| 16 Aralık 2008
Türkler ile Kürtlerin birlikteliğinin mümkün olup olmayacağı, mümkünse bunun zemininin ne olacağına ilişkin çözüm üretmekte liberal muhafazakar ittifak bugün itibariyle herhangi bir zorluk çekmemektedir. İslam’ın her iki unsuru bir arada tutan bir harç olacağı savı ile daha da öteye gidilerek, Kürtlerin tarihi de bu süreçte yeniden yazılma çabasından nasibini almaktadır. Öyle ya, 1923 sonrası ulus inşasında Osmanlı ve İslam tarihi nasıl olup da bir kenara bırakılabilir? Bu unsurlar tarihe dahil edilmelidir ki, İslam’ın bugün Türkler ile Kürtleri birleştiren biricik unsur olduğu kanıtlanabilsin. Taha Akyol her ne kadar böyle düşünse de, ağalık ve şeyhlik düzeninde dinin oynadığı rolün birleştirici olmaktan öte sömürüyü manipüle eden bir işlev gördüğünü, Martin Van Bruinessen’in Ağa, Şeyh, Devlet isimli kitabında görüyoruz.
Tarih yazımına pek hevesli olan Taha Akyol, bu konudaki hünerini yalnızca Türkiye tarihi üzerinden gerçekleştirmiyor. Akyol, Kürtlerin tarihi söz konusu olduğunda Kürtlerin tarihinin nerede başladığı ve nerede bittiği konusunda da “engin” sosyolojik birikimiyle bir tarih yazımına girişiyor. 16.10.2008 tarihinde Milliyet’te yazdığı yazıda Akyol, Kürtlerin tarihini Anadolu’ya gerçekleştirilen İslam fetihleriyle başlatmakta, Kürt nüfusun yoğunlaşmasında İslam’ın oynadığı rolü öne çıkararak Türklerle Kürtlerin bu açıdan ortak bir tarihe sahip olduğunu vurgulamakta. Bugün Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan Kürt halkının, Türk-İslam sentezi ekseninde etnisiteden arındırılmış ve yerine din faktörünün geçirildiği bir politika ile bağlanmaya çalışıldığı düşünülecek olursa, Akyol’un tarihin derinliklerine inerek, Kürtlerin bu coğrafyadaki varlığında İslam faktörünün rolünü arama eğilimine girmesi, yani Kürtlerin tarihini bugünkü siyasal hedeflerinin hizmetine sokmaya çalışması anlaşılabilir olmaktadır. Türkler ile Kürtlerin tarihsel birliğini İslam üzerinden kurmak ise, bu açıdan oldukça işlevsel olmaktadır. Fakat; burada sorun olan, ne yalnızca güncel politik hedefler doğrultusunda bin yıllık bir geçmişi yeniden inşa etme çabasıyla bugüne taşıma irrasyonelliği, ne de İslam’ın, Türkler ile Kürtleri birleştiren ve bir arada tutan bir harç olarak gösterilmesi çabasıdır. Burada sorunlu olan aynı zamanda, Akyol’un Kürtler ile Türklerin tarihini bu eksende okumamız gerektiğini önerirken, bu tarihte her daim Türk ve Kürt yoksullarını tahakküm altına alarak sömüren aşiret ve tarikat faktörlerini hasır altı etmesidir. Kürtlerin tarihinin yalnızca sosyolojik bir zeminde ele alınması halinde bile, bu unsurların analiz dışı bırakılamayacağı ortadadır. Sosyolojik bir zeminden hareket ederek varılacak sonuç ise şudur: Kürtlerin tarihinin yalnızca din ve milliyetçilik faktörlerine değil aynı zamanda Kürt aydınlanmacılığını da kapsayan sınıfsal bir boyuta sahip oluşudur. Karşılaşılan politik sorunlara ilişkin sosyolojik bir bakış açısını öne çıkaran Akyol, tam da bu noktada sosyolojik değil kendi tabiriyle ideolojik davranmakta ve bilim dışı bir yaklaşım geliştirmektedir. Dolayısıyla bu durum, Kürtlerin tarihi söz konusu olduğunda ortaya çıkan bir boşluğu ifade etmektedir. O da, meselenin tarihsel ve sosyolojik bir düzlemde bir bütün olarak ele alınması gereğine ihtiyaç duyuyor olmasıdır. Martin Van Bruinessen’in Ağa, Şeyh, Devlet isimli kitabı tam da böyle bir boşluğu dolduruyor.
