| 01 Kasım 2009
Kürt sorunu, uzun yıllar görmezden gelindi; yakıcığı ağırlığıysa, PKK ve bitmek bilmeyen bir savaşı doğurdu. “Kürt sorunu dolayısıyla PKK ve savaş” denklemi, yıllar içinde “PKK ve savaş dolayısıyla Kürt sorunu” denklemini doğurdu. 2000’li yılların ilk on yılının son aylarında, Türkiye’nin Kürt sorunu, artık basit bir hak ve özgürlükler sorunu olmaktan uzaktır. Anadilde eğitim hakkı gibi kimi hak ve özgürlükler dışında, Kürt dili ve kimliğinin ifadesinde, birkaç on yıl öncesine nazaran, büyük bir yol alınmıştır.Kürt sorununun mevcut yakıcılığı, azalarak da olsa süregiden hak ve özgürlük ihlalleri bir yana, PKK ile devam eden savaşın ağırlığından kaynaklanıyor. Sevinç ve tasada ortak olma özelliğini yitirmiş Türkiye halkının bir bölümü, muazzam düzeydeki örgütlü gücüyle, türlü olaylara kendi mücadelesi açısından pek çok ortak tepki geliştirebilmektedir; Türkiye Kürtlerini kastettiğim açıktır. PKK ile devam eden savaşın yanında, Kürtlerin genel olarak Türkiye halkından bu denli ayrılmış olması, bir diğer yakıcı meseledir; elbette nedenleri ve bir geçmişi var, ancak bir arada yaşamın kalan sütunlarını da birer birer deviriyor olmasıyla başlı başına bir büyük sorundur. Dolayısıyla, bugün aslında Kürt sorununun en önemli boyutu, özellikle PKK ve bir bütün olarak Kürt politik hareketinin Türkiye’nin mevcut siyasal düzen ve düzleminden ayrıksı niteliğinin yanı sıra, göz ardı edilmelerini mümkün kılamayacak düzeydeki güçleridir. Zaten politik gündemin de, AKP hükümetinin “Kürt açılımı” tartışmaları ve silahlı örgütün yolladığı “Barış Grupları” vesilesiyle, Kürt sorunu ve Kürt hareketi ile ziyadesiyle meşgul olduğu bir dönemdeyiz.
Kürt sorunuyla ilgili her tartışma, yukarıda belirttiğim nedenlerden ötürü, PKK ve Kürt politik hareketine gelip bağlanmaktaysa, PKK ve Kürt hareketini iyi tanımak, sürekli izlemek ve doğru değerlendirebilmek gerekiyor. İşte ABD’li gazeteci Aliza Marcus’un Kan ve İnanç: PKK ve Kürt Hareketi adlı kitabı da, PKK ve Kürt hareketinin gelişimi ve 2006 yılına kadar olan seyrine dair duru fakat bilgilendirici bir anlatım içeriyor. PKK ve Kürt hareketinin tarihçesi anlatılırken, konuyla doğrudan ilgili pek çok kişinin ifade ve görüşlerinin üzerinden gidilen kitabında, Marcus’un en başarılı olduğu nokta da, eski PKK mensuplarının anlatım ve görüşlerinden faydalanması oluyor. Bunun bir sakıncası da var: Daha çok PKK firarîlerinin ve eski mensuplarının ifadelerine dayanıldığından, PKK ve iç işleyişine dair, olumsuzlukların daha çok öne çıkarıldığı bir anlatım ortaya çıkıyor. Ayrıntı sayılabilecek bu noktaya bir örnek vermekle yetineceğim: “Hamza” kod adlı Hasan Bindal’ın ölümü, yalnızca eski bir PKK komutanı olan Selahattin Çelik’in yazdığı bir kitap temel alınarak anlatılmaktadırMarcus, burada, Selahattin Çelik’in Ağrı Dağını Taşımak (Frankfurt: Zambon Verlag, 2000) adlı kitabındaki, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çocukluk arkadaşı olan Hasan Bindal’ın akademi yöneticisi Şahin Baliç tarafından “askerî eğitim sırasında kazayla vurulup öldürüldüğü” iddiasını olduğu gibi benimsemektedir. Marcus, ayrıca, Öcalan’ın örgüt içindeki infazları bu “kaza” vasıtasıyla Baliç’in üzerine yıktığını ve Baliç’i yargılatarak öldürttüğünü ileri sürmektedir. Bkz.: Aliza Marcus, Kan ve İnanç: PKK ve Kürt Hareketi (İstanbul: İletişim Yayınları, 2009): s. 189., ancak bu ölüm üzerine farklı görüşlerin olduğu biliniyor.Yalçın Küçük, bu “kaza”nın, sonradan “başka türlü çıktığını” yazmaktadır. “Başka türlü çıkması”, Hasan Bindal’ın ölümünde Öcalan’ın örgüt içi rakiplerinin rolünün olduğunun düşünülmesidir. Bkz.: Yalçın Küçük, Kürt Bahçesinde Sözleşi (Ankara: Başak Yayınları, 1993): s. 27.
Marcus, PKK ve Kürt hareketini anlatmaya, Kürt sorununun yavaş yavaş ülke gündeminde kendisini yeniden hissettirdiği dönemin öncesini betimleyerek başlıyor. Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki pek çok Kürt isyanının kanlı bir biçimde bastırılmasının ardından gelen göreli uzun bir sessizlik dönemi vardır. Marcus, bu dönemi, 1956 yılında bölgede seyahat eden bir İngiliz diplomatın şu sözlerini alıntılayarak anlatıyor: “Irak’taki en sıradan gözlemcinin bile dikkatinden kaçmayacak olan Kürt ulusalcılığının, burada esamisi okunmuyor.”David McDowall, A Modern History of the Kurds (Londra: I.B. Tauris, 1996): s. 402’den aktaran Marcus, op. cit., s. 36. Buradaki “Kürt ulusalcılığı” ifadesi Marcus’un kitabını Türkçe’ye çeviren Ayten Alkan’a ait olsa gerek, zira kitabın asıl dilinde “ulusalcılık” gibi bir sözcük bulunmuyor. Geçerken not etmekte fayda var: “Ulusalcı” ve bundan türetilen sözcükler, bir Türkçe katliamıdır: Türkçe’de “–ci” ve devamı ekler, isimden isim yapan eklerdir ve sıfatların sonuna gelmezler; oysa, “ulusal”, başka deyişle “millî”, bir sıfattır (ör.: “ulusal eğitim”, “ulusal ekonomi”, “ulusal çıkarlar” vb.) İlla “ulus” kelimesi kök olarak kullanılacaksa “ulusçu” var ve kullanılmaktadır. “Ulusalcılık”, ilk olarak, Türkiye solundan gelen kimi çevrelerin, 2000’li yıllarda, ulus-devletin çeşitli iç ve dış taarruzlara maruz kaldığı bir politik iklimde, ulus-devlet savunusu yaptıkları yeni siyasalarının adı olarak aynı çevreler tarafından telaffuz edildi. Bir tür milliyetçilik olarak değerlendirilebilecek yeni siyasalarını “ulusalcılık” olarak kodlamalarındaki amaç, çoğu eski solcu olan bu çevrelerin kendilerini geçmişteki politik düşmanları olan milliyetçilerden ayrı takdim edebilmelerini sağlamaktı. “Ulusalcılık”, şimdilerde, inşa edilmekte olan yeni liberal-muhafazakâr rejime karşı duran veya bu rejimin önünde ciddi bir engel teşkil eden tüm solculara tesmiye ediliyor; liberal-muhafazakâr düzen tarafından “sakıncalı” görülenler, ya “Ergenekoncu” ya da “ulusalcı” olarak yaftalanmaktadır (Bunun en bariz örneklerinden biri için bkz.: Melih Altınok, “Bir acayip sol”, Taraf, 30 Ekim 2009). Dinsellikten uzak, laik karakterli milliyetçi hareketlerin de “ulusalcı” olarak adlandırılmaya başladığını eklemek gerekiyor. PKK ve Kürt hareketinin, her iki açıdan da “ulusalcı” olarak adlandırılmayı hak ettiğini düşünmek mümkündür. 27 Mayıs 1960 askerî müdahalesinin ardından yürürlüğe konulan 1961 Anayasası, böylesi bir dönemin ardından bir tür dönüm noktasıdır. Bu anayasanın getirdiği modern kurumlar ve kimi sosyal/sendikal haklarla daha önce görülmedik ölçüde canlanan Türk siyasal yaşamında, Kürt politik eylemliliği de yeniden artacak ve büyük nitelik değiştirecektir. 1961 Anayasası ile kurulan kurumlardan Devlet Planlama Teşkilatı aracılığıyla izlenen planlı ekonomik kalkınma politikaları, yine 1961 Anayasası’nın tanıdığı sosyal/sendikal haklarla halihazırda büyümekte olan işçi sınıfının örgütlülük ve eylemliliğinin muazzam ölçüde artması ve hem o dönem tüm dünyada etkisi hissedilen politik rüzgâra hem de “sosyalizme açık” olduğu bile ifade edilecek 1961 Anayasası’yla tesis edilen politik ortama uygun olarak Türkiye solunun güçlenmesi, yeniden canlanan Kürt politik eylemliliğinin niteliğini etkilemiştir. Türkiye’de uzun bir aradan sonra “Kürt” kimliğinin yeniden dillendirildiği ilk politik örgütler, Türkiye İşçi Partisi (TİP), Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) gibi sol politik örgütler oluyordu.
İsminin TİP ile olan benzerliği ortada olan PKK, Partiya Karkarên Kurdistan (Kürdistan İşçi Partisi), Türkiye solundan gelen kişilerce, böylesi bir dönem sona ermek üzereyken kurulacak ve ses getiren ilk silahlı eylemleri, Kürtlerin yoğunlukla yaşadığı bölgedeki büyük toprak sahibi ailelerin önde gelenlerinden Mehmet Baysal’ı öldürmek ve bir diğer aşiret önderi Celal Bucak’a suikast düzenlemek olacaktır.Marcus, op. cit., ss. 67-69. Marksist-Leninist ideolojiyi benimseyen PKK, topraksız Kürt köylüleri ile yoksul Kürt emekçilerine yöneldiği için koyu bir dinselliğin ve tarikatların etkisindeki Kürtler arasında bu denli destek bulabilen, dinsellikten uzak ilk modern Kürt hareketi olarak ortaya çıkacaktır. Fakat PKK ve Kürt hareketini asıl büyüten, hiç kuşkusuz, Kürt kimliği ve Kürtler üzerinde oluşturulan yoğun baskı olmuştur. 12 Eylül 1980 darbesi ve Diyarbakır 5 No.’lu Cezaevi’nde en acı hâliyle somutluk kazanan insanlık dışı uygulamaları, PKK için esas yükselişin en önemli başlangıcı oldular.
PKK, sonraki dönemde Marksist-Leninist ideolojiden uzaklaştı, ancak sınıfsal ve laik niteliğini büyük ölçüde muhafaza etti. Devlet, PKK ile savaşın yükseldiği yıllarda, kendi silahlı güçlerinin yanı sıra, kimi büyük toprak sahibi aşiretleri de silahlandırma yoluna gitti. Hatta, Anavatan Partisi (ANAP) ve Doğru Yol Partisi (DYP) gibi merkez sağ partilerin, 1990’lı yıllar boyunca, Kürtlerin yoğun olduğu illerdeki kimi büyük toprak sahibi ailelerin önde gelenlerini, başka deyişle “aşiret reislerini”, milletvekili yaptıklarına tanık olunacaktır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Kürt ayaklanmalarındaki dinsel karakterden uzak PKK ve Kürt politik hareketi, bu laik niteliğini günümüzde de koruması nedeniyle, “Kemalist” olmaktan “Ergenekoncu” olmaya kadar, pek çok benzetme ve özdeşliğin nesnesi durumundadır.Bu benzetme ve özdeşlikler, tüm bir liberal-muhafazakâr matbuatta hemen hemen her gün kurulmaktaydı. Örnek olsun, Şubat 2008’de, türban ve laiklik tartışmalarının yoğun olduğu bir dönemde, Kandil Dağı’na PKK yöneticileriyle görüşmeye giden Taraf yazarları, Ahmet Altan ve Yasemin Çongar, karşılarında “Kemalist bir PKK” bulduklarını yazdılar (Bkz.: Ahmet Altan, “Kandil’de bir gün”, Taraf, 4 Şubat 2008). Son dönemde AKP hükümetinin gerçekleştireceğini her fırsatta açıkladığı “Kürt açılımı” çerçevesinde, DTP başta olmak üzere, Kürt hareketiyle geliştirilen yeni ve eskiye nazaran daha olumlu ilişkiler, bu benzetme ve özdeşliklerin de azalmasına yol açmış gibi görünüyor. PKK ve Kürt hareketinin tasfiye edilmesi arayışları, güvenlik ve asayişi sağlama isteğiyle, savaşın yükseldiği ilk andan itibaren hep var olsalar da, 2007’den itibaren gündeme gelen planları, bu açıdan ayrıca değerlendirmek gerekiyor. PKK ve Kürt politik hareketi, bu tarihten itibaren artık yalnızca güvenlik ve asayişi tehdit etmesi bakımından değil, Türkiye’de inşa edilmek istenen yeni rejimin önündeki bir tür istikrarsızlık kaynağı olması ve bu rejimin liberal-muhafazakâr karakterine pek de uygun olmayan