(3 değerlendirmenin ortalaması: 3.33)

"Sol Hakkında Her Şey" mi?

"Sol Hakkında Her Şey" mi?
Ergun Aydınoğlu
Versus Kitap (Ekim 2008)

Türkiye solu kendi tarihi üzerine yazmıyor, konuşmuyor, tartışmıyor. Türkiye solunun şu anki hemen tüm önemli öznelerinin, 80 öncesinin belli başlı siyasi geleneklerinden beslendiği ve henüz kapatılmamış pek çok siyasi meselenin varlığı düşünüldüğünde kimi açılardan mazur görülebilir bu durum. Fakat Türkiye sol tarihi üzerine yazmayan, tartışmayan, yalnızca bugünkü sol politik özneler değil. Solun akademide, özellikle de sosyal bilimler alanında hatırı sayılır bir etkisi olmasına rağmen, Türkiye sol tarihi bilimsel çalışma ve incelemelerin de pek sık konusu haline gelmiyor. Üstelik eksikliği duyulan yalnızca analitik, bütünsel çalışmalar değil, anılara, tanıklıklara, yaşam öykülerine de yalnızca tek tük rastlanabiliyor kitap raflarında.


Türkiye Solu (1960-80) isimli kitabında, benzer bir boşluğa dikkat çeken Ergun Aydınoğlu, yeni kitabı “Sol Hakkında Her Şey” mi? ile Türkiye sol tarihi üzerine gözlem ve değerlendirmelerini bu kez bir eleştiri ve polemik biçiminde sürdürüyor. Kitap, İletişim Yayınları’nın Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce dizisinin Türkiye soluna ayrılmış bulunan 8. cildinde yer alan kimi yazıların eleştirisini amaçlıyor. Dizininin belki de en fazla merakla beklenen kitabı olan bu cilt, her ne kadar yukarıda dile getirilen boşluğu bir nebze de olsun doldurmaya aday olsa da, Aydınoğlu’nun deyişiyle, derlemede sol “resmi tarih”lerin baskısından kurtulamamış yazıların ya da alelacele yazılmış “malümatfüruş” değerlendirmelerin varlığı ve de bolluğu bu tür bir beklentiyi pek çok açıdan boşa çıkarıyor.

Temel itirazlar: Editörlük zaafları

Ergun Aydınoğlu’na göre Sol derlemesi, akıl almaz özensizlikler, yanlışlar ve “partizan” yorumlarla dolu ve bu durum karşısında sessiz kalmamak gerekiyor. Aydınoğlu’nun hem politik hem de akademik kaygılarla kaleme almaya karar verdiğini belirttiği 358 sayfalık uzun polemiğine “eleştirel” bir biçimde yaklaşmadan önce, kitabın temel tez ve eleştirilerine değinmekte fayda var. Aydınoğlu’nun Sol derlemesine ilişkin iki temel itirazı bulunuyor. İlk olarak derlemenin planı ve kapsamı üzerinde duran Aydınoğlu, derlemenin bütünsel bir plana sahip olmadığı görüşünde. Türkiye solunun tarihine dair başlıkların derlemeye dengesiz bir şekilde dağılmış olması ve hatta kimi başlıklara hiç yer verilmemesi, Aydınoğlu’na göre derlemenin editörünün keyfiliğinin bir sonucu. Dizinin bu cildinde editörlük görevini üstlenen ve Birikim-İletişim cemaatinin “parlak” isimlerinden olan Murat Gültekingil yalnızca bu keyfiliği nedeniyle değil, aynı zamanda derlemenin başında yer alan sunuş yazısının özensizliği nedeniyle de Aydınoğlu’nun eleştiri oklarının hedefi oluyor. Aydınoğlu’nun ikinci temel itirazı ise yine editörlüğe yönelik ve yazar seçimine odaklanıyor. Aydınoğlu’na göre derlemede bir yandan yazarın konusuna mesafeli durabilmesi ilkesi göz ardı edilirken, diğer yandan da konu üzerinde yeterli birikimi olmayan kişilerden, pek çoğunun isimlerinin çok duyulmuş olması ya da “yakınlardan bir ahbap olmaları nedeniyle” yazı istenmiş durumda.

Bu genel ve temel eleştirilerinin ardından Ergun Aydınoğlu hayli sert bir polemikçi üslubuyla, derlemede yer alan yazıların eleştirisine geçiyor. Tarihsel TKP, TİP, MDD hareketi, Dev-Genç ve silahlı mücadele geleneği, Maoculuk ve PDA akımı, 73 Atılımı ve 70’lerin TKP’si, Devrimci Yol gibi pek çok tarihsel olguyu ele alan yazılar ve bunlara ek olarak Hikmet Kıvılcımlı, Doğu Perinçek, Mehmet Ali Aybar, Behice Boran ve Mahir Çayan gibi figürlerin biyografileri Aydınoğlu tarafından ayrıntılı bir şekilde eleştiriliyor.

Kitabında sorduğu sorularla eleştiriyi bir tartışmaya evriltmeye çalışan Aydınoğlu böylece yukarıda anılan ilk kitabında yer alan değerlendirmelerini de geliştirme imkânı buluyor. Özellikle Kıvılcımlı, ve Mehmet Ali Aybar biyografilerine dönük eleştiri yazıları başlı başına bir çalışma niteliği taşıyor.

Tartışmanın önünü açmak

Bununla birlikte, Aydınoğlu’nun eleştirilerinde kantarın topuzunu kaçırdığını hissetmek hiç de zor değil. Derlemeye dönük genel ve temel itirazları bir yana, özellikle tekil yazılara dönük eleştirileri kimi zaman arzu ettiği tartışmayı sürdürmeyi imkânsız kılacak nitelikte sert. Özellikle yazarların kişiliklerine, akıl ve birikimlerine yönelik yıkıcı eleştiriler, çalışmaya hayli gergin bir hava katıyor. Burada bu eleştirilerin (ki çoğuna yürekten katılıyorum) ne kadar haklı ne kadar haksız olduğunu tartışmak yersiz olacak. Fakat özellikle kimi zaman Aydınoğlu’nun eleştirmek için eleştirdiği izlenimine kapılmamızı sağlayan ve her yazar arasında oluşması mümkün değerlendirme farklılılarını, cehalet ya da çarpıtma gibi ağır suçlamalarla hedef tahtasına oturtan değerlendirmeler, gerçek ve nitelikli bir tartışmanın önünü kesecek nitelikte. Örnek olsun, Aydınoğlu’nun pek çok yazıya uyguladığı eleştiri kriterleri, (kaynakları yeterince incelememe, tek yanlılık, abartma ya da küçümseme) kendisine ait TKP İşçinin Sesi ayrışmasının “önemsizliği”, 1978 yılına dair devrimci durum tezlerinin “saçmalığı” ve Behice Boran’a atfedilen Sosyalist Devrim Teorisi’nin “ucubeliği” gibi değerlendirmeler için de aynı rahatlıkla kullanılabilir. Ve bunun böyle olması Ergun Aydınoğlu’nun akademisyenliğine de solculuğuna da halel getirmez elbette.

Aydınoğlu’nun eleştirilerine getirilebilecek bir diğer eleştiri de ağır akademizmi olmalı. Aydınoğlu’nun, derlemede yer alan yazılara dönük değerlendirmelerinde kullandığı bir diğer kriter olan akademik kriterlere uygunluk da zaman zaman dışlayıcı bir hâl alabiliyor. Elbette derlemeye katkı koyan pek çok genç akademisyenin ve akademisyen adayının kimi konularda titizlik göstermesini beklemek Aydınoğlu’nun hakkı. Fakat Melih Pekdemir, Aydın Çubukçu, Ertuğrul Kürkçü gibi isimlerin yazılarının, aynı gerekçelerle neredeyse mânâsız olarak değerlendirilmesi herhangi bir haklılık taşımıyor. Bu tür bir eleştiri, akademik bir niteliğe sahip bulunmayan ve Aydın Çubukçu gibi uzun yıllarını cezaevinde geçiren isimlere “siz bu konularda çok da konuşmayın” demekten başka bir anlama gelmiyor. Eğer akademik niteliği itibariyle bu tür bir derlemede “içerden” değerlendirmelerin yer almaması gerektiği düşünülüyorsa, bu eleştirinin hedefi elbette editörlük olmalı.

Sonuç olarak, Ergun Aydınoğlu’nun eleştirileri Sol derlemesinin bütününü ve editörlüğünü ele aldığı ve tekil değerlendirmelerle ilgili olarak da yeni tartışmaların önünü açtığı oranda heyecan ve umut veriyor. Sadece hem Türkiye solunun hem de Türkiye akademisinin pek bulaşmak istemediği “tartışma” kültürünün yerleşmesi açısından değil, Türkiye’nin düşünce hayatının son yirmi yılına “damga”sını vuran bir cemaatin, Birikim-İletişim cematinin artık alıp başını yürüyen özensizlik, hırçınlık ve kimi zaman cehalete ve ifrada varan “sekterlik”lerinin eleştirilebilir hale gelmesi açısından da önemli bir çalışma “Sol Hakkında Her Şey” mi?