| 13 Ağustos 2008
Burada önemli olan husus, polis içindeki ülkücü sempatizanlığı ve örgütlülüğü ile Fethullah Gülen tarikatının kadrolaşmasının, hem birbirlerinin içine geçen hem de rekabete yola açan, karmaşık bir ilişki ağını oluşturduğuna yönelik yapılan vurgudur. Bugün, Ergenekon operasyonunun ardında çetelerin tasfiyesini, devletin şeffaflığını ve tabii ki demokrasiyi arayanların, yarı-resmi illegal ve resmi legal örgütlenmelerde sürekli olarak birbirlerine karşı pozisyon almaya çalışan bu iki akımın, birbirleriyle olan ilişkilerinde belirleyici olanın, o örgütlenmeler içindeki iktidar mücadelesi olduğunu anlayabilmesi için bu vurguya göz atmaları gerekmektedir.Tanıl Bora ve Kemal Can; “Devlet ve Kuzgun”da, bu sefer de 1990’lı yıllardan 2000’lere MHP’nin geçirdiği süreçleri, Türkiye’nin o yıllardaki siyasal atmosferi içinde ele alıyor. Bunu ise üç nokta üzerinden değerlendiriyor. 1980’li yıllardan itibaren milliyetçi hareket içindeki İslami bölünmenin geldiği son veçhe, yükselen Kürt hareketi karşısında Türk milliyetçiliğinin yeniden tahkimatı ve bununla bağlantılı olarak da devlet, çeteler ve kontrgerilla ilişkileri, 1990’lı yıllar Türkiye’sinin panoraması olarak öne çıkıyor.
Kitabın ilk bölümlerinde, 1980’ler sonuna doğru, milliyetçi hareket içinde beliren Türk-İslam milliyetçiliği ile Türkçülük şeklindeki ayrımın, 1990’dan BBP’nin kuruluşuna kadar geçirdiği süreç izleniyor. Milliyetçi hareket içindeki politik ayrımın, kendisini artık örgütsel düzeyleri ile de gösterdiği ve tarafların birbirini kah tarikatların kucağına düşmekle kah milliyetçi olmamakla suçladıkları bir atmosfer yaşanıyor. 29 Ocak 1993’e gelindiğinde resmen kurulmuş olan BBP, bu oluşum sürecinde, Fethullah Gülen ve Nakşibendi tarikatlarının önde gelenlerince de olumlu karşılanıyor.
Kitabın önemli bir kısmını, yükselen Kürt hareketi karşısında, MHP ve resmi devlet politikalarının oluşturulması sürecini anlatan, “MHP’nin güç kaynağı olarak Kürt meselesi” başlıklı bölümü oluşturuyor. Burada, MHP’nin siyaset üretme tarzına ilişkin önemli bir saptama yapılarak, bunun MHP’nin Kürt hareketi ile ilişkilenme biçimini nasıl belirlediği analiz ediliyor. MHP’nin temel eğiliminin, “tehdit algısı” ve “beka kaygısı” üzerinden şekillendiği, 1960 sonrası milliyetçi harekette tehdit algısının Sovyetler Birliği odaklı iken, bu tehdit üzerinden devletin bekası kaygısının üretildiği ve bu bütünlüğün yurtiçinde komünizmle mücadeleye evriltildiği ifade ediliyor. 1990 dönemecinde SSCB’nin çözülmesi sonucu olarak da, tehdit unsurunun iç odaklı olarak yeniden kurulduğu vurgulanmakta. Buna göre yeni tehdit, Türkiye’nin, bölünme tehdidi üzerinden Kürt unsurudur. Bu yaklaşım, ilk kitapta ifade edilen ve milliyetçiliğin reaksiyoner niteliği ağır basan bir hareket olduğu tezinin, kanıtı olarak da görülebilir.
