| 11 Ağustos 2008
1980’lerin sonlarına doğru milliyetçi hareket içindeki İslami bölünme son raddesine geldiğinde, dönemin MÇP genel başkan yardımcısı Ferruh Sezgin, Tempo dergisinde enteresan ve hayli erken bir yorum yapıyor:
“Dış güçlerin Türkiye için çizdikleri tablo, ABD yanlısı bir İslam cumhuriyetidir. (…) partimiz içinde Türk olduğunu inkar edecek insanlar yoktur. Bundan sonra görülürse bunlar partimiz içine çeşitli amaçlarla sızdırılmış insanlardır. Bugün Türkiye’de hakim çevreler irticanın olduğu, tehlikeli boyutlara vardığı tezini işliyor. Bununla çok daha büyük gerçekler gözden kaçıyor. (…) Gazetelerde karikatürleri çizilen mürteci tipinin dışında kılık kıyafeti düzgün, her gün tıraş olan, üniversitelerde öğretim görevlisi olan, bürokrasinin üst kademelerinde yer alan, Türkiye’nin bütün meselelerinin çözümü için İslami çözüm yollarını arayan ve bundan başka çözümleri kesin olarak kabul etmeyen çok enteresan bir grup var. (…) Esas tehlike burada. (…) Devletin yetkilileri de ya bu oyuna geliyorlar, ya da deşifre edemiyorlar. Bunlar Türkiye’yi İslam Cumhuriyeti’ne götüren kilometre taşları.”
Kemal Can ve Tanıl Bora’nın kaleme aldığı Devlet-Ocak-Dergâh, Türkiye’de 1980-1990 yılları arasında milliyetçi hareketin serüvenini inceliyor. Türkiye’de sosyalistlerin milliyetçi hareketi, onun sadece anti-komünist kimliği ekseninde ele aldığı düşünüldüğünde, söz konusu kitap milliyetçiliği, bu noktayı aşan ve solun biraz da yabancısı olduğu zeminlerde değerlendiriyor. Türkiye’de milliyetçi hareketin; kendine özgü örgüt ve örgütlenme dinamiği, faşist entelejensiya ile “ülkücü” taban arasındaki ilişkilerin niteliği, dünyadaki klasik soy faşist hareketler ile MHP’nin örtüştüğü ve farklılaştığı noktalar ile bu hareketin sınıfsal tabanı gibi temel noktalar üzerinden hareket edilmekte ve hareketin 1980’li yıllarda yaşadığı değişim, bu faktörlerle ilişkilendirilerek değerlendirilmektedir. Bu özelliğiyle Devlet-Ocak-Dergâh, milliyetçi hareket üzerine kapsamlı bir çalışma olarak beliriyor.
Kitabın giriş yazısında, Türkiye’de milliyetçi hareketin temel karakteristikleri, dünyadaki klasik faşist hareketlerle MHP arasında karşılaştırma yapılarak ele alınmakta ve Türkiye’de milliyetçi hareketin en önemli özelliği olarak da, onun reaksiyoner niteliği yani refleksif bir hareket olması gösterilmekte. 1970’lerde kapitalistleşmenin getirdiği mülksüzleşme ile beraber, MHP’nin kendisine buradan bir sınıfsal taban yaratması ve MHP faşist önderliğinin, bu tabanın tepkisini komünizmle mücadeleye sevk edebilmiş olması, bu hareketin reaksiyoner niteliği için örnek olarak verilmektedir. Türkiye’de milliyetçi hareketin klasik faşizmden farklılaşan noktaları ise; taban-önderlik ekseninde ele alınmaktadır. Kitapta klasik faşist hareketlerin, kendisine özgü olan önderlik-taban ilişkisindeki büyük açıyı, kendi içinde siyasal ve ideolojik mekanizmalar kurarak kapatabildiği ifade edilirken, Türkiye’de milliyetçi hareketin bu açıyı kapatacak mekanizmalar geliştiremediği vurgulanmaktadır. Türk milliyetçiliğinde iki dinamik arasındaki ilişkilenme biçiminin ise, bu anlamda organik bir bütünleşmeden ziyade inorganik bir eklemlenmeyi oluşturduğu belirtilmektedir. Buradan hareketle de, milliyetçi hareketin Türkiye siyasetindeki işlevine ilişkin önemli bir saptama yapılmaktadır. Buna göre; milliyetçi hareketin bu özgül yapısı, onun resmi güvenlik aygıtlarınca kolaylıkla piyonlaştırılmasında ve 12 Eylül sonrası yaşadığı dağınıklıkta önemli ölçüde pay sahibi olmuştur.
Kitabın ilk bölümünde, 12 Eylül öncesi dönemde, özellikle 1970 sonrası yaşadığı kitleselleşme ve kıyıcılaşması ile ilişkili olarak, milliyetçi hareketin toplumsal karakteri ve sahip olduğu insan malzemesi analiz edilmektedir. MHP’nin taşra ve kentlerdeki sınıfsal tabanlarının kültürel, politik ve ideolojik olarak profili sergilenmekte, bu profile bağlı olarak da MHP faşist önderliği ile ülkücü taban arasında süre giden ilişkinin gerilimleri ve uyuşmazlık noktaları ele alınmaktadır. Bu konuya ilişkin açıklamalarda, hareket içindeki bu ilişkilerin farklı veçhelerini görmek mümkün.
Kitabın bundan sonraki bölümlerinde ise, hareketin 12 Eylül sonrası geçirdiği evreler ele alınmaktadır. Özellikle, kendisine devletin koruyuculuğu rolünü biçerek anti-komünizmine “devlet bekası” kaygısını ekleyen milliyetçi hareketin, darbe sonrası devlet tarafından maruz kaldığı yaklaşımın yaratmış olduğu hayal kırıklığı ve travma incelenmektedir. Kitap, 12 Eylül sonrası geçirilen evrelerin nasıl bir atmosferde gerçekleştiğini görebilmek amacıyla, 12 Eylül’ün yaratmış olduğu ideolojik ortamı da analizine dahil etmiştir.
Bu bağlamda üzerinde durulması gereken ilk nokta, 12 Eylül’ün resmi ideolojisinin oluşumuna etki eden faktörlerdir. Buna göre; milliyetçilik ve İslam, 1980 öncesi askeri darbelerin oluşturduğu ideolojik yeniden yapılandırma süreçlerinde temel bir eksiklik olarak belirmektedir. 12 Eylül rejiminin; bu eksikliği, milliyetçiliği ve özellikle de İslam’ı, oluşturacağı ideolojik yapılanmaya dahil ederek gidermeye çalıştığı vurgulanmaktadır.
Kitabın bu bölümünde, 12 Eylül resmi ideolojisinin oluşumuna etki eden faktörler sıralandıktan sonra, bunun önemli bir bileşeni olan, faşist entelijansiya odaklı Aydınlar Ocağı’nın analizi yapılmaktadır. Aydınlar Ocağı, bürokrat veya burjuva ortamlardan gelen seçkin bir zümre olarak tanımlanmaktadır. Bu öbek, 1982 Anayasası için ortaya çıkardığı anayasa taslağı kabul edilerek incelenen tek örgüttür. Aydınlar Ocağını önemli kılan bir başka nokta ise YÖK ile olan ilişkileridir. 1983’te YÖK kurulduğunda üniversitelerde Türk-İslam sentezci kadrolaşmaya gidilmiştir. Bu kadrolaşma ise Aydınlar Ocağı aracılığı ile gerçekleştirilmiştir. Kitabın bu bölümünde, üniversitelerin rektör, dekan, enstitü ve bölüm başkanlığı gibi önemli kademelerindeki kadrolaşmayı ve MHP kökenli faşist akademisyenlerin üniversitelerde nasıl bıraktırıldığını detayları ile izlemek mümkün. Aydınlar Ocağına ilişkin yapılan değerlendirmelerin en önemli olan noktası ise, ideolojik yeniden yapılanma ile kurumsal değişikliklerin nasıl bir arada yürüdüğü, bir ideolojinin nasıl hegemonya haline gelebildiği ve bu süreçte devletin ideoloji üreten aygıtlarının nasıl bir işlev gördüğünü de analiz edebilmiş olmasıdır.
Kitabın dört ve beşinci bölümlerinde ise, milliyetçi hareketin 1980 ortalarından itibaren ANAP ve MP-MÇP kanallardan toparlanma çabaları ele alınmaktadır. Bu noktada, 1990’ların başında MHP’ye doğru giden süreç ve yaşanılan yeniden yapılanma krizleri ele alınmaktadır.
Kitabın en ilgi çekici bölümünü ise, milliyetçiliğin İslamcılaşması sürecine ilişkin olarak yapılan değerlendirmeler oluşturmaktadır. Bu noktada Türk-İslam milliyetçiliğinin, 1983 sonrası Nakşibendi tarikatına yakınlığıyla bilinen Seyit Ahmet Arvasi tarafından revize edilme süreci anlatılıyor. Nakşibendi yorumlu Türk-İslam ülküsünün, bir taraftan Bizim Ocak ve Bizim Dergâh gibi yayın faaliyetleri üzerinden kendisine politik-ideolojik bir hat açmaya çalıştığı ifade edilirken, diğer taraftan da Muhsin Yazıcıoğlu’nun başkanlığını yaptığı Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı aracılığıyla söz konusu politik-ideolojik hatta toplumsal bir alan açma işlevini üstlendiği vurgulanıyor. Bu hareket, MP-MÇP tabanında da önemli bir etki yaratarak milliyetçi hareket içindeki bölünmeyi derinleştirdiğinde, MÇP yönetimi tarafından Türkçü tepkilerle karşılaştığı vurgulanmaktadır. Milliyetçi hareket içindeki, dayandığı İslami kaynaklarla Muhsin Yazıcıoğlu’nun önderliğini yaptığı BBP’ye doğru gidişin ve kimi önde giden milliyetçilerin, tarikatlarla girdiği organik ilişkilerin seyrini, kitabın bu bölümlerinde görmek mümkün.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde ise; “ülkücü mafya”, “dış Türkler ve pan-türkizm”, “ülkücü hareketin geliştirdiği sol söylem” gibi başlıklar, 1990’lı yıllara devrettikleri ile birlikte ele alınıyor. Özellikle ülkücü mafya başlığı, bir sonraki kitapta ele alınan Susurluk ve çeteler ile ilgili açıklamalar için de okunması gereken bir bölüm.
Toparlanacak olursa; Devlet-Ocak-Dergâh, 1980 sonrası ideolojik yapılanma temelinde, milliyetçiliğin ideolojik ve politik olarak geçirdiği evreleri, yaşadığı kimlik bunalımlarını ve İslam’ın ideolojik belirlenimine girmesinde 12 Eylül sonrası yaşadığı travma ve dağınıklığın kolaylaştırıcı etkilerini analiz etmekte ve Türkiye’nin yakın tarihine ilişkin temel başvuru kaynağı olarak önem kazanmaktadır.

