(8 değerlendirmenin ortalaması: 4.13)

Türkiye'de Çok Partili Hayata GeçişDemokrat Parti’nin Türkiye siyasi hayatındaki işlevi, liberal-muhafazakâr tarih okuması tarafından demokrasinin öncü gücü olarak değerlendiriliyor. Daha da ötesinde DP iktidarı, Türkiye’de otoriter ve devletçi bir düzenden sivil topluma geçişin ve sivil toplumun siyaset alanına yönelik müdahalesi anlamında olumlanırken, çevreyi temsil eden ve Türkiye’de o ana kadar hakim olan Kemalist modernleşme projesine muhalif muhafazakar halk kitlelerinin merkeze yani ceberut ve otoriter Kemalist devlete karşı iktidar olması bağlamında demokrasinin zaferi olarak yorumlanıyor. Peki, bu tezler kaynağını gerçekte nereden alıyor ve nasıl bir gerçekliği bulunuyor?

Söz konusu liberal-muhafazakâr tarih okuması epistemolojik düzeyde her ne kadar Şerif Mardin’in 1973’te yazdığı “Türk Siyasasını Açıklayacak Bir Anahtar: Merkez-Çevre İlişkileri” makalesinde ileri sürdüğü merkez-çevre ikiliği üzerinden üretilse de gerçekte bu paradigmanın hiçbir özgün yönünün bulunmadığını ve Türkiye siyasal düşünce tarihinde “agent” olarak işlev gördüğünü iddia etmek her halde çok zor olmasa gerek. Taner Timur’un “Türkiye’de Çok Partili Hayata Geçiş” kitabı durumun tam olarak bu olduğunu gösteren önemli ipuçlarını sunuyor.

Zira bu noktada, dikkatimizi merkez-çevre ilişkilerini Türkiye siyasasını açıklayacak bir anahtar olarak değil de, Amerikan Yirminci Yüzyıl Vakfı’nın 1949 yılında yayımladığı M.W. Thornburg’un, “Türkiye: Bir İktisadi Değerlendirme” başlıklı raporunun gerek Şerif Mardin’in gerekse de Çağlar Keyder’in Türkiye analizlerini anlamak için bir anahtar olduğu noktasına çevirdiğimizde, göreceğimiz şey tam olarak budur. Daha açık söylemek gerekirse, Türkiye’de hem liberal- muhafazakâr siyasal pratiğin DP özelinde hem de bu paradigmanın düşünsel düzeyde ABD patentli olduğudur. Taner Timur’un Thornburg raporundan aktardığı şu ifadeler söz konusu durumu özetliyor.

“ Devletçiliğin temel dayanağı yabancı telkinler veya ona yerli inançlar değil, teoriye ilgisiz bürokratik yönetici sınıftır… (bu sınıf) mevcut sisteme o kadar bağımlıdır ki, onun küçültülmesine karşıdır… Bu bürokrasi üretim araçları üzerindeki kontrolünün kaybederse, en güçlü iktidar araçlarından birini kaybetmiş olur… Türkiye’nin kalkınmasında kaynağını Türk geleneklerinden değil, bir sürü batılı modelden alan Türk hukuku frenleyici bir rol oynamaktadır… bürokratik devlet kolektivizmine değil de, demokrasiye gidilmek isteniyorsa yapılacak şey, ekonominin tek parti idare cihazı yerine üretici ve tüketici olarak bütün halkın lehine işlemesini sağlamaktır.”  (sy 96)

Yukarıdaki ifadeler ne Mardin’e, ne Keyder’e ne de Hasan Bülent Kahraman’a ait. Ancak, Thornburg’un 1949’da Türkiye için yazmış olduğu bu raporda belirtilen ifadelerin, Türkiye’de liberal-muhafazakâr projenin epistemolojik düzeyde üretiminin yapılması açısından bir yol haritası niteliğinde olduğunu belirtmek gerek.

ABD’nin soğuk savaş ve anti-komünist politika konseptine bağlı olarak Timur’un Thornburg’dan aktarmış olduğu “Türkiye’nin coğrafi olarak komünist yayılmalara karşı anahtar bir mevkide yer aldığı” ve “pilot proje” olarak rol ifa edebileceği şeklindeki ifadeler ise, Türkiye’deki yansımasını, devletçiliği iktisadi hayatın bütününden koparmak isteyen, laisizme karşı husumetini her fırsatta ifade etmekten kaçınmayan, Türkiye’de tarikatları toplumsal yaşamın ve siyasetin içine bir aktör olarak dahil eden Demokrat Parti iktidarında bulmaktadır. Yansımanın niteliği tam olarak budur, çünkü Demokrat Parti ile birlikte Türkiye’nin çok partili siyasal yaşama geçişi asıl olarak, İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya siyasetinde varlığını ispatlayan sosyalizme karşı ABD’nin Truman Doktrini ve Marshall Planı doğrultusundaki projesinin, kısacası soğuk savaş politikasının gereğidir. Bu projeden demokrasi çıkmadığını görmek için ise yalnızca dört yıl geçmesi yeterli olmuştur. ABD üretimli liberal-muhafazakâr siyasal pratik, 1954 sonrası hızlı bir biçimde diktatoryaya evrilmiş ve basın, üniversiteler, yargı, üniversite öğrencileri ve aydınlar üzerinde bir baskı rejimini kurmuştur. Kısacası DP ile Türkiye siyasal yaşamına demokrasi değil, diktatorya ve güçlü bir muhafazakarlık hakim olmuştur.

Tüm bu gelişmeler, DP dönemini sivil toplumun ve demokrasinin zaferi olarak okuyan liberal-muhafazakâr tarih okumasının ve ona hayat veren merkez-çevre yaklaşımın hem kökeninin hem de onun siyasal pratikteki temsiliyetinin niteliğinin görülebilmesi açısından önem taşımaktadır. Türkiye analizlerini ABD’nin Türkiye projesinden apararak tekrarlayan Türkiye siyasal düşüncesinin “saygın” simalarının ne derece özgün tezlerle kendilerini var edebildikleri ise düşünülmeye değer bir konudur.

Burada üzerinde durulması gereken bir diğer konu ise, genç cumhuriyetin kimi kazanımlarının kuruluşundan yalnızca 25 yıl sonra boşa çıkarılmış olmasıdır. İsmet İnönü’yü çok partili siyasal hayata geçişe zorlayan ve Türkiye’de liberal-muhafazakâr tepkiyi temsil eden DP kurucu kadrosu ile cumhuriyetin kurucu ilkeleri konusunda uzlaşma sağlamaya iten de aslında hem uluslar arası yeni politik konjonktür hem de kemalizmin kapitalizm tercihindeki kararlılıktır. 1945 bu açıdan kritik bir dönemeci temsil etmektedir. Kemalizm her ne kadar laisist ve bağımsızlıkçı bir modernleşme projesi olsa da sonuçta uluslararası kapitalist sistemle entegrasyonu hedef almış olması, onun başlatmış olduğu ilerici hamlenin güdük kalmasına neden olmuştur. Zira 1945 sonrası gerek ABD’nin Türkiye projesi, gerek bu projenin yürütücüsü olan DP’nin icraatları, Türkiye’de genç cumhuriyetin kuruluş ilkelerine yönelik şiddetli bir muhafazakar basınç uygulamıştır. CHP’nin iktidarda olduğu 1945-1950 döneminde ilk öğretime din derslerinin girmeye başlaması, 1949’da 8 ilde daha sonradan okul haline getirilecek olan İmam Hatip kurslarının açılması, 1925 tarihli tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasına dair kanunun birinci maddesinin değiştirilerek Mart 1949’da çıkarılan kararname ile 19 türbenin açılması gibi uygulamalar yeterince açıklayıcı olmaktadır.

Tüm bunlardan hareketle birkaç noktayı netleştirmek gerekiyor. 1-) Türkiye’de DP iktidarı, merkez-çevre ikiliği bağlamında sivil toplumun ve demokrasinin zaferini değil, hem Kemalist modernleşme projesinin hem de DP’de temsil edilen muhafazakar modernleşme çizgisinin sınıfsal tercihleri ve uluslararası kapitalist sisteme entegrasyon çabası bağlamında birbirleriyle olan iktidar mücadelesi anlamını taşımaktadır. 1945 sonrası artık hakim olan proje bu yeni konjonktür ve sınıfsal tercihlere bağlı olarak DP’nin temsil ettiği muhafazakar modernleşme projesidir. Bunun anlamı çevrenin merkeze hâkimiyeti değil, kapitalist toplum temelinde muhafazakâr bir kültür ve düşünüş biçimi tarafından kodlanmış otoriter bir siyasal rejimdir.  2-) 1945 sonrası ABD’nin Truman Doktrini ve Marshall planı ile uygulamaya koyduğu soğuk savaş politikası, sosyalizme karşı tampon görevi görecek ve her türlü kamucu, bağımsızlıkçı ve aydınlanmacı siyasal birimlerin oluşmasını engelleyecek bir perspektife sahiptir. Türkiye’nin anti-komünist bir rotada Thornburg’un raporunda belirttiği üzere “pilot proje” olarak tanımlanması Türkiye’de bu birikimin tasfiyesini gerektirmiştir. Nitekim Karabük Demir Çelik fabrikasının tasfiye edilmesi ile ilgili olarak Thornburg, “Karabük’ü Türk halkının gerçek ihtiyaçlarına feda etmek, ilgili Türk makamlarının cesareti ve gerekli değişikliğin tahakkuku için Türkiye’ye yardım edecek Amerikalıların bilgi ve hüneri için bir sınav olacaktır.” ifadesini kullanmaktadır.  3-) Kemalizmin dramı bu noktada başlamaktadır. Kemalist projenin son kertede uluslar arası kapitalist sistemle entegrasyonu öngörmesi kendisine içkin olan bağımsızlık, aydınlanmacılık ve devletçilik gibi nitelikleri çok değil yalnızca 25 yıl sonra deforme etmeye başlamıştır. Bu durum kemalizmin bugün de yaşadığı temel bir sorundur ve sorununun çözümü kemalizmin sosyalizme yakınlaşmasından geçmektedir. 4-) Liberal-muhafazakâr paradigmaya hayat veren merkez-çevre ve devlet-toplum ikiliği üzerinden açıklanan toplumsal ve siyasal yaşama ilişkin analizler kaynağını ABD’nin Türkiye’ye yönelik siyasal projesinden almaktadır. Bu durum Türkiye’nin bu alandaki “yetkin bilim adamları”nın hangi kaynaktan beslendiğini göstermesi açsından önemlidir. 5-) Son olarak söyleyebileceğimiz şey ise şudur. Türkiye’de toplumsal yaşamı sivil toplum-devlet ve siyasal alanı da çevre-merkez üzerinden açıklayan ABD orijinli analizlerin karşısında toplumu ve siyaseti tarihsel materyalist bir açıdan değerlendiren ve politik olarak aydınlanmacı, bağımsızlıkçı ve kamucu olan bir hattın inşa edilmesi liberal-muhafazakâr paradigmanın tek ve en güçlü alternatifi olacaktır.