Kitabın ilerleyen aşamalarında ise; özel tim-polis-MHP ilişkisi değerlendirilmektedir. Bu noktada; özel timin, MHP yöneticileri tarafından PKK ile savaşmak için “özel ordu” önerisinin, devlet yetkililerince benimsenmesinin tezahürü olduğu ifade edilmekte ve özel tim kadrolarının, MHP’li olma şartına ilişkin veriler aktarılmaktadır. Buna göre, özel tim görevlileri mesai bitiminden sonra MHP örgülerini ziyaret etmekte, kimi düğün ve eğlencelerde MHP’liler ile özel tim görevlileri bir arada bulunmakta, MHP’nin güneydoğuda örgütlenmesine yönelik olarak da özel timin “özel” bir işlevi olmaktadır. Özel timdeki MHP kadrolaşmasının ise, dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekat Daire Başkan Vekili İbrahim Şahin aracılığıyla gerçekleştiği vurgulanıyor. Bu bölümde ele alınan bir başka nokta ise; polis teşkilatının 1991/1992 dönümünde bir parti gibi davranarak, siyasal sürecin aktif bir unsuru haline gelmiş olmasıdır. Buna göre; polisin siyasete eylemler ve bildirilerle –milliyetçi ve Kürt karşıtı bir siyaset olarak- müdahale etmeye başlamış olmasının, özellikle milliyetçi cephede olumlu karşılandığı ve polis teşkilatı ile MHP arasındaki ilişkinin, politik-duygusal faktörlerle organik bir hal almaya başladığı belirtilmektedir. Özel tim-polis-MHP ilişkisine bağlı olarak, ilk kitapta milliyetçi harekete ilişkin olarak yapılmış olan bir saptama burada da doğrulanmaktadır. Devletin yükselen PKK’ye karşı ortaya çıkan asayiş sorunu, MHP ile devletin, yeniden 80 öncesi ilişki biçimini almasına neden olmuştur. Bu durum “Devlet-Ocak-Dergah”ta, MHP’nin toplumsal tabanı ve insan malzemesi ile ilintili olan ve örgüt-taban ilişkisindeki biçimsiz eklemlenme ilişkisinin ürünü olan, “resmi güvenlik aygıtlarınca piyonlaştırılması” tezinin, 1990 başlarında yeniden zuhur ettiğini de göstermektedir.
Kitabın en önemli bölümlerinden biri ise, Susurluk ve MHP ile ilgilidir. Burada, susurluk çetesinin 1980 öncesi kökenlerine, onun içinde bulunduğu anti-komünist siyasal atmosfere ve bunun NATO, CIA kaynaklı Gladio örgütlenmesi ile olan ilişkilileri üzerine yapılan değerlendirmeler yer almaktadır. Bu çetenin önemli bir figürü olan Abdullah Çatlı’nın, 1980 öncesi dönemde, 1980’li ve 1990’lı yıllarda devletle olan ilişkisine atıf yapılarak Susurluk Araştırma Komisyonunda ifade veren Korkut Eken ve Oral Çelik’in konuya ilişkin yorumları aktarılmaktadır. Buna göre, Çatlı ve içinde bulunduğu yapılar, 1970’li yıllarda NATO ve CIA bağlantılı olarak anti-komünist gayri nizami harbin bir mekanizması olarak kullanılırken, 1980’lerde de MİT ile yapılan işbirliği sonucunda ASALA’ya karşı çeşitli operasyonlarda kullanılmıştır. 1990’larda ise, Kürt hareketine karşı oluşturulan devlet politikasının, kimi noktalardaki uygulayıcısı olmuştur. Bu bağlamda, Susurluk çetesinin de 1990’dan sonra, Kürt meselesiyle ilgili olarak yürürlüğe konulan devlet politikasının bir ürünü olarak oluştuğuna ve bunun Gladio ile olan bağlarına vurgu yapılmaktadır. Bu bölümde yer alan açıklamalarda, Türkiye’de çeteler ve siyaset ilişkisinin anti-komünist ve kürt düşmanlığı üzerinden şekillendiğini ve çetelerin CIA ve Gladio ile olan bağlantılarını izlemek mümkün. Fakat bu bölümde kimi noktaların eksik bırakıldığını da belirtmek gerekiyor. Söz konusu eksiklik, bu tip örgütlenmeler içinde, milliyetçiler ile Fethullah Gülen kadrolarının birbirleriyle olan iktidar mücadelesine vurgu yapmakla yetinilmiş olması ve iki ekibin üretmiş olduğu ilişki ağlarının, derinlemesine analiz konusu yapılmamış olmasıdır. Bu açıdan, söz konusu örgütlenmelerin nasıl bir seyir izleyeceği, hangi evrelerden geçeceği, bu örgütlenmelerin ortadan mı kalkacağı yoksa başkalaşarak varlığını başka bir paradigma ekseninde mi devam ettireceği gibi sorular kitapta cevapsız kalmakta.
