| 25 Kasım 2008
Neoliberalizmin toplumsal yaşamda yarattığı tahrifat, bu politikaların “demokrasi”, “katılımcılık” ve “çoğulculuk” gibi liberal argümanlarla meşruluğunun üretilme çabasını da beraberinde getirdi. IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla reform adıyla yürütülen bu programların Türkiye’ye yansıması ise, muhafazakârlığın ve muhafazakâr eksenli siyasal değerlerin öne çıkması oldu. Faruk Ataay’ın, “Neoliberalizm ve Muhafazakâr Demokrasi” adlı kitabı bu noktada söz konusu ilişkiyi ortaya koyan analizleriyle öne çıkmakta.
Faruk Ataay’ın bu çalışması, Türkiye’de liberal muhafazakâr hegemonyanın kuruluşuna denk düşen AKP iktidarının, bu yıllar boyunca izlediği iç ve dış politikaların ve bu politikaların zeminini oluşturan ekonomi politikalarının değerlendirmesini yapıyor. AKP iktidarının ideolojik formasyonunu bu doğrultuda analiz etmeden önce Ataay, neo-liberalizmin 1970’lerle birlikte geçirdiği sürecin Türkiye’ye olan yansımalarını ele alarak neo-liberal ekonomi politikarına denk düşen liberal siyasetin az gelişmiş ülkelerde hangi düzeyde gerçekleştiğini ve liberal ekonomi politikaları ile muhafazakâr siyasetin az gelişmiş ülkelerde birbirini bütünlediği gerçeğini ortaya koyuyor. Bu doğrultuda kitap asıl olarak iki ana bölüm ekseninde gelişiyor. İlk kısımda, neo-libealizmin geçtiği evrelere denk düşen politik rejimler ve bunların birbiri ile olan ilişkisi analiz edilirken demokrasi ile kapitalizm arasındaki bağlantı üzerinden ekonomik ve siyasal liberalizmin birbiriyle olan ilişkisi değerlendiriliyor. İkinci kısımda ise bu durumun, Türk siyasetinde ekonomi ve politikadaki izdüşümünün AKP örneği ile nasıl gerçekleştiği görülebiliyor.
Ataay, bu doğrultuda kitabın ilk bölümlerinde neo-liberal ekonomi politikalarının siyasal liberal söylemlerle gerçekleştirilmiş olmasının uygulanan politikalar düşünüldüğünde her hangi bir gerçekliği ifade etmediğine işaret ediyor. Neo-liberal politikaların uygulayıcılarının, 90’lar boyunca “demokrasi”, “çoğulculuk” ve “katılımcılık” retoriğini uygulanan ekonomi politikalarının meşruluğunu sağlama amacıyla öne çıkarması, bu politikalara alt sınıflara uygulanan depolitizasyon, sendikasızlaştırma ve kazanılmış haklarının geri alınmasının eşlik etmiş olmasından dolayı kitapta eleştiri konusu yapılıyor. Tam da bu nokta üzerinden, ekonomik liberalizme, siyasal liberalizmin değil de muhafazakârlığın eşlik ettiği gerçeğine az gelişmişlik dolayımıyla vurgu yapılıyor.
“1980’lerin başlarında, azgelişmiş ülkelerde askeri yönetimlerden demokrasiye dönüş süreci başladıktan sonra da, neoliberalizmle çoğulcu demokrasi arasındaki bu çelişki kendini göstermeye devam etti. Güney Avrupa’daki birkaç istisna dışarıda tutulmak kaydıyla, demokrasiye dönülen azgelişmiş ülkelerin tamamında kısıtlı demokrasiler kuruldu. Neoliberal politikalar seçilmiş hükümetler eliyle uygulamaya devam edilirken, siyasal ve sosyal haklarda genişleme sağlayan bir demokratik açılım hiçbir ülkede yaşanmadı. Nitekim, neoliberal politikalarla çoğulcu demokrasi anlayışının bir arada yaşayamayacağı kanısı giderek yerleşmişti. Bu nedenle de, ekonomik liberalizmle siyasal liberalizmin çelişkili olduklarından kuşku duyulmuyor, ekonomik liberalizme en uygun siyasal rejimin en iyi olasılıkla muhafazakâr yönetimler altındaki kısıtlı demokrasiler olduğu kanısı genel kabul görüyordu.”
AKP’nin 2000’li yıllarda siyasal hayattaki işlevinin de böyle bir anlamı bulunuyor. Kitabın ikinci kısmında, Türkiye’nin 2000’li yıllara gelene kadar ki siyasal tarihinin kısa bir değerlendirmesi yapılarak, 90’lı yılların ekonomik ve siyasal alanda 2000’lere devrettiği bakiyenin AKP’yi doğuran faktörler olarak anlam kazandığı belirtiliyor. Ataay, bu bölümde AKP’nin, neoliberalizmin hegemonya krizine bir yanıt üretmesi ile 90’lı yıllar boyunca neoliberal politikaların yarattığı tahrifata siyasal liberalizmin cevap üretememesi arasında bir bağlantı kuruyor. Kısacası neoliberalizmin hegemonyasının AKP’de temsil edilen muhafazakâr siyasal hat ile kurulabildiğini belirtiyor. 3 Kasım 2002 seçimlerinden önce, Türkiye’de merkez sağın çökme sinyalleri verdiği, buna bağlı olarak şiddetli bir siyasal temsiliyet krizinin ve kitlesel bir hoşnutsuzluğun yaşandığı bir atmosferde Türkiye solunun kitleselleşme hamlesinin neden boşa çıktığını da burada yapılan değerlendirmelerde görmek mümkün olabiliyor. Buna göre yazar, böyle bir durumda solun değil de muhafazakâr AKP’nin kitlesel destek bulmasını solun, toplumdaki değişim arayışına somut olarak karşılık üretemeyişine bağlıyor. Solun bu doğrultudaki güçsüzlüğünün doğal olarak AKP’ye avantaj sağlayan bir unsur olarak belirmesi ve merkez sağın çökmesinin sağ seçmenin sola kayması doğrultusunda bir sonuç yaratmayarak AKP’nin merkez sağa yerleşmesi, bir diğer avantaj sağlayan unsur olarak gösteriliyor. Üçüncü bir faktör olarak ise yazar, Türkiye’nin önemli bir gerçeğine işaret ediyor. O da Türkiye’de yoksulların tarikatlar aracılığı ile yönlendirilmeye açık oluşu olarak beliriyor oluşu. Buradan hareketle yoksulların tarikatlarla olan organik ilişkisi, AKP’nin sağladığı kitlesel desteğin bir başka gerekçesi olarak gösteriliyor. AKP’yi iktidar yapan diğer faktörün ise, onun neoliberal politikaların uygulamasını kolaylaştırması doğrultusunda IMF, Dünya Bankası, AB gibi uluslar arası örgütlerle olan yakın işbirliği oldğu vurgulanıyor. Bu nokta üzerinden AKP’nin neoliberalizmle olan ilişkisi analize dahil edilmekte. AKP’nin neoliberalizmle olan uyumunun değişik veçheleri sergilenirken yapısal reformların ayrı bir yerde durduğunu belirtmek gerekiyor. Devletin neoliberal doğrultuda dönüşümünü simgeleyen “Kamu Yönetimi Reformu”nun, Türkiye’de devletin demokratikleşerek değişmesi söylemiyle liberallerin de üzerinde çok hassasiyetle durdukları bir nokta olduğunu düşünürsek, AKP aracılığıyla devletin liberal muhafazakâr eksende yeniden yapılandırılması arasındaki bağı yakalayabilmek de mümkün oluyor. Kamu kurumlarının bu doğrultuda yeniden yapılandırılması bu program ile gerçekleştirilirken kamu yönetimi reformu bu açıdan devletin liberal muhafazakâr doğrultuda dönüşümünün de simgesi olarak beliriyor.
Kitabın bundan sonraki bölümlerinde ise, 2000 yılından itibaren AKP ile birlikte girilen yeni siyasal sürecin cumhurbaşkanlığı seçimleri ve kapatma davasını da içine alacak bir biçimde değerlendirmesi yapılıyor. Bu doğrultuda, 2007 seçimleri sonrası AKP’nin anayasa değişikliğine yönelik Ergun Özbudun tarafından hazırlanan anayasa taslağının neoliberal hegemonyanın tesis edilmesi yönünde bir işlev gördüğü vurgulanıyor. Yazar burada, devletin dönüşümü doğrultusunda 1982 anayasasının yer yer engeller oluşturması ile yeni bir anayasanın hazırlanma ihtiyacı arasındaki ilişkiyi analiz ediyor. Ataay bu bölümlerde, hazırlanan anayasa taslağının demokrasi ile ilişkisini kurmanın pek de mümkün olmadığını vurguluyor. Fakat buradaki eleştirisini, “vesayetçi kurumlar” olarak ifade ettiği bürokrasinin siyasete müdahale etme refleksinin tetikleneceği üzerinden gerçekleştirdiğini ve bu açıdan Türkiye siyasetini merkez-çevre ekseninde değerlendiren “kuram”ların belirlenimi altında kaldığını da vurgulamak gerekiyor.
Ataay’ın bu çalışması ile ilgili olarak vurgulanması gereken önemli bir nokta ise, söz konusu alana ilgi duyan okurların dipnotlarda gösterilen kaynakçalar ile konunun çerçevesi içinde tutulabiliyor olması. Bu açıdan söz konusu çalışma, AKP Türkiye’sini farklı boyutlarıyla kavrayabilmek ve bu alanda daha işlevsel bir okumayı teşvik etmesi bakımından önem kazanan bir çalışma olarak beliriyor.

