan geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Arka kapağındaki tanıtım yazısında “Türk siyasetini ilk kez siyasal tarih olarak değil, siyaset bilimi çerçevesinde analitik bir yaklaşımla” ele aldığı söylenen Türk Siyasetinin Yapısal Analizi, tezlerinin özgünlüğü ya da ufuk açıcılığı nedeniyle değilse de, Türkiye sosyal bilimlerinde çok uzun zamandır hegemonik etkisini sürdüren bir söylemin, Osmanlı-Türkiye modernleşmesine dair hâkim paradigmanın, yani merkez-çevre paradigmasının derli toplu bir anlatımı olması hasebiyle ilgiyi hak ediyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nun toplumsal formasyonunun batıdakinden farklı olarak bir merkez-çevre ikiliğine dayandığı, merkezin, yani sarayın ve padişahın bütün toplumsal yapıyı baskı altında tuttuğu, bu nedenle de özel mülkiyetin, piyasa ekonomisinin, sivil toplumun ve burjuvazinin ortaya çıkmasının mümkün olamadığı düşüncesi Şerif Mardin’in 1970’lerde yazdığı “Türk Siyasasını Açıklayabilecek Bir Anahtar: Merkez-Çevre İlişkileri” makalesinden beri yukarıda sözünü ettiğimiz hegemonik söylemin kökenini oluşturuyor. Buradan hareketle, Osmanlı-Türk modernleşmesinin merkezdeki bir grup elit tarafından halka rağmen gerçekleştirildiği ve Türkiye toplumundaki esas kutuplaşmanın batıdakinden farklı olarak modernleştirici elitler yani merkez ile modernleşmeye direnen mütedeyyin-muhafazakâr halk kitleleri arasında olduğu iddia ediliyor. Bunun elbette ki siyasi çıkarımları da bulunuyor. Merkezin, yani devletin ve bürokrasinin sınıflar üzeri bir niteliği olduğu, burjuvaziyi kontrolü altında tutmaya çalıştığı, merkez sağın statükoya karşı muhafazakâr halk kitlelerin çıkarlarını koruduğu ve hatta Türkiye’de sağın aslında sol, solun ise sağ olduğu yönündeki tezler havada uçuşuveriyor.

Kahraman’ın bu çalışmasını, tüm bu tezlerin siyaset biliminin kimi kavramlarına başvurularak ve zaman zaman da yeni kavramlar yaratılarak derli toplu, sistematik bir veçheye kavuşturma çabası olarak görmek gerekiyor. Ancak bu çaba, söz konusu tezlerin Osmanlı-Türkiye toplumunu açıklamak için yeterli olmadığı gerçeğini hiçbir şekilde değiştirmiyor. Kahraman’a göre, Osmanlı-Türk modernleşmesinin temel unsuru devlet-toplum çatışması olarak şekilleniyor. Kahraman, devlet ya da aynı anlama gelmek üzere merkezin Gramsci’den mülhem bir kavramla bir “tarihsel blok”tan müteşekkil olduğunu iddia ediyor: “Tarihsel blok, Türkiye’de Osmanlı modernleşmesinin son dönemi olan 1889’dan başlayarak ordu-aydınlar-ve bürokrasiden oluşmuştur. Bu, daha geniş ve tarihsel bir kesitte bakıldığında (...) Şerif Mardin tarafından ‘merkez’ diye nitelendirilen olgudur. Karşısında, büyük halk yığınlarından ve özellikle taşra burjuvazisinden oluşan ve gene Mardin’in çevre diye tanımladığı olgu vardır.” (s. 123)

Kahraman, yakın dönem Türkiye tarihinin bu iki kutbun iktidar mücadelesi olarak algılanabileceğini söyleyip bir tarihsel dönemlendirme yapıyor: 1908–1930 Kurucu Dönem ve merkezin egemenliği söz konusu, 1930–1950 konsolidasyon dönemi ve yine merkez egemenliği söz mevcut, 1950–1960 dönemi ilk kırılma dönemi olarak şekilleniyor ve egemenlik çevreye geçiyor. 1960–61 yılları arası bir restorasyon dönemi ve egemenlik tekrar merkeze geçiyor, 1961–65 dönemi geçiş dönemi ve merkez kontrolü söz konusu olan, 1965–71 yılları arası dönem demokratik tepki dönemi ve egemenlik yine çevrede, 1971–1973 dönemi yeni bir restorasyon dönemi ve merkez egemenliği ve modernite muhafazakarlığı söz konusu, 1973–1980 yılları arası geçiş dönemi ve bu dönemde çevrenin kalkışması ve ideolojik kayma görülüyor. 1980–83 yılları arasında tekrar bir restorasyon dönemine giriliyor, söz konusu olan merkez egemenliği, modernite muhafazakarlığı ve retrospektif modernleşme çabası, 1983–87 yılları arasında demokratik tepki ortaya çıkıyor, çevre egemen ve bu dönemde çevrede bir dönüşüm söz konusu, 87–91 yılları arasında demokratik tepki devam ediyor, çevre yine egemen ve merkezde bir dönüşüm görülmekte, 91–95 yılları arasında merkezde bir çözülme ve çevrede bir kırılma gerçekleşiyor, 95–99 yılları arasında çevrenin arayışlarına ve radikalleşmesine şahit olunuyor, 1997–2002 arasında yeni bir restorasyon dönemi ile karşılaşıyoruz, bu dönemde çevrede bir yenilenme söz konusu oluyor, 2002–2007 yılları arasında yeni bir demokratik tepki görülüyor, bu dönem bir çevre radikalizmi ve merkezdeki muhafazakar konsolidasyon şeklinde tezahür ediyor, 2007’de ise demokratik tepki devam ediyor ve merkezdeki çevre ile çevredeki merkezin koalisyonu kuruluyor. (s. 182)

Kahraman, merkez-çevre analizini dinamik bir veçheye kavuşturarak o şekilde kullandığını iddia etse de, merkezi ve çevreyi oluşturan güçleri tarih-üstü ve aşkın bir karakterle ele alıyor, kültürel kod ve değerleri neredeyse hiç dönüşmeyip sabit kalan yapılar olarak görüyor ve bu kültürel değerlerin kimi kısmi dönüşümlere rağmen birbiriyle çatışmasının halen devam ettiğini iddia ediyor. Neredeyse yüz yıldır merkez ve çevrenin sırasıyla iktidar olduğu iddia edilen yukarıdaki tabloya rağmen merkez iktidardayken de iktidarda değilken de yine de merkez olma niteliğini devam ettiriyor, çevre de iktidarda olsun ya da olmasın çevrede kalmaya devam ediyor. Üstelik merkez, 1960 darbesini yaptığında da 1980 darbesini yaptığında da özsel niteliklerinden neredeyse hiçbir şey kaybetmeyen bir görünüm arz ediyor. Kahraman muhtemelen bunun yarattığı çıkmazın farkında olduğundan merkezdeki çevre, çevredeki merkez, pasif modernleşme, aktif modernleşme gibi kavramlar türetme yoluna gidiyor.

Oysa, Kahraman’ın iddia ettiği üzere sürekliliğini koruyan ve monolitik bir tarihsel blok bulunmuyor. Soğuk Savaş’la birlikte aydınların bir bölümü sosyalizmden bir bölümü ise devlet ve emperyalizmden yana tavır koyuyor. Sının mücadelesi derinleştikçe, ordu ve bürokrasi içerisinde de saflar belirleniyor, dolayısıyla “merkez” aynı kalmıyor. Benzer şekilde çevre de büyük bir değişim gerçekleştiriyor. Çevre, örneğin 15–16 Haziran’da sınıfsal çıkarları adına İstanbul’u iki günlüğüne fiilen ele geçirebiliyor; aynı çevre bütün bir 70’ler boyunca CHP’ye ve sosyalizme büyük teveccüh gösteriyor. Büyük burjuvazinin temsilcisi TÜSİAD’ın sola karşı, çevrenin temsilcisi olduğu iddia edilen Türk sağı ile işbirliği yapabilmesi ve faşist hareketin 1970’ler boyunca sürdürdüğü terör de merkez-çevre paradigması üzerinden değil, dünya ve Türkiye ölçeğindeki sınıf mücadelesi ekseni üzerinden bakıldığında anlamlandırılabiliyor ancak.

Ayrıca merkez-çevre ilişkilerini emperyalizmi analize dahil etmeden anlamak mümkün görünmüyor. Aksi takdirde, 1960 darbesi de merkezin yitirdiği gücü geri alma ve restorasyon çabası, 1980 darbesi de merkezin yitirdiği gücü geri alma ve restorasyon çabası olarak görülebiliyor. Oysa 1960 darbesi ile birlikte ithal ikameci sanayileşme modeli ve planlama ile uluslararası sisteme eklemlenen Türkiye egemen sınıfı, 1980 darbesinin ardından neoliberal iktisat politikaları ve ihracata dayalı büyüme modeli ile sisteme eklemlenmeyi tercih ediyor; her iki durumda da esas olan ise Türkiye burjuvazisinin sermaye birikimine ilişkin konjonktürel tercihi ve uluslararası burjuvazi ile olan ilişkileri.

Son örneğini AKP iktidarı döneminde gördüğümüz üzere, “merkez”in temsilcileri ile “çevre”nin temsilcileri, -bu bütün çatışmalardan münezzeh oldukları anlamına gelmemekle birlikte- Türkiye burjuvazisinin ve dünya sisteminin talepleri doğrultusunda kolaylıkla uzlaşabiliyor, neo-liberal iktisat politikalarını devreye sokabiliyor ve Türkiye’nin emperyalist projelere uygun bir şekilde dönüştürülmesi ve bağımlılığının derinleştirilmesi sürecini yönetebiliyorlar. Üstelik artık bu süreci meşrulaştıracak güçlü bir liberal-muhafazakâr entelijansiya, devleti ele geçirmiş ve bir tarikatın içerisinde çok güçlü şekilde temsil edildiği bir bürokrasi ve bunlara hiçbir şekilde itirazı olmayan bir ordu da bulunuyor.

Liberal-muhafazakâr söylemin Osmanlı-Türkiye tarihini ideolojik olarak yeniden kurguladığı günümüzde bu söylemin başat unsurlarından biri olan merkez-çevre paradigmasını çok daha kapsamlı bir şekilde analiz etmek ve eleştirmek gerekiyor. Kahraman’ın kitabı bunun için iyi bir çıkış noktası olma özelliği taşıyor.



Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir! Kaydolmak için tıklayın.
+/- Yorumlar
Ara RSS

3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."