Çeteler, Gladio ve kontrgerilla gibi noktalardan hareket ederek, kitapta çizilen Türkeş profilinin de bununla ilişkisini kurabilmek mümkün olabilmekte. Kitapta, Türkeş’in askeri kariyerine ilişkin, Türkeş’in kendi anılarında yazdıklarından yapılan aktarmalar yer almaktadır. Bunlardan en dikkat çekeni, 60’lı yılların sonuna doğru yükselecek olan kontrgerilla yapılanmasının onun bilgisi dışında gerçekleşmediğinin vurgulanması ve anti komünist mücadelede kullanılmak üzere komando kamplarının açılmasına ilişkin olarak Türkeş’in söylemiş olduğu şu sözlerdir: “Komando kampları adı verilen mahallerde gençlik kolları çeşitli sportif ve kültürel faaliyetlerde bulunuyorlar. Bu arada kendilerine judo da öğretiliyor. Komünistler, memleketi sahipsiz sanıp da sokak hakimiyeti kuramazlar. Onların anlayacağı dilden konuşacak, memleketçi, milliyetçi çocuklarımız vardır. Bunun için gençlerimizi mücadeleci olarak yetiştiriyoruz. Gençlerimiz memleket vazifelerine hazırlıklı bulunuyorlar, bulunacaklardır.”
Kitabın ilerleyen bölümlerinde ise, Türkeş sonrası MHP içindeki hizipler ve parti içi mücadele, 28 Şubat’a girilirken MHP’nin içinde bulunduğu durum ile Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından, hükümet olma süreci ele alınmaktadır. Bu bölümlerde, Türkiye’deki son 10 yıllık siyasal atmosferin ve özellikle, 2002’den sonra belirginleşen milliyetçilik-liberalizm eksenli tartışmaların seyrini izlemek mümkün olabildiği gibi, MHP’nin siyasal geleceğine ilişkin varsayımları, bugün yaşanan gelişmelerle ilişkilendirerek okuyabilmek de mümkün olmakta.
Kitabın ilk bölümlerinde, 1980’ler sonuna doğru, milliyetçi hareket içinde beliren Türk-İslam milliyetçiliği ile Türkçülük şeklindeki ayrımın, 1990’dan BBP’nin kuruluşuna kadar geçirdiği süreç izleniyor. Milliyetçi hareket içindeki politik ayrımın, kendisini artık örgütsel düzeyleri ile de gösterdiği ve tarafların birbirini kah tarikatların kucağına düşmekle kah milliyetçi olmamakla suçladıkları bir atmosfer yaşanıyor. 29 Ocak 1993’e gelindiğinde resmen kurulmuş olan BBP, bu oluşum sürecinde, Fethullah Gülen ve Nakşibendi tarikatlarının önde gelenlerince de olumlu karşılanıyor.
Kitabın önemli bir kısmını, yükselen Kürt hareketi karşısında, MHP ve resmi devlet politikalarının oluşturulması sürecini anlatan, “MHP’nin güç kaynağı olarak Kürt meselesi” başlıklı bölümü oluşturuyor. Burada, MHP’nin siyaset üretme tarzına ilişkin önemli bir saptama yapılarak, bunun MHP’nin Kürt hareketi ile ilişkilenme biçimini nasıl belirlediği analiz ediliyor. MHP’nin temel eğiliminin, “tehdit algısı” ve “beka kaygısı” üzerinden şekillendiği, 1960 sonrası milliyetçi harekette tehdit algısının Sovyetler Birliği odaklı iken, bu tehdit üzerinden devletin bekası kaygısının üretildiği ve bu bütünlüğün yurtiçinde komünizmle mücadeleye evriltildiği ifade ediliyor. 1990 dönemecinde SSCB’nin çözülmesi sonucu olarak da, tehdit unsurunun iç odaklı olarak yeniden kurulduğu vurgulanmakta. Buna göre yeni tehdit, Türkiye’nin, bölünme tehdidi üzerinden Kürt unsurudur. Bu yaklaşım, ilk kitapta ifade edilen ve milliyetçiliğin reaksiyoner niteliği ağır basan bir hareket olduğu tezinin, kanıtı olarak da görülebilir.
Kitabın ilerleyen aşamalarında ise; özel tim-polis-MHP ilişkisi değerlendirilmektedir. Bu noktada; özel timin, MHP yöneticileri tarafından PKK ile savaşmak için “özel ordu” önerisinin, devlet yetkililerince benimsenmesinin tezahürü olduğu ifade edilmekte ve özel tim kadrolarının, MHP’li olma şartına ilişkin veriler aktarılmaktadır. Buna göre, özel tim görevlileri mesai bitiminden sonra MHP örgülerini ziyaret etmekte, kimi düğün ve eğlencelerde MHP’liler ile özel tim görevlileri bir arada bulunmakta, MHP’nin güneydoğuda örgütlenmesine yönelik olarak da özel timin “özel” bir işlevi olmaktadır. Özel timdeki MHP kadrolaşmasının ise, dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekat Daire Başkan Vekili İbrahim Şahin aracılığıyla gerçekleştiği vurgulanıyor. Bu bölümde ele alınan bir başka nokta ise; polis teşkilatının 1991/1992 dönümünde bir parti gibi davranarak, siyasal sürecin aktif bir unsuru haline gelmiş olmasıdır. Buna göre; polisin siyasete eylemler ve bildirilerle –milliyetçi ve Kürt karşıtı bir siyaset olarak- müdahale etmeye başlamış olmasının, özellikle milliyetçi cephede olumlu karşılandığı ve polis teşkilatı ile MHP arasındaki ilişkinin, politik-duygusal faktörlerle organik bir hal almaya başladığı belirtilmektedir. Özel tim-polis-MHP ilişkisine bağlı olarak, ilk kitapta milliyetçi harekete ilişkin olarak yapılmış olan bir saptama burada da doğrulanmaktadır. Devletin yükselen PKK’ye karşı ortaya çıkan asayiş sorunu, MHP ile devletin, yeniden 80 öncesi ilişki biçimini almasına neden olmuştur. Bu durum “Devlet-Ocak-Dergah”ta, MHP’nin toplumsal tabanı ve insan malzemesi ile ilintili olan ve örgüt-taban ilişkisindeki biçimsiz eklemlenme ilişkisinin ürünü olan, “resmi güvenlik aygıtlarınca piyonlaştırılması” tezinin, 1990 başlarında yeniden zuhur ettiğini de göstermektedir.
Kitabın en önemli bölümlerinden biri ise, Susurluk ve MHP ile ilgilidir. Burada, susurluk çetesinin 1980 öncesi kökenlerine, onun içinde bulunduğu anti-komünist siyasal atmosfere ve bunun NATO, CIA kaynaklı Gladio örgