(10 değerlendirmenin ortalaması: 4.40)

68 Kuşağı“…bugün siyaset bilimcilerin çoğunluğu düzenin nasıl korunacağına dair sayısal problemleri çözmeye çalışan sıradan teknisyenlere indirgenmiştir. Geri kalanlarsa, üniversitelerin koridorlarından iktidarın saraylarına gidip, hükümdarların kulağına sokulup tavsiyeler fısıldamaktadır. Bu siyaset bilimcileri en iyi temsil edecek figür, hükümdarın gizli danışmanı Geheimrat figürüdür.” Hardt ve Negri Çokluk isimli çalışmalarında Samuel Huntington’ı tarif etmek için kullanıyorlar Geheimrat figürünü. Huntington’ın şeytani zekâsıyla kıyaslanamayacak olsa da benzer şeklide bizde de üniversite koridorlarından saraylara sokulmaya çalışan Geheimrat’lara rastlanıyor. Zaman gazetesi yazarı Mümtazer Türköne, bu figürün mümtaz bir temsilcisi olarak karşımızda duruyor.

Türköne’nin kitabının adı ile başlamak gerekiyor: “Darbe Peşinde Koşan Bir Nesil 68 Kuşağı” En önemli figürleri 12 Mart 1971 askeri darbesi ile darağaçlarında can vermiş ya da çatışmalarda öldürülmüş, geriye kalanları Ziverbey Köşkü’nde kontrgerilla tarafından işkenceye maruz bırakılmış, cezaevine tıkılmış, sürgüne gitmek zorunda bırakılmış bir kuşağın darbecilikle itham edilmesi üzerine düşünülmesi gerekiyor. 1980 öncesi Türkiye solunun aslında Kemalizm’den hiç kopamadığı, otoriteyi ve iktidar ilişkilerini kendi içerisinde yeniden ürettiği, kadın erkek eşitliğine önem vermediği, âşık olmayı ve cinselliği bilmediği üzerine 12 Eylül 1980 sabahından beri binlerce sayfa yazıldı çizildi. Bu külliyata Sovyetler Birliği’nin ve reel sosyalizmin çözülüşünden sonra bir de Marksizm’in yanlışlarına ve sosyalizmin kötülüklerine dair binlerce sayfalık külliyat eklendi. Ancak Türkiye solunun, bütün bir Türkiye tarihinin ideolojik bir okumaya maruz tutulması neticesinde, darbecilikle, jakobenizmle, militarizmle suçlanması ve derin devlet tarafından yönlendirilen, karanlık güçlerin hizmetindeki bir siyasal akım olarak kodlanmasını yeni bir olgu, Türkiye’nin 2000’li yıllarına dair bir olgu olarak kaydetmek gerekiyor.

Ergenekon Operasyonu ile birlikte egemen güçlerin ve onun güdümündeki faşist ve dinci hareketin son 50 yıldaki bütün katliamlarının hayali bir örgüte yıkılması ve bunun neticesinde Türk sağının kanlı geçmişinden arındırılması Türkiye’nin dönüştürülmesi operasyonunun bir parçası haline geldi. Liberal-muhafazakâr entelijansiyaya mensup isimler, Türkiye tarihini yeniden yazarken solun tarihini de yeniden yazmayı ihmal etmediler ve solun Ergenekon’a destek vermemesinin “tarihsel” nedenlerini açıklamaya giriştiler.

Türköne’ye göre bu tarihsel nedenlerin başında 68 kuşağının kendisine batıdaki 68’lilerden farklı bir rota çizmesi gelmektedir. Türkiye’deki gençler “Avrupa’daki akranlarından çok farklı bir yöne doğru ilerlemişlerdir. Bu yönü belirleyen ise, ordu içindeki cuntalar ve bu cuntaların operasyonlarıdır. Avrupa’da gençlik özgürlük peşinde koşarken bizdekileri darbe şartlarını olgunlaştırmak için sokağa dökülmüşlerdir.” (s. 12) Türköne için mesele budur, 68 kuşağı egemenler arası bir güç savaşının sıradan piyonları ve kurbanlarıdırlar, kullanılmış ve sonra da bir kenara atılmışlardır. Türköne, Ergenekon tutuklularından emekli Albay Fikret Karadağ’ın “ben arıyorum şimdi 5 tane Mahir Çayan, 10 tane Yusuf İnanoğlu. Nerede o şekilde vatana bu kadar samimi olarak hizmet için hareket etmiş insanlar nerede” şeklindeki sözlerini aktararak “68’den tam 40 yıl sonra darbe planlayan bu emekli albayın aklına darbe yapmak için bu isimlerin gelmesi bir tesadüf olmamalı” der; çünkü Türköne’ye göre işler 40 yıl önce böyle yürümektedir. THKP-C ve THKO’nun ordu içerisindeki mensuplarına ve Doğan Avcıoğlu’nun ordu içerisindeki ekibine atıfla, 68 kuşağının darbecilikle itham edilmesi ideolojik bir mistifikasyondan başka bir şey değildir. Türköne, 60’lar boyunca askeri ve sivil bürokrasi içerisindeki sola ve sosyalizme hızla artan yönelimi çarpıtarak buradan kolaylıkla darbecilik suçlamasına geçebilmektedir.; oysa ortada bir hegemonya, bir iktidar savaşı vardır ve devlet de ordu da bu savaşın dışında değildir, kutuplaşma buralara da yansımış durumdadır.

Türköne’ye göre 68 kuşağı aslında 27 Mayıs’ı yeniden yapmak isteyen bir avuç BAAS’çı asker ve sivilden ibarettir. 27 Mayıs ise halka karşı yapılmış ve halk egemenliği ideali, 27 Mayıs cuntasının postalları altında ezilmiştir. (s. 130) “9 Mart Cuntası’nın kışkırttığı gençleri ve 68’de başlayan olayları belki de başarısız bir 27 Mayıs denemesi olarak kayda geçirmek gerekir. (…) 68’i ve peşinden gelen kanlı çalkantıları 27 Mayıs’ın mantıki sonucu olarak görmek en doğru bakış açısı olacaktır. ( s. 134-135)

Liberal-muhafazakâr entelijansiyanın Türkiye tarihini yeniden yazma sürecinde Türköne’nin kitabı önemli bir numune olarak karşımızda durmaktadır. Kitabın arka kapağındaki şu ifadeler bu yeniden yazım sürecinin esas işlevini ortaya koyar niteliktedir:

Bu kitapta 40 yıldır dillendirilen gerçekler veya efsaneler arasındaki derin uçurumu göreceksiniz. Bir yanda iktidar peşinde koşan, iktidar şehvetine ideolojik kılıflar arayan cuntacılarla; vatanı kurtarmak, yoksulluğa son vermek gibi büyük ideallerin peşine düşen gençlerin başrol oynadığı bir senaryoya şahit olacaksınız. Kendi aralarında hesaplaşan cuntacılarla, bu hesabın kendilerine kesilerek sokağa sürülen gençleri bulacaksınız. Ve halen kutsanan şiddeti… İçinde her türlüsü bulunan şiddeti… En başta da Ergenekon’un kırk yıl önceki operasyonlarını…

68 kuşağına karşı sokaklarda emperyalizmin vurucu gücü işlevini üstlenen bir gelenekten gelen ve bugün de o geleneğin devamı niteliğindeki bir partinin ideologluğuna soyunan Türköne’nin günümüzde demokratlık maskesi altında Türkiye’nin bütün ilerici birikimini tasfiye etmeyi amaçlayan yeni bir rejim inşasına katkı yapıyor oluşu bir tesadüften ibaret olabilir mi?