(0 değerlendirmenin ortalaması: 0)

Tarihten Geleceğe

Tarihten Geleceğe
Taha Akyol
Truva Yayınları (2007)

Türkiye’de milliyetçi muhafazakâr elitler için söylenebilecek en önemli şey, onların gerçek ile görüneni tersine çevirerek, gerçekliği kafalarındaki kurguya göre yeniden şekillendirme eğilimini taşıyor oluşudur. Bilim, görünenin arkasındaki gerçeğe ulaşma çabası iken, bu muhafazakâr elitlerin görüneni gerçek yapmaya çalışırken bir de bilimsel davrandıklarını iddia etmeleri oldukça ironiktir. Bu yaklaşımın öncüsü olan Taha Akyol, tam da bu noktada söz konusu tarzı kendi muhafazakâr toplum tasavvuruna taşıyan bir isim olarak öne çıkıyor.

Taha Akyol’u, karşılaşılan politik sorunlara ilişkin kendi fikirlerinin meşruluğunu sağlamak için, genellikle “makul”, “mantıklı” ve “akılcı” bir tavrı öne çıkarması ile biliriz. Öyle ki; gerektiğinde sosyolojiye başvurarak bilimci bir yaklaşımı öne çıkarıp en gayrı-meşru fikirleri bile kullanmış olduğu ikili kavramsallaştırmalar ile meşrulaştırabilmektedir. Politik hasımlarını sıklıkla rasyonel/irrasyonel, objektif/subjektif ve bilimsel/ideolojik gibi ayrımlar üzerinden sıkıştırmakta ve onların irrasyonel ve ideolojik davrandığını iddia ederek, kendisini rasyonel ve bilimsel bir düzleme ve dolayısıyla da kendiliğinden meşru bir zemine yerleştirerek, daha baştan siyasal rakiplerine tuş dedirtmektedir. Akyol’un bu ideolojik mücadele tarzını, kafasındaki muhafazakâr toplum tasavvurunun meşrulaştırımına nasıl koştuğunu ise, 2007’de yeniden basımı yapılan “Tarihten Geleceğe” adlı kitabında görmekteyiz.

Söz konusu kitapta Akyol, 1980’lerden önce yazmış olduğu makalelerin bir derlemesini yaparak, o makalelerde Türkiye’ye yönelik sergilediği yaklaşımların bugün de geçerli olduğunu ifade ediyor. Onun, bugün yaşadığımız ülkeye ilişkin 1980 öncesindeki iddialarını taşıma iradesini gösteriyor olması, elbette ki karşısına karşıt bir irade çıkarmayı da en az onun kadar meşru kılıyor. Peki, Türkiye’nin geleceğine ilişkin nasıl bir perspektife sahiptir ve nasıl bir Türkiye hayal etmektedir? Her şeyden evvel Akyol, Türk-İslam kültüründe anlam bulan milli birliğe ve milli kültüre dayalı bir toplum tasavvuru geliştirmiştir. “Toplumda milli kültür güçlendikçe ve çağdaş gelişmeleri çözümleyecek bir canlılığa ve sürekliliğe kavuştukça, diğer taraftan alt kültürleri entegre edece ekonomik ve sosyal gelişme ve reformlar başarıldıkça milli birlik güçlenecektir (…) Böylesine kültürel ve sosyal olarak entegre olmuş, ait kültürlerin artık bir ‘kimlik’ olmaktan çıktığı, milli kültürün ve kimliğin renkleri haline geldiği bir toplum, milli birliğini garantilemiş bir toplumdur. Böyle bir toplum demokrasiden başka rejim düşünemez. Ve demokrasi de böyle bir sahaya ulaşıncaya kadar ertelenemez.” (s. 171)

Ne kadar da güzel özetlemiş Taha Bey, Türk-İslam kültürü üzerinde yükselen milli birlik ancak demokratik rejimlerde gerçekleşebilir diye. Bu ifadeler daha 1980 öncesinden, Türkiye’de liberalizmle muhafazakârlığın bir iktidar stratejisi etrafında birlikte hareket etmesi gerektiğine yönelik bir perspektifi anlatmaktadır. Yeterince açık değil mi? Bir taraftan alt kültürleri üst kültüre (Türk-İslam kültürü) bağlayacak kapitalist ekonomi politikaları uygulanacak, diğer taraftan da bir üst belirleyen olarak kendi entelektüelleri eliyle milli kültür ve ona dayanan milli birlik inşa edilecek. Hem alt kültürlere tahakküm kurulacak hem de bunun otoriter bir yaklaşım olmadığı ima edilecek. Çok açıktır ki bu toplum kurgusu, milli birlik (Türk-İslam sentezi) üzerinde yükselen bir tahakkümü ifade etmektedir. Tam da bu nokta, bir başka şeyin önemini ortaya çıkarıyor. O da kitaba adını veren şey, yani tarihin geleceğe taşınması ve yeni bir tarihin kurulmasıdır. Kitabın ikinci bölümündeki iki makale (Doğu-Batı Çatışması ve Modernleşmede Üç Tavır) asıl olarak bu noktalara odaklanmaktadır. Burada Taha Akyol, tarihi doğu-batı çelişkisi üzerinden okumakta ve Türk-İslam medeniyetinin geçmişte batı karşısındaki üstünlüğünün sadece geçmişe özlem duyularak değil, aynı zamanda geçmişin geleceğe taşınarak kurulabileceğini vurgulamaktadır. Tarihe tam da bu noktada rol biçmektedir.

“İslam milletlerinin medeniyet hamlesi tabiat ve tarih kanunlarına hükmetmekle mümkün olacaktır(…) doğu-batı çatışmasında sağlam ve gelişme sağlayacak sonuçlara varmak ve kendi medeniyet hamlemizi başlatmak için, evet tarihe dönmeliyiz, yani tarihin kanunlarına nüfuz etmeliyiz.” (s. 121)

Kapitalizm tarafından tahrip edilen gelenekselin, toplumsal değişim süreçlerinde yeniden kurulmasını ise, söz konusu yeni süreçlere uyum göstererek gerçekleşebileceğini düşünmekte ve bunu bir fırsat olarak görmektedir.

“(Muhafazakârlarca) gelişmeci bir tavır benimsenmezse, bunun sosyolojisi, antropolojisi araştırmalarla ortaya konmazsa, sanatın bütün dallarında böyle bir yöneliş dünya görüşü ve özenme haline getirilmezse, geleneksel kültürün sanayileşmeyle çatışması ve zaman içinde yenik düşmesi kaçınılmaz olacaktır.” (s. 129)

Bu iki alıntı bir gerçeği vermektedir. O da; kapitalizm koşullarında yaşanılacaksa, geleneksellik mutlak bir biçimde kendisini uyumlulaştıracak esnekliği göstermelidir. Çünkü ona göre; geçmiş (Türk-İslam medeniyetinin üstünlüğü) ancak bu şekilde geleceğe taşınacaktır. Tıpkı aşağıdaki satırlarda ifade ettiği gibi.

“Şu halde Türkiye’nin temel gündem maddesi değişmemiştir. Modernleşme! Sanayileşme gibi ilk bakışta maddi bir olay, bir fabrikacılık hadisesi sayılan sürece kim kültür damgasını vuracaksa yarını o şekillendirecektir.” (s. 127)

Mesele tüm çıplaklığıyla ortadadır. Taha Akyol burada, geleceği şekillendirmek konusunda bir kararlılık sergilemekte ve bunu kültürel bir müdahaleye bağlayarak, geçmişin muhafazakâr değerlerinin geleceğe taşınabildiği ölçüde tarihe yön verileceğini ifade etmektedir. Bu projesinin önündeki engelin ise, pozitivist batıcı çizgi ile marksizmden geleceğini düşünmektedir. “Şu halde pozitivist garplılaşmaya karşı çıkarken, sanayileşmenin doğurduğu meseleleri de gözden kaçırmamak ve hele tarihimizdeki şu veya bu, milli veya dini bir ideal devir özlemiyle günümüzden kopmak, bu meselelerdeki inisiyatifi ya tekrar pozitivist garpçılığa ya da marksizme terk etmek demek olacaktır.” (s. 127)

Kitabın bu bölümlerinde, durduğu zemini meşrulaştırmak için söz konusu kavram çiftlerini de kullanarak, hem marksizmi hem de laisist batıcılığı eleştiri konusu yapmaktadır. “Önemli olan bir düşüncenin, ülke için meşruiyet sınırlarını nasıl düşündüğüdür. Ülkenin fiilen birliğine zarar vermeyen düşünce ve davranışları gayrı-meşru saymak sağlıklı bir davranıştır.” (s. 168) Tipik bir Taha Akyol tarzını burada da görmekteyiz. Milli birliğe ve onun üzerinde yükseldiği milli kültüre (Türk-İslam kültürü) karşıtlık ürettiği için hem Marksizm hem de laisist batılılaşmacı siyaset, gayrı meşru sayılarak sağlıksız (irrasyonel) bulunmaktadır. Akyol, kendi toplum ve siyaset kurgusunun meşrulaştırımını bu şekilde gerçekleştirmektedir.

Peki bu kurgunun bugünden bakıldığında nasıl bir anlamı vardır? Her şeyden önce Akyol’un da ifade ettiği gibi kendisi, bu düşüncelerinin halen daha geçerli olduğunu vurgulamaktadır. Şu halde, Akyol’un muhafazakâr demokrat bir Türkiye için iktidar mücadelesi verdiğini kendisi de kabul edecektir. Tam da bu yüzden laisizm irrasyonel olarak değerlendirilecek, aydınlanma bir “münevver istibdadı” olarak ifade edilecek, Marksizm ölü ideolojiler sınıfına yerleştirilecek, sınıf çatışmaları geleneksel değerleri tahrip edici olarak görülüp yerilecek. Bütün ileri değerler irrasyonel, ideolojik ve bu yüzden meşru sayılmayacaksa nedir peki meşru olan?

“Türklüğün bir medeniyet proletaryası olmaması ve ikinci bin yıldaki devlet çekişmesinde ayak altında kalmaması için bilgi toplumuna geçmesi gerekir… (Bilgi toplumunda) bağlardan daha fazla kurtularak daha fazla hürleşen, yani daha fazla yalnızlaşan insanoğlu metafiziğe daha açık olacaktır. İslam tasavvufunun bu yönü, ufkumuzdaki bilgi toplumu için bir kültür Rönesans’ı vaat etmektedir”Taha Akyol'un Aydınlar Ocağı tarafından 1988 yılında düzenlenen “Ekonomi ve Milli Kültür” başlıklı paneldeki konuşmasından

Taha Akyol’un ki öyle meşru bir düşüncedir ki, tıpkı Diyanet’in camileri internetle bilgi toplumuna bağlayacak olması gibi, bir elinde Kur’an bir elinde de bilgisayar olan “Rönesans” insanının hayalidir söz konusu olan.

Doğrusu ne kadar da bilimsel ne kadar da rasyonel!