Bruinessen, kitabında daha çok antropolojik ve sosyolojik noktalardan hareketle Kürtler içerisinde birincil bağlılıklar olarak adlandırdığı ağalık ve şeyhlik düzeninin nasıl işlediğini ele alıyor. Aşiretlerin nasıl bir oluşum sürecine girdiği, tarikatların bu noktadaki işlevi ve Kürtler içerisinde politik önder olarak beliren aşiret reisleri ile şeyhlerin birbirleri ile olan ilişkilerini yapmış olduğu saha çalışmalarından izlemek mümkün oluyor. Bununla birlikte Bruinessen, esas olarak Kürtlerin yaşadığı coğrafyada oluşturduğu toplumsal örgütlenme birimi olan aşiretlerin ve buna denk düşen siyasal bir birim olan emirliklerin, kendilerini çevreleyen güçlü merkezi devletler ile olan ilişkilerinden hareketle, Kürt aşiretlerinin siyasetteki hareket yasalarını ortaya koyuyor. Bu coğrafyada hızlı bir şekilde yayılan Kadiri ve Nakşibendi tarikatlarının Kürt aşiretleri ile olan ilişkilerini hangi noktalar üzerinden kurduğunu ve bunun tarikat şeyhlerinin yükselen bir politik aktör olmasında nasıl bir işlev gördüğünü ele alıyor. Kitabın üçüncü ve dördüncü bölümleri bu açıdan Kürt aşiret reisleri ile tarikat şeyhlerinin birbirleri ile olan iç içe geçmiş ilişkilerini somut olarak görebilmek açısından önem taşıyor. Bruinessen’in Kürt aşiretlerine ilişkin olarak yaptığı en önemli tespit, bu aşiretlerin büyük devletlerin sınır bölgeleri arasında kalmış olmasından dolayı, onların iktidar mücadelelerinin bir parçası olması ve bu durumun süreklilik arz ederek aşiretler açısından siyasete dahil olmanın en önemli yolu olarak beliriyor oluşudur. Söz konusu coğrafyada birbirlerine karşı iktidar mücadelesi veren devletler, Kürt aşiretlerini de bu sayede o coğrafyadaki siyasetin bir parçası haline getirmişlerdir. Kısacası, Kürt aşiretleri siyasete bu sayede eklemlenebilmişlerdir. Bu durum Kürt aşiretlerinin birbirleri ile de iktidar mücadelesine girdikleri düşünülecek olursa, Kürt aşiretleri arasındaki rekabette, tek söz sahibinin bu aşiretlerin kendileri olmadığı, bölge üzerinde iktidar mücadelesi veren daha gelişmiş siyasal birimler olan merkezi devletlerin asıl belirleyici olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Bu durumu Bruinessen şöyle ifade ediyor:
Aşiret çapında iktidarı ele geçirebilmek için, her zaman yararlı olmuş hükümet yetkilileriyle iyi ilişkiler kurabilme yetisi daha önemli olmaya başladı. Şimdi aşiret reislerinin mevkilerini koruyabilmek için daha fazla dış bir güce bağımlı hale gelmeye başladıkları görülüyor.
Bruinessen’in kitabında, Kürt aşiretlerinin oluşturduğu ve devrederek gelen bu tarihsel mirasa ilişkin olarak yaptığı tespitin bugün nasıl işlediğini, Barzani ve Talabani’nin aşiret reisliğinden “devlet yönetici”liğine olan geçiş sürecinde izlemek mümkün olmakta.
Tam da bu noktada, aşiret reislerinin sürekli olarak bir dış güce yaslanma gereğine yol açan faktörler ile tarikat şeyhlerinin politik bir güç olarak öne çıkmasına neden olan koşullar arasında bir bağlantı kurmak mümkün. Kadiri ve Nakşibendi şeyhlerinin, Kürtlerin yaşadığı coğrafyada aşiretler arası iktidar mücadelesinin bir unsuru olarak öne çıkıp politik bir işlev görmesi, yazar tarafından şeyhlerin kontrolü altındaki tarikatlar aracılığı ile bir kutsallığa bürünmesi ve iktidar mücadelelerinden bu açıdan daha yalıtık olduğu şeklindeki algılanışa bağlanıyor. Bu açıdan “Tanrı” olgusu, Kürt aşiretlerinin, dış güçlerden yararlanmasının bir başka kaynağı olarak gösteriliyor. Tarikat şeyhlerinin Kürtlerin yaşadığı coğrafyadaki fonksiyonunu ise Bruinessen, “Bir kişinin dinden politik ve ekonomik fayda sağlamasının çeşitli yolları vardır. Bunu Kürdistan’da en başarılı şekilde yapanlar şeyhlerdir” şeklinde ifade ederek, şeyhlerin din aracılığı ile politik ve iktisadi açıdan kendisine güçlü bir pozisyon sağlayabildiklerini vurguluyor. Kitabın dördüncü bölümünde, Kadiri ve Nakşinbendi tarikatlarının Kürtlerin yaşadığı coğrafyadaki evrimini, nasıl bir örgütlenme pratiği içinde olduklarını ve ayinlerinin hangi ortamlarda nasıl yapıldığını detayları ile izlemek mümkün. Burada asıl önemli olan nokta ise, gerek Kürt aşiretlerinde gerekse de Kadiri ve Nakşibendi tarikatlarında aşiretli veya aşiret üyesi olmayan ve üretim sürecinin en altında yer alan Kürtlerin, bu ilişki biçimlerinde nasıl konumlandığıdır. Elbette ki, tarikatların temel tabanlarının yoksul veya topraksız Kürt köylüler olduğuna şüphe yok. Şeyhlerin bu coğrafyada yayılırken asıl olarak tercih ettikleri bölgenin yoksul Kürtlerin yaşadığı yerler olmasının ise, şeyhler açısından stratejik bir işlevi bulunuyor.
En kendini adamış dervişlerin genelde ya yoksul ya da topraksız köylüler, ya lümpen proleterler ya da küçük zanaatkarlar arasından çıktığı kanısındayım. Büyük bir sömürülen köylü nüfusun barındığı feodal bölgeler, şeyhler için yerleşebilecekleri yerler olabiliyordu. Ancak bir şeyhin politik güç kazanmasında bu aşağı sınıftan köylülerin pek de önemli bir rolü yoktur. Hemen hemen bütün şeyhler aristokrat kökenlidir; tercih etkileri muhataplar aşiret reisleridir. Bu reisleri ve aralarındaki çatışmaları manipüle etmek aşiretlerin tamamını manipüle etmekten daha etkin bir yoldur ve şüphesiz genellikle yapılan da budur.
Bruinessen’in bu ifadeleri, şeyhlerin politik bir güç olmasında daha üst düzeyde ilişkiler kurabildiğini ve tarikatlarına bağladıkları yoksul Kürt köylülerinin ise, bir kitle gücü olarak kullanılabildiğini gösteriyor. Burada görülen bir başka şey ise, Kürtlerin tarihinde İslam’ın işlevinin nasıl gerçekleştiğine ilişkindir. Akyol’un iddia ettiği gibi iki etnik unsuru bir arada tutan bir harç olmaktan öte, tarikat örgütlenmeleri ile hem siyasette hem de ekonomide şeyhlerin kendisine politik bir güç katacak şekilde rol aldığı ve İslam’ın bu doğrultuda bir işlev ifa ettiği görülebiliyor. Kitapta 19.yy’da kimi şeyhlerin Osmanlı toprak reformunun da etkisiyle Kürtlerin yaşadığı coğrafyada çok geniş toprakları kendi mülklerine geçirmesinin de örnekleri sunuluyor. Tarikat şeyhlerinin özel mülkiyete geçirdiği topraklarda çalıştırdığı yoksul Kürt köylülerinin şiddetli bir sömürüye maruz kaldığını tahmin etmek zor olmuyor. Hal böyle olunca, Bruinessen’in bu çalışmasının Taha Akyol’un, yazısında gösterdiği kaynakçalar arasında neden yer almadığının da anlaşılabilmesi mümkün oluyor. Kürtlerin tarihinde de dinin birleştirici bir unsur olarak değil de politik ve iktisadi çıkar sağlamanın aracı olarak işlev görüyor olması, liberal muhafazakar ittifakın İslam’ın birleştiriciliği üzerinden geliştirdiği Kürt söyleminin yükseldiği zemini gerçek dışı kılıyor. Bu açıdan Martin Van Bruinessen’in Ağa, Şeyh, Devlet adlı kitabı, söz konusu alanda zihinsel berraklık yaratan bir çalışma olarak beliriyor.

