(16 değerlendirmenin ortalaması: 4.19)

Devlet Söyleminde Kürt Sorunu

Devlet Söyleminde Kürt Sorunu
Mesut Yeğen
İletişim Yayınları (Ocak 1999)

Liberal İslam ittifakının bugün itibariyle Kürt coğrafyasına yönelik geliştirdiği stratejide dikkat çeken en önemli husus, Kürtler ile cumhuriyet arasındaki ilişkiyi Kürtler açısından sürekli bir biçimde dışlanmışlık ve ötekileştirilme ekseninde hissetmelerine olanak sunan bir tarih okuması olarak sunuyor oluşudur. Mümtaz’er Türköne’nin Erbil’deki toplantıda “Hepimiz Kürtüz” şeklindeki sinsice söylemi, yalnızca Kürtlerin kapsanması doğrultusunda değil, daha da önemlisi dışlanmış olanın sahiplenilmesi mesajını geçtiği için de dikkatle ele alınmalıdır. Bu söylem, Kürtler ile Kemalistler arasındaki tarihsel çelişkiyi deşifre ederek derinleştirme niyeti taşımakta ve bunu gerçekleştirdiği oranda da söz konusu hegemonyaya Kürtleri bağlayabilmek mümkün olmaktadır. Bundan dolayı, liberal İslamcı söylemin Kürtlere yönelik dışlanmışlık ve ötekileştirilme vurgusunun tarihsel arka planını incelemek, söz konusu ilişkinin gerçek tarihsel koşullarını kavrayabilmek ve meselenin liberal İslam ittifakı tarafından hangi düzlemde çarpıtıldığını görebilmek açısından önem kazanmaktadır. Bu durum, Kemalistler ile Kürtlerin yaşadığı çelişkiyi daha objektif bir yaklaşımla ele alabilmek açısından da önemlidir. Mesut Yeğen’in “Devlet Söyleminde Kürt Sorunu” başlıklı kitabı bu ilişkiyi sergileyen bir çalışma olarak öne çıkmakta.


Mesut Yeğen, söz konusu çalışmasında, cumhuriyet projesine temel niteliğini veren bir dizi unsurun Kürt meselesine ilişkin olarak devlet söylemini nasıl şekillendirdiğini irdelemektedir. Genç cumhuriyetin, Kürtlere yönelik geliştirdiği ve Kürtleri bir etno-politik kimlik olarak reddeden söylemini, Kürtlerin ve Kemalistlerin içinde bulunduğu tarihsel koşullarla ilişkilendirerek sorunu tarihsel bir gerçekliğe oturtmaktadır. Bu açıdan her iki tarafın birbiriyle olan ilişkisinde yaşadığı tarihsel çelişkiyi, asıl olarak hem Kürtlerin hem de Kemalistlerin, cumhuriyetin kurulduğu momentte kendi toplumsal koşullarının birbiriyle olan çelişkisi olarak okumak mümkün olmakta. Bu iki siyasal hattın çelişkisi, iktidar olanın –kemalistler- iktidar dışında kalana uyguladığı bilinçli bir dışlama söylemi geliştirmesinden değil, aynı coğrafyada ve aynı zaman diliminde farklı belirlenimler içinde bulunan bu iki hattın, birbirleriyle çelişkili olan bu tarihsel koşullarının etkisi altında ilişkiye girmesinden kaynaklanmaktadır. Kürtlerin hangi tarihsel koşullar tarafından belirlendiği ve Kürt Ulusal hareketlerine kimliğini veren tarikat ve aşiret unsurlarının yoksul Kürt köylülerini ne şekilde tahakküm altına aldığı bu sitenin sayfalarında anlatılmaya çalışılmıştı. Meselenin Kemalist proje eksenindeki yorumu ise, bu ilişkinin çelişkisini sergilemek bakımından tamamlayıcı bir rol oynayacaktır. Kemalist projenin belirlendiği tarihsel koşullar bu açıdan önem kazanmaktadır.
Kemalist Projenin Sac Ayakları ve Kürt Söylemine Olan Etkisi

Kemalist projenin ulus devlet kurma doğrultusundaki stratejisinin üç önemli sac ayağını oluşturan modernleşme/batılılaşma, merkeziyetçilik ve milliyetçilik gibi unsurlar, Kemalist devletin Kürt meselesine olan yaklaşımını belirleyen temel noktalar olmuştur. Kürtlüğün bir etnisite olarak değil de irticai kalkışmaların bir unsuru olarak veya modernlik öncesi bir toplumsal örgütlenme biçimi olan aşiret ekseninde değerlendirilmesinde ve bu söylemin üretilmesinde, genç cumhuriyetin hedefleri ile Kürt kimliğinin bu amaçlara gösterilen direnç unsurlarının bir bileşeni olarak kurulmuş olması arasında çok sıkı bir ilişki söz konusudur. Yani, merkeziyetçilik, modernleşme ve “aydınlanma” doğrultusundaki politik ve ideolojik atılıma gösterilen direncin tarikat şeyhlerinden, aşiret reislerinden ve bunların taşra ekonomisindeki göreli özerkliğinden türemesi, Kürt kimliğinin de bu unsurlarla iç içe ve karmaşık bir süreç içinde oluşması, Kürtlerin tıpkı Türkler gibi etnik bir eksende değerlendirilmesinin önüne geçen bir faktör olmuştur.

Kürt sorununa yönelik irtica, aşiret, eşkıyalık ve bölgesel geri kalmışlık gibi nitelemelere kaynaklık teşkil eden toplumsal dolayımlar olarak beylik, şeyh, tarikat, gelenek ve taşranın özerk ekonomisi, Kürt etno-politik kimliğinin kuruluşunu mümkün kılan toplumsal uzamın kurucu unsurları olduklarından, devletin Kürtler üzerinde ya da Kürtlerle meskûn bölgelerde uyguladığı tahribatı irtica, aşiret ve eşkıyaya yönelik bir tahribat olarak sunması, Kürt etno-politik kimliğine yönelik tahribatı gizlemek şöyle dursun, bizzat Kürtlüğün kurulduğu toplumsal uzama yönelik topyekûn taarruzu hikâye etmekteydi.


Burada hedef alınan asıl nokta, Kürtlük ya da Kürt kimliğinden ziyade, etnik bir kimlik olarak Kürtlüğün oluşumunda temel rol oynayan toplumsal koşullardır. Modernleşme ve “aydınlanma” düşüncesinin temel eksen olarak alındığı bir momentte, aşiret reislerinin ve tarikat şeyhlerinin Kürtler içinde etkin bir toplumsal örgütlenme kurabildiği düşünülecek olursa, bu devlet söyleminin geliştiği tarihsel koşullar daha kolay anlaşılabilmektedir. Bu durum Kürtlerin etnik bir topluluk olarak değerlendirme dışı bırakılmasını kolaylaştıran bir faktördür. O halde, Kürtler açısından dışlanmışlık veya ötekileştirme olarak ifade edilenlerin tarihsel bir gerçekliği söz konusudur. Fakat sorun, bugün liberal İslam ittifakı tarafından tam da bu noktada gerçek mecrasından çıkarılarak farklı bir biçime sokulmaktadır. Sorunlu olan nokta, Kürtlere yönelik Kemalist devlet söyleminin bilinçli bir çarpıtma ve Kürtlerin bilinçli olarak ötekileştirilmesi olarak sunulmasındadır. Kürtler ile genç cumhuriyet arasındaki çelişkinin ise, Kemalist devlet söyleminin bu dışlayıcı ve ötekileştirici niteliğinden kaynaklandığı iddia edilmektedir. Bu sayede, temel çelişkinin her iki unsuru belirleyen tarihsel ve toplumsal koşullar olduğu gerçeği göz ardı edilmektedir. Halbuki, Devletin Kürt söyleminin bilinçli bir ötekileştirme amacı taşımadığını Mesut Yeğen şöyle ifade etmektedir:

…devlet söylemi, tarihsel bir takım mümkünlük koşullarına bağlı olarak ve bir söylemsel kuruluş içerisinde ortaya çıkan ve cereyan eden tarihsel bir kategoridir, devlet benzeri kasıtlı bir öznenin tarih ve bağlam-dışı tahrifkar konuşması değil. Dolayısıyla, tarihsel bir varoluş arz eden Kürt sorunu, toplumsal meseleleri adeta tarih dışı bir dil vasıtasıyla okuduğu farzedilen devletin yaptığı kasıtlı bir bilişsel operasyonla çarpıtılmış değildir. (…) devlet, toplumsal sorunları tarih dışı bir dil ya da hafızayla değil de, özel bir tarihsellik içinde ortaya çıkan söylemsel kuruluşun tedarik ettiği kavramlarla algıladığından, etno-politik bir sorun olan Kürt sorununun irtica, aşiret ya da eşkıyalık sorunu olarak sunulması, kasıtlı bir tahrifat olmayıp, özel bir söylemsel kuruluşun imkân verdiği tarihsel bir algılamadır. Kısacası, devlet Kürt sorununu irtica, aşiret ya da eşkıyalık meselesi olarak çarpıtmamış fakat irtica, aşiret ya da eşkıyalık meselesi olarak algılamıştır.

 

Kısadan Hisse

Kürtler ile Kemalistler arasındaki tarihsel çelişki, her iki unsuru belirleyen kendi toplumsal koşulları tarafından şekillendiriliyorsa, bu çelişkinin çözümü de bu toplumsal koşulların kendi içindeki ve birbirleriyle olan çelişkilerinin çözümünü gerektiriyor. Bugün liberal İslam ittifakı bu tarihsel çelişkiyi çarpıtarak farklı bir biçimde üretiyorsa, bu her şeyden önce, Kürtlüğü oluşturan toplumsal koşulların, yani yoksul Kürt köylülerinin sömürüsü üzerinde yükselen tarikat ve aşiret düzeninin yarattığı çelişkinin çözümsüz bırakılması içindir. Kürtlerle Kemalistler arasındaki gerilimde Kemalist devlet söyleminin ötekileştirici niteliğini temel belirleyen yapmak, Kürt yoksullarının sömürüsü üzerinde yükselen aşiret ve tarikat unsurlarını hasıraltı etmek ve sorunu gerçek düzleminden koparmaktır. Bu açıdan, bu çelişkinin gerçek çözümü, meselenin gerçek zeminine oturtulmasıyla yani Kemalistler ile Kürtlerin birbirine olan bakışını belirleyen toplumsal koşulların kavranması ve bu koşulların değiştirilmesi ile mümkün olabilir. Fakat bu noktada, Kemalistlerin Kürtlüğü tıpkı Türklük gibi bir etnik kimlik olarak görmesi veya Kürt halkının kültürel mirasına saygı göstererek bunun geliştirilmesi perspektifine sahip olması tek başına yeterli olmayacaktır. Aynı zamanda Kürtlerin de, kendi toplumsal koşullarıyla yüzleşmesi, tarikat ve aşiret faktörleri ile hesaplaşan bir Kürt aydınlanma sürecini yaşaması gerekmektedir. Kemalistlerin Kürtlere yönelik “kategorik inkar”dan vazgeçmesi, Kürtlerin ise kendisiye yüzleşerek Kürt aydınlanma sürecini yaşaması, tarihsel çelişkinin tarihsel çözümünü sunabilecek olan bir perspektifi sunmaktadır. Mesut Yeğen’in söz konusu çalışması bu eksende okunabildiği ölçüde, sorunun hangi düzlemde ele alınabileceğini göstermesi açısından zihinleri berraklaştıran bir işlev görmektedir.