sınıfsal ve laik niteliklere sahip olması bakımından da bir şekilde üstesinden gelinmesi gereken bir sorun olarak ortada durmaktadır. Bu nedenlerle, PKK ve Kürt politik hareketi, 29 Mart seçimi öncesinde, tasfiye edilmek, en azından etkisiz kılınmak istendi. Bugünkü “açılım”, Kürt politik hareketinin 29 Mart yerel seçiminden güçlenerek çıkmasından sonra bir tür zorunluluk ortaya çıkmıştır. Bugün yaşanan, PKK ve Kürt politik hareketinin, tasfiye edilmesinin mümkün olmadığının anlaşılmasının ardından, müzakere ile yeni rejimin düzen ve düzleminin içine çekilip çekilemeyeceğinin sınanmasıdır. Marcus’un kitabından bugüne yürümeyi burada noktalayarak kitaba dönmekte fayda var.
Kitabın PKK firarîsi kişilere başvurularak yazılması, PKK hakkında örgüte yakın kaynaklardan edinilemeyecek bilgi ve gözlemlerin sunulmasını sağlıyor. Kuruluş aşamasında PKK dışındaki Kürt örgütlerine ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı illerdeki diğer rakip örgütlere yönelik saldırgan PKK stratejisi, bu nitelikteki bilgi ve gözlemlerden ilkidir. İkincisi, “örgüt içi infaz” olarak anılan PKK içi öldürmelerin ne kadar hafif nedenlerle gerçekleştirilebildiğidir. Örgüt içi hakimiyet ve düzen kaygısı bir yana, bizzat Öcalan’ın örgüt üzerindeki mutlak hakimiyetinde ve örgütün ve kadrolarının kendisine olan mutlak bağlılığında en küçük bir sarsıntıya neden olabilecek her tür gelişmeye karşı, örgüt mensuplarının hayatlarından nasıl bir çırpıda vazgeçilebildiği Marcus tarafından anlatılmaktadır.Örgüt içi infazlara dair anlatım için bkz.: Marcus, op. cit., ss. 185-193. Doğruluğu tartışılır: Örgüte yeni katılan gençlerin yoğun olduğu bir dönemde içlerinden kimilerinin “ajan oldukları” savıyla öldürüldükleri de anlatılanlar arasındadır. Sıradan PKK militanlarından daha muteber görülenlerden, öldürülmeleri örgüt içinde ciddi sancılar yaratacağından itibarsızlaştırılarak cezalandırılanlar da var.Girdiği çatışmalardaki başarılarından dolayı PKK militanları arasında saygın bir yeri olan Şemdin Sakık, Öcalan’la 1995’teki Zap Konferansı sürecinde girdiği, askerî stratejideki yanlışlıklara ilişkin ihtilaf sonrası, başarısız olunacağı belli bir görevlendirmeyle Hatay’ı da içeren ve PKK tarafından “Güneybatı” olarak adlandırılan bölgede savaşa yollanır. Başarısız olacaktır, çünkü o bölgede ciddi bir PKK varlığı hiçbir zaman oluşmamıştı. Şemdin Sakık, çok geçmeden Şam’a çağrılarak tutuklandı ve daha sonra Irak’ın kuzeyindeki Gare kampına gönderildi. Sakık, bir süre sonra kaçtı ve Barzani’ye sığındı. Barzani koruması altında olduğu bir sırada, bulunduğu aracın Türk askerî helikopterleri tarafından kuşatılması sonucu, yakalanarak Türkiye’ye getirildi. Marcus, op. cit., ss. 349-354. Sakık’ı, Türkiye’ye, Barzani’nin teslim etmiş olduğu düşünülebilir. Üçüncüsü, neredeyse dünyadaki bütün politik gelişmelerin merkezine kendisini oturtan ve kendi varlığını tüm bir örgütün bekası ve Kürt ulusal davasından önemli gören bir Abdullah Öcalan tasviridir. Marcus’un kitabında böylesi bir PKK lideri portresi çizilmektedir.
Bu son noktanın, Marcus tarafından başvurulan kaynakların çoğunun PKK kaçkınları veya eski PKK mensupları olduğu düşünülecek olursa, abartılı olduğu düşünülebilir. Ancak Kürt sorunu üzerine diğer çalışmalarda bu denli yetkin bir anlatımı olmayan gerçek şudur: PKK tarafından kurulmak istenen Kürt devletine dair projenin başarısızlığa sürüklenmesindeki kırılma noktası, 1993 yılı olarak ortaya çıkıyor. 1992 yılı, PKK için savaşın en yoğun olduğu yıl olmasa da, hakimiyet kurmak istediği bölgedeki devlet varlığı karşısında en güçlü olduğu yıl oluyordu. Devletinse, artık mücadeleyi başka araçlarla da sürdürmeye karar verdiği bir tarih olmuştur. Devlet, 1993 yılından itibaren, Kürtler arasında “özel savaş konsepti” olarak bilinen bir yeni savaş başlatacaktır. Yalnızca örgütü değil, tüm bir destek ağını hedef alan bu yeni savaş konseptiyle birlikte, örgüte destek sağladığı düşünülen kişilere yönelik pek çok “faili meçhul” cinayet gerçekleştirilecek, yine örgütün lojistik kaynağı durumundaki köy ve mezralar zor yoluyla boşaltılarak buralarda meskun sayısız Kürt köylüsü göçe zorlanacak ve konvansiyonel savaştan farklı olarak gerilla savaşı için ihtiyaç duyulan her tür teknik donanım, silah ve mühimmat temin edilerek ordu yeniden yapılandırılacaktır. PKK, 1993 yılında, ciddi darbeler almaya başlıyor ve derin altyapı sorunlarıyla karşı karşıya kalıyordu. Üst düzey PKK komutanları, bu yeni durumun farkında olsalar da, Öcalan’ın herhangi bir sorun ve mazeret kabul etmeyen tutumu nedeniyle savaşa 1993 öncesi yöntemlerle devam etmek durumunda kaldılar.“Öcalan, bir kez bile eline silah almadığı halde savaşı en deneyimli askerî komutanlarından daha iyi kavradığı iddiasıyla övünüyor ve PKK’nın savaş taktiklerini değiştirmesi gerektiği yönündeki iddialara kulak asmıyordu. Arazideki üst düzey komutanlarının endişelerini dinlemeyi reddediyor, kimi güçlüklerin PKK’nın askerî stratejisinden kaynaklanabileceği yönündeki eleştirileri de değerlendirmeye yanaşmıyordu. Daha doğrusu, bu güçlükleri kabul bile etmiyordu.” Ibid., ss. 322-323. Öcalan’a ve görüşlerine muhalefet, “partiye ihanet” olarak değerlendirileceğinden, çoğunlukla susacak; susmayanları ise ya itibarsızlaştırılacak ya da kaçamamaları durumunda öldürüleceklerdir; Marcus’un başvurduğu kaynaklar, böylesi bir PKK betimliyorlar. Marcus’un konuştuğu kaynaklara göre, Öcalan, zaman zaman “Her şey harika, sorun sizsiniz,” demekte ve zaman zaman ise “Bu bir taktikler meselesi değil. Sorun, kendinizi henüz partiyle bütünleştirmemiş olmanız,” demekteydi.Ibid., s. 324 ve s. 325. Bu tek kişilik “önderlik” kültü, örgütün belirli bir noktaya gelip tıkanmasının en büyük nedenlerinden biri olarak değerlendirilmektedir.Marcus’a göre, Öcalan’da somutlaşan “önderlik” kültü öyle bir noktadadır ki, Öcalan’ın 1999’da cezaevinden yaptığı bir grup üst düzey PKK yöneticisinin Türkiye’ye gelerek teslim olması yönündeki çağrısını, örgüt üzerinde ne kadar hakim olduğunun sınanması olarak da değerlendirmek mümkündür. Ibid., s. 383. Bu, doğru bir değerlendirme gibi görünüyor. Zira Öcalan, son iki avukat görüşmesinin notlarından öğrenebildiğimiz kadarıyla, yine kendi çağrısı üzerine, 19 Ekim 2009’da, Mahmur Kampı’ndan ve Kandil’deki PKK kampından gelen “Barış Grupları”nın gelişi sonrası, kendisine olan bağlılığı da bu vesileyle bir kez daha görmüş olduğunu söylemektedir. Bkz.: Öcalan’ın 30 Ekim 2009 ve 23 Ekim 2009 tarihli avukat görüşmelerinin notları, çeşitli İnternet siteleri. Bir diğer tıkanma noktası ise, 1993’ten başlayarak, Öcalan’ın yakalanana kadar ve yakalandıktan sonraki bütün politik stratejisini devlet tarafından tanınma ve muhatap alınma üzerine kurmuş olmasıdır; oysa, devlet, Öcalan’ı doğrudan muhatap almaktan hep kaçınacaktır.“Potansiyel muhatapları, olası bir federasyon ya da özerklik lehine bağımsızlık umudundan vazgeçmiş olduğu yönündeki iddiaları da göz ardı ediyordu. Türk liderler, bilhassa üst düzey askerî yöneticiler, hangi biçimde karşılarına çıkarsa çıksın Kürtlerin ulusal emellerini muhatap almak istemiyordu.” Marcus, op. cit., s. 329. Öcalan’ın muhatap alınma çabaları bugün de sürmektedir. Geçmişten farklı olarak, bugün Öcalan’la bir tür müzakere yürütüldüğünü düşünmek için pek çok işaret mevcuttur, fakat bu konuyu burada ele almak bu kitap değerlendirmesinin sınırlarını bir hayli aşmak olacaktır. Marcus’un kitabından çıkarılabilecek en net gözlem, Türkiye’deki Kürt hareketinin, bir bağımsız devlet hedefiyle çıktığı yolda, nasıl bugünkü hedeflerini benimseme noktasına geldiğini anlamada 1993 momentinin bir kırılma noktası olarak çok büyük bir öneme sahip olduğudur.
Örgütün süreci doğru okuyamaması ve sonunda liderinin yakalanarak hapsedilmesine varan bir gerileme dönemine girmesine rağmen, Türkiye’deki Kürt hareketi yeniden güç kazanmış ve bugün Türkiye Kürtleri arasındaki toplumsal desteğini arttırmanın yanı sıra, İran’da mücadele eden kolu PJAK (Partiya Jiyana Azad a Kurdistanê/Kürdistan Özgür Yaşam Partisi) aracılığıyla İran Kürtleri arasında da kitlesellik kazanmaya başlamıştır. Bunu sağlayan, hiç kuşkusuz, örgütün, salt bir silahlı güç olmaktan çıkıp, yayınları, kültür kurumları ve kendisiyle bağlantılı bir siyasal partinin varlığıyla, gerçek bir politik güce dönüşmüş olmasıdır. Diğer yandan, devletin Kürt sorununa yönelik yanlış yaklaşım ve politikalarındaki ısrarı, bu gücün en büyük destekçisi olmaya devam etmektedir. Öcalan’dan söz edilirken dillendirilen ve mistik bir çağrışıma sahip “Önderlik” tanımlaması, örgüte hakim tek adam kültünün bugün de devam ettiğini gösteriyor, ancak 1999’dan bu yana göreli daha rahat ve bağımsız bir PKK yönetiminin oluşturulabilmiş olduğu da görülebiliyor. Kandil Dağı’ndaki Murat Karayılan, Cemil Bayık, Duran Kalkan, Mustafa Karasu ve Ali Haydar Kaytan başta olmak üzere, Avrupa’daki Zübeyir Aydar’ın da dahil olduğu KCK (Koma Civakên Kurdistan/Kürdistan Topluluklar Birliği) adındaki yapının “Yürütme Konseyi”, örgütün mevcut politik kararlarını almaktadır. Bugünkü gelişmeleri değerlendirirken Öcalan’ın açıklamalarının yanı sıra, Kandil’deki PKK yöneticilerinin açıklamalarının da dikkate alınması gerekiyor. Marcus’un kitabı, 2007’ye kadar olan gelişmelerle sınırlı olduğu için örgütün, özellikle 2006’dan itibaren, silahlı varlığını arttırdığı ve daha güçlü bir politik aktör olarak ortaya çıktığı son dönemi içermiyor, fakat yine de PKK ve Kürt hareketinin ilk ortaya çıkışından 2006’ya kadar olan seyrine dair sağladığı anlatı, bugünkü pek çok gelişmeyi de anlamamızı kolaylaştırıyor.
