| 31 Temmuz 2009
Türkiye siyasetinde hakim güç haline gelen liberal-muhafazakâr ittifakın, kendisine biçtiği sivil ve demokratik Türkiye'yi kurma misyonu, hem siyasi hem de toplumsal anlamda bir taraflaşmayı ülkemize dayatıyor. Çünkü bu demokratikleşme masalının arkasında büyük ve sinsi bir iktidar projesi yatıyor. Bu projeyi uygulamaya koyanların Türkiye tarihini yeniden yazma çabalarını ve kendilerine karşıt cephede olanları 'darbeci' bir zihniyetin devamı olarak yansıtmadaki becerilerini izliyoruz. Bu durumda yeniden yazılanın aslında yeni olmadığını gözler önüne sermek ve kendilerini 'darbeci' gelenekten kopuşu sağlayan yeni bir akım olarak pazarlayanların tarihsel kökenlerini bulup teşhir etmek zorunlu oluyor.
Bugün yaşanan taraflaşma ve hesaplaşmanın ortaya çıkardığı, çatışmanın tarihsel referanslarının Türkiye ilerici hareketinin ortaya çıktığı yıllara denk düştüğüdür. Liberal-muhafazakâr entelijansiyanın ağızlarından düşürmediği darbeci geleneğin izlerini Jön Türkist-İttihatçı konumlanışta bulmaları, bu tarihsel kesitin üzerine büyüteç doğrultmayı gerektiriyor. Şerif Mardin, en önemli çalışmalarından biri olan 'Jön Türklerin Siyasi Fikirleri'nde, 1895–1908 aralığında Jön Türk düşüncesinin oluşumunu sağlayan fikir önderlerini inceliyor. Kitap, temel olarak Mizancı Murat, Ahmet Rıza, Abdullah Cevdet ve Prens Sabahattin'in siyasi fikirlerini ve bu fikirlerin kaynaklarını ortaya koyarken, bu önde gelen fikir adamlarının en başta 1902 Jön Türk Kongresi ve sonrasında asıl olarak 1908'de yaşadıkları ayrışmanın ipuçlarını sunuyor. Bu ayrışma, bugün Türkiye'de yaşandığını iddia ettiğimiz taraflaşmanın kökenini gösterdiği için önemlidir.
Şerif Mardin'in kitabın ilk sayfalarında söylediği ve genel argümanını oluşturan tespiti; ''Jön Türklerin hiçbiri derin bir teori, özgün bir siyasi formül veya zihinleri devamlı olarak uğraştırmış bir ideoloji ortaya koymamıştır.'' şeklinde ortaya konuluyor. Gerçekten de kitapta incelenen fikir önderlerinin hiçbiri sistematik ve ayrıntılı formüller geliştirmemiş, kendilerinden sonrakiler için derinlikli ve yol gösterici bir program ortaya koymamıştır. Ancak bıraktıkları ve kendilerinden sonrakilerin dört elle sarıldığı çok önemli bir miras vardır ki, o da vatanperverlikleridir. Vatan düşüncesinin bile, yeni ortaya çıkan askeri-bürokratik aydın zümrede, yeni yeni yer etmeye başladığı bir zamanda, hasta devleti kurtarmak için çabalayan ve bunun için uygun araçları bulmaya uğraşan aydınlardı Jön Türkler. Bunun için öne çıkardıkları başta eğitimi düzenlemek(dini eğitim yerine pozitif bilimlere yönelmek), yetenekli ve kaliteli bir memur tipi yaratmak, genel olarak halka yol gösterecek bir siyasi elit oluşturmak fikriydi. Halkın çoğunluğunun henüz yaptıkları propagandayı anlayacak düzeyde olmaması, Şerif Mardin'in sürekli şikâyet ettiği üzere, onları sürekli halka güvensizlik duyan bir hale soksa da, düşünceleri halkı eğitip, bilinç seviyelerini yükselterek bir hareket başlatmada birleşiyordu. Burada Mardin'in, Jön Türklerin pozitivist aydınlanmacılığının 'otoriterliğini' eleştirirken, sözü Leninizm'e ve kütlelere dışardan bilinç taşımaya getirmesini okuyoruz ki, ''halkı hor görenlere karşı halka güvenen'' bir neslin evladı olduğunu iddia eden liberal aydınların Şerif Mardin'e duydukları hayranlığın da kökenine ulaşıyoruz!
Jön Türklerin, kitapta incelenen fikir adamlarının içerisinde, kendince en tutarlı gözükeni Prens Sabahattin olmaktadır. Diğerlerinin sundukları çözüm önerilerine baktığımızda, özellikle emperyalizmi tam olarak kavrayamayışlarının ortaya çıkardığı bir belirsizlik göze çarpıyor. Abdülhamit'i reforma zorlamak için yabancı devletlerin müdahalesini milli çıkara aykırı bulurken, kapitülasyonlara karşı dururken veya Türklere yönelik yabancı basında çıkan 'barbar' suçlamalarına sert tepki gösterirken gördüğümüz Jön Türkler, aynı zamanda yeniden uygulamaya koymak istedikleri anayasa ve parlamento için Batı devletlerinin desteğini de almak istemektedirler. Ancak haklarını verelim; desteğin gelmeyeceği ve bu devletlerin planında devletin parçalanması olduğu ortaya serildikçe, emperyalizm aleyhtarlıkları da artmaktadır. Buna karşın Prens Sabahattin'in düşüncesi çok net: İstediği, ''menfaati menfaatimize uygun'' bir yabancı devletin ki bu İngiltere olmaktadır, müdahalesi ile Abdülhamit'in tiranlığının son bulmasıdır. Anglosakson eğitim modelinin getirdiği bireyci toplum yapısının kalkınmayı sağladığına ve özel teşebbüsün gelişmesi ile ekonomik gelişmenin de sağlanacağına inanan İngiliz hayranı Sabahattin'in 'müdahaleci' görüşü, Jön Türkler içerisindeki ayrışmanın belirginleşmesini sağlamıştır. Sorunun emperyalist ülkelerde değil, memur zihniyetinde olduğunu söyleyen ve merkeziyetçi devlete karşı adem-i merkeziyetçiliği savunan Prens Sabahattin, sadece liberal görüşün değil, bizzat Şerif Mardin'in de tezlerinin de ilk örneklerini sunuyor. Jön Türklerin kendilerinin de birer mensubu olduğu yönetici-bürokrat zümreyi sahiplenmesini, kendi sınıfsal konumlarının gereği olarak görebiliriz. Ancak Sabahattin'in, memur zümresinin merkeziyetçi bir yönetim sistemini beraberinde getirdiği, bu merkeziyetçi yapıyı korumak adına memur sınıfının taşradaki her türlü yönetimsel işlemi kendinde topladığı ve bunun da ülkenin gelişmesinin önündeki en büyük engel olduğu tezi bize çok tanıdık. Şerif Mardin'in sonraları ortaya koyacağı; devleti sınıflar üstü bir konuma eriştiren ve bugün liberal-muhafazakâr koronun en sevdiği tekerleme olan 'merkez-çevre kuramı', Sabahattin'in Jön Türklere getirdiği liberal karşı çıkış olmaktadır.
Bu liberal karşı çıkışın bugüne uzanan tüm siyasi temsilcileri, Menderes-Özal-Erdoğan üçlüsü gibi 'demokrasinin yıldızları' sayılırken, asıl meselelerinin Türk modernleşmesine duyulan öfke olduğunu iddia edebiliriz. Jön Türkler, eleştirilebilecek tüm yönlerine rağmen, laikliğin ve bağımsızlığın bu topraklarda kök salmasını sağladılar. Kadın haklarından Latin harflerine kadar, cumhuriyetle somutlaşacak ilerici reformların yüksek sesle dillendirilebilmesini mümkün kıldılar. Türkiye aydınlanmasının düşünsel temellerine baktığımıza Jön Türkleri görebiliyoruz ve bu yüzden Sabahattin'den başlayan liberal karşı çıkışın, bugün AKP'de cisimleşen dinci siyasi çizgi ile buluşabilmesini anlamlandırabiliyoruz. Jön Türklerin içerisinden çıkan bu liberal muhalefetin, 31 Mart gerici ayaklanmasından oynadığı rol veya zamanın emperyalist süper gücü İngiltere ile olan ilişkileri, bugün liberal-muhafazakâr hegemonyanın durduğu tarafın tarihsel referanslarını bize sunuyor. Bu taraflaşmada, laik-bağımsızlıkçı siyasi anlayışın Jön Türkist kökenlerini bulup çıkarmak, bu siyasi çizgiyi savunabilmemiz için zorunludur.
Jön Türkler için,''Otoriter-elitist teorileri Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti'nde yaymış olmanın sorumluluğu onlara yüklenmelidir.'' diyor Şerif Mardin. Bugün liberal-muhafazakâr entelijansiyanın yaptığı iş de budur. Jön Türklerden İttihatçılara, Kemalistlerden Sosyalistlere, bu topraklara ilerici bir yön veren herkesi, tepeden inmeci bir geleneğin darbeci zihniyetinin takipçisi sayan bir ekip var karşımızda. Bu ekip, dinci-liberal ittifakın iktidar projesinin ideolojik zeminini oluşturuyor. Projenin arkasında Abdülhamit'in kayığına binmek isteyen saltanat sevdalarının, 'ceberut Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı adem-i merkeziyetçi Osmanlı isterük' diyen dinci cephenin ve 'Yeni Osmanlıcılık' projesini önümüze koyan emperyalistlerin yanında ''anti-emperyalizm de bağımsızlık da artık boş iş'' diyen liberallerin ittifakı var. Buradan bize düşen, kendi resmi tarihlerini yazarken ezber bozduklarını söyleyen, ancak 100 yıllık liberal ezberi tekrarlamaktan başka bir şey yapmayanların oyununu bozmak oluyor.
