(9 değerlendirmenin ortalaması: 4.11)

Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu

Muhafazakârlık ile liberalizm Türkiye topraklarında, kökeni 19. yüzyıl ortalarına kadar giden bir süreçten bu yana daima birbirleri ile ittifak halinde yürüdüler. 19. yüzyılda yeniçerilerin lağvedilmesinin ardından devlet mekanizmasında, eğitimde ve hukuk alanında gerçekleştirilen Osmanlı modernleşmesinin seküler bir tarzda yol alması ve bunun gittikçe iktidar gücü artan ve padişahın yetkilerini kendi üzerlerinde cisimleştiren modernleştirici yeni Osmanlı bürokrasisi aracılığıyla gerçekleşmiş olması, bu sürece tepki üreten farklı hareketlerin ortaya çıkması ile sonuçlandı. Osmanlı modernleşmesinin kültürel boyutuna verilen muhafazakâr tepki ile bunun yürütücüsü olan bürokrasiye verilen liberal tepki ortak bir noktada buluşma imkânını kazandı. Neticede kendisini Yeni Osmanlılarda cisimleştiren ve Tanzimat’ın getirdiği modernleşme çizgisine bir tepki olarak varlık bulan alternatif bir modernleşme çizgisi, muhafazakâr modernleşme, bu süreçte hayat buldu. Namık Kemal’den Ziya Paşa’ya, Mustafa Fazıl Paşa’dan Ali Suavi’ye kadar uzanan Yeni Osmanlıları önemli kılan da tam olarak budur. Batının amansız bir üstünlüğü karşısında geleneksel olanı değişen koşullara uyarlama yaklaşımının sonucunda ortaya çıkan, liberalizm ile gelenekseli temsil eden muhafazakârlığın siyasal ve kültürel açıdan uyumlulaştırılma çabaları oldu. Bu durumun en güzel örneği ise Namık Kemal’in doğu ile batı arasında kurmaya çalıştığı sentezde görülebilmekte.


Yeni Osmanlıların Tanzimat modernleşmesine getirdiği eleştirileri takip etmek için ise illa ki Namık Kemal’in, Şinasi’nin veya Ziya Paşa’nın Tanzimat modernleşmesi ile ilgili fikirlerini açıklamaya gerek yok. Zira bir bütün olarak Türkiye’de 2000’li yıllara kadar hakim olagelmiş Türkiye modernleşme çizgisine yönelik hasmane tavırları, Taha Akyol’dan Mehmet Altan’a, Ahmet Altan’dan Fehmi Koru’ya, Nazlı Ilıcak’tan Mümtaz’er Türköne’ye kadar bütün liberal muhafazakâr entelijansiyanın söylemlerinde görmek mümkün. Bu açıdan yaklaşık iki yüzyıl önce getirilmiş eleştirileri, yeniymiş gibi sunarak ezber bozduğunu iddia eden bu entelijansiyanın yaptığı şeyin bir nevi kendini tekrardan ibaret olduğunu belirtmek gerek. Burada ele alınması gereken asıl unsur, muhafazakârlık ile liberal düşüncenin veya İslam ile temsili demokrasi arasındaki uyumun nasıl sağlanmaya çalışıldığıdır. Bu açıdan liberalizm ile muhafazakârlığı uyumlulaştırma çabasının kökenine yani Yeni Osmanlılara inmek gerekiyor.

Yeni Osmanlılar ve Liberal Muhafazakâr Birlikteliğin Kurulma Çabası

İslam ile temsili demokrasiyi uyumlulaştırma çabalarını Namık Kemal’in siyasal sisteme ilişkin geliştirmiş olduğu modelde görmek mümkün. Namık Kemal hareket noktasını, batıda geliştirilmiş olan toplum sözleşmesi kuramına dayandırıyor. Kemal, insanların kendi doğaları gereği birbirine zarar verme eğiliminde olduklarını, bundan dolayı da birbirlerine karşı olan saldırılardan korunabilmeleri gerektiğini ve bunu sağlayacak tek gücün ise, sadece insanların meydana getirdiği bir birlik, yani toplum olacağını ifade ediyor. Namık Kemal için ikinci aşama ise, toplum adına birikmiş gücün kim tarafından hangi amaçla kullanılacağı, yani egemenlik ve onun devrine ilişkin sorunları içeriyor. Hükümetin oluşumu olarak tanımlanan bu süreçte, kurulmuş olan hükümet iş bölümünün sonucudur ve toplumun bazı üyeleri, bu “gücü” uygulama görevi için tayin edilir. Toplum ve hükümetin oluşumuna ilişkin bu yorumlarda dikkat çeken nokta, bu toplum ve hükümet kurgusunun seküler bir nitelik taşıdığıdır. Fakat Namık Kemal batıda geliştirilen ve liberal siyaset sisteminin kuramsal arka planını oluşturan seküler nitelikli bu toplum sözleşmesi kurgusunu, Osmanlı toplumu için temel bir kalkış noktası olarak ele alırken çok önemli bir ayrım üzerinden bunu gerçekleştiriyor. Seküler nitelikli toplum sözleşmesi kurgusu, Namık Kemal’de bu niteliğinden arındırılarak İslam kuralları ile uyumlulaştırma çabası üzerinden anlam kazanıyor. Bu durum Namık Kemal’in toplum, hükümet ve hukuka ilişkin görüşlerinde görülüyor. Toplumu düzenleyen kuralların dini nitelikte olması gerektiğinin önemle altını çiziyor. Ona göre; bir toplum içinde neyin iyi ve neyin kötü olduğunun ölçütü şeriat oluyor. Dinin toplum içindeki belirleyiciliğine yönelik vurgusu, toplumun hangi hukuk kurallarına tabi olacağına yönelik fikirlerinin de önünü açıyor. Namık Kemal’in adalet/hukuk anlayışı, hukukun özü olarak şeriatın vazgeçilmez bir kaynak olacağı inancına dayanıyor. Tam da bundan dolayı en iyi hükümet Namık Kemal için, dini hukukun yani şeriatın siyasi isteklerini yerine getirecek hükümet oluyor. Toplum ve hükümetin oluşması ve toplum içinden kendi temsilcileri eliyle hükmetme gücünü uygulayacak insanların seçilmesine yönelik liberal teori ile bunun niteliğinin İslam kuralları olacağına yönelik muhafazakâr birliktelik, Kemal’in tüm monarşilerin yetkilerini sınırlandıran meşruti bir harekette neden tarihsel bir ilerlemeyi değil de kökenleri İslam devletlerinde olan Meşveret’i anladığını açıklamada yardımcı oluyor. Burada sorulması gereken soru, Kemal’in toplum ve hükümetin oluşumuna yönelik hareket noktasını neden seküler nitelikli bir sözleşme kurgusundan hareketle yapıyor oluşudur. Bu soru, İslam siyaset teorisinin sonuçlanacağı noktanın Namık Kemal’in varmak istediği amaç ile çelişkili olmasından hareketle cevaplanabilir. İslam teorisinde ilk anlaşma insanlar arasında değil insanla tanrı arasında yapılır. İslam teorisindeki bu ilk anlaşma, beraberinde onu siyasal teorisinin de liberalizmden keskin bir biçimde ayrılması ile sonuçlanacak İslami Vilaye/İslami Vekillik teorisine götürür. Bu teoriye göre, ikinci anlaşma Allah ile hükümdar arasında gerçekleşir. İslam’da vekalet verenin Allah, vekil olanın ise hükümdar olduğu bir kurgunun doğal uzantısı, hükümdarın Allah adına hakimiyet kurduğu otoriter bir siyasal teoridir. Bu teori, Mardin’in de belirttiği gibi Locke’da yer alan liberal temelli vekillik teorisinin tersi bir noktada sonuçlanır. Kısacası Namık Kemal’i, İslam’ın toplum ve siyasete ilişkin bu kurgusundan değil de liberal toplum sözleşmesi kurgusundan hareket ettiren asıl nokta, onun varmak istediği şey ile ilintilidir. Onun bunu yapmasının sebebi, İslam’ın kurallarını toplum içinde hakim kılarken, hükümet sorunlarında son karar vericinin toplum olmasını sağlayacak liberal teoriye aykırı düşmeme çabasıdır. Buradaki ikinci soru, Kemal’in bu amacının arkasındaki asıl gayesinin ne olduğudur. Kemal’in liberal teoriye aykırı düşmeme çabası, onun çağın gereklerine aykırı düşmeme çabası yani muhafazakâr düşünceyi günün değişen koşullarına uyarlama çabasıdır. Bu durum muhafazakârlık ile modernleşme arasındaki ilişki ile açıklanabilir. Bu açıdan bu sorunun cevabı, Namık Kemal’in ilerleme fikrinde ve buna zemin hazırlayan muhafazakârlık ile modernleşme arasındaki ilişkiye içkindir.

“Muhafazakârlık, kapitalist modernleşmenin somut, özgül toplumsal malzemeye uyarlanmasında işlev görür ve hatta onun tıkanıklıklarını aşmasına yardımcı olur. Bu muhafazakârlığın sürekliliğini ve hayatiyetini teminat altına almakla birlikte, kendi değişmez ve asli değerlerini sabitlemesini de güçleştirir. Asli ve değişmez olana dair ısrar, her toplumsal değişim karşısında yeni bir sabiteyi araçsallaştırabilmesindeki pratik tutum muhafazakârlığın dinamiğini oluşturan paradokstur. Bu paradoksa sebep olan bir diğer faktör ise, modernleşmenin bir seferlik süreç olmayıp sürekli değişiyor olmasıdır. Muhafazakârlık, modernleşmenin bu her yeni uğrağıyla yenilenir.” (Türk Sağının Üç Hali; sy. 55-56)

Yukarıda aktarılan ifadeler, Namık Kemal’in bu sentez çabasının gerekçelerini ve çelişkilerini yeterince açıklıyor. İlk olarak, Namık Kemal’in sonuç olarak liberalizme aykırı düşmeyecek bir noktaya varma çabası, onun muhafazakârlığın hayatiyetini teminat altına alma çabasından kaynaklanıyor. Kapitalistleşmenin toplumsal yapıda karşı konulamaz değişiklikler yaratacağının ve bu açıdan söz konusu alt üst oluşların engellenemeyecek oluşuna dair hissiyat, muhafazakâr düşünce açısından değişen koşullara karşı yaşamda kalmanın hayati önem taşıdığı bir algılama ve hissetme biçimine yol açıyor. Tanzimat’la birlikte eğitim, hukuk ve idarede yaşanan gelenekseli tehdit eden gelişmelere gösterilen tepki tam olarak bu anlama geliyor. İkinci olarak, değişim karşısında değişmez olanı sabit kılmaya yönelik çaba, temel olarak liberal muhafazakâr modernleşme projesinin kendisine içkin olan bir çelişkiyi ifade ediyor. Kemal’in İslam’daki toplum ve siyaset kuramından değil de seküler nitelikli toplum sözleşmesinden hareket etmesinin anlamı, bu paradoksu çözmeye çalışan pratik bir tutumu gerekli kılıyor. Namık Kemal’de tam olarak bunu gerçekleştirerek pragmatist bir tutum almak durumunda kalıyor.

Mustafa Fazıl Paşa ve Osmanlı Liberalizmi

Mustafa Fazıl Paşa’nın Osmanlı modernleşmesine yönelik eleştirisi ise, esas olarak modernleşme sürecinin özelliklerine yönelik olarak beliriyor. Mustafa Fazıl Paşa, Osmanlı bürokrasisi tarafından yürütülen modernleşme sürecini, Osmanlı’nın modernleştirilmesi olarak değil idari mekanizmanın merkeziyetçi bir devlet yapısına doğru dönüştürülmesi olarak yorumluyor. II. Mahmut’un yeniçerileri ortadan kaldıran hamlesi ile önü açılan Osmanlı modernleşmesinin, merkeziyetçi devletin varlığını tesis etmek doğrultusunda işlev gördüğünü belirtiyor. Burada Fazıl Paşa, birey ile devlet arasındaki klasik liberal tezlere vurgu yaparak devlet mekanizmasındaki verimliliğin kişiler üzerindeki devlet baskısının azaltılarak mümkün olacağını ifade ediyor. Fakat Fazıl Paşa’nın devlet olarak algıladığı, Osmanlı padişahından ziyade, padişahın otoritesini üzerinde taşıyan yeni Osmanlı bürokrasisi oluyor. Fazıl Paşa padişaha yazdığı mektupta bu durumu şöyle ifade ediyor: “Türkiye’de kamuoyu olmadığı ve hükümetinizin sayısız memuru, kamuoyuna karşı sorumlu olmadığı için sonuç olarak siz majestelerine karşı da sorumsuz olmakta; …ikinci derecedeki zalimlere mani olacak hiçbir şey bulunmamaktadır.” Fazıl Paşa’nın bu ifadeleri aslında padişahtan ziyade Osmanlı bürokrasisinin modernleşme hamlelerinden rahatsızlık duyan muhafazakâr kesime yönelik bir seslenme ve ittifak kurma amacı taşıyor. Mustafa Fazıl Paşa’nın çözüm önerisi ise, Osmanlı bürokrasisinin denetlenmesi amacıyla kurumsallaşmış bir denetleme mekanizmasının oluşturulması oluyor. Onun modelinde, kurulmasını istediği sorumlu bir yönetim bir danışma organı olarak görev ifa ediyor. Bu yaklaşım onun padişaha ilişkin görüşlerinin de ipuçlarını veriyor. O monarşiye karşı olmaktan ziyade padişahın anayasal bir devleti yönetiyor olmasını arzu ediyor.

Fazıl Paşa’nın fikirleri ele alındığında, Namık Kemal’deki İslami referansların onda çok yoğun bir biçimde yer almadığı görülüyor. Fakat Fazıl Paşa’nın Namık Kemal ve diğer Yeni Osmanlıların muhafazakâr modernleşme düşüncelerini ileri sürdükleri yayın organlarının ortaya çıkması için onlarla girmiş olduğu iş birliği ve Yeni Osmanlılara sunduğu hayati derecede önem taşıyan maddi destek düşünüldüğünde her ne kadar İslamcı/muhafazakâr bir dil üzerinden konuşmuyor olsa da onun bir ittifak unsuru olarak muhafazakâr düşünceden yararlanmak istediği anlaşılıyor. Hedefin bürokrasi olması, aynı hedefe kültürel açılardan muhalefet yürüten muhafazakâr düşünce ile birlikte yan yana yürümeyi hem Osmanlı liberali olan Fazıl Paşa açısından hem de muhafazakâr düşüncenin temsilcileri olan Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi Yeni Osmanlılar açısından tarihsel bir zorunluluk haline getiriyor.

Sonuç

19. yy ortalarında bir muhalefet unsuru olarak doğan liberal muhafazakâr ittifak ve bu ittifakın temsil edildiği muhafazakâr modernleşme projesi, bugünün temsilcileri aracılığıyla artık muhalefetin değil iktidarın bir unsuru olarak işlev görüyor. Kökenleri Yeni Osmanlılara kadar giden bu projenin önemi ise, yalnızca bugün yaşanılanların ne olduğunun anlaşılabilmesi açısından önem taşımıyor. Bu ittifakın Türkiye tarihindeki rolü, Türkiye’deki Kemalist modernleşme projesinin aydınlanmacılık, laisizm, bağımsızlık vb. konularda titrekleşmesine sebep olacak çok güçlü bir karşı dinamik olarak anlam kazanmasında yatıyor. Jön Türkist/Kemalist çizginin, muhafazakâr modernleşme çizgisi ile yer yer uzlaşmaya yer yer çatışmaya dayanan ilişkisinde, Kemalist modernleşme projesinin bu gibi noktalardaki tutukluğunu muhafazakârlığın güçlü dinamiğinde aramak gerekiyor. Kısacası, Türkiye burjuva devriminin kimi kısırlıklarını yalnızca Kemalizm’de değil ona karşı konumlanan liberal muhafazakâr çizginin etkisinde yani burjuva devrimini muhafazakârlaştıran işlevinde aramak gerekiyor. Türkiye’yi ilericilik mücadelesinde daima tutuculaştırmaya çalışan liberal muhafazakâr ittifak ve onun temsil edildiği muhafazakâr modernleşme düşüncesinin alternatifi ise; Kürtlerin, Kemalistlerin ve solun bağımsızlık ve aydınlanma ekseninde kuracağı ilerici ittifakı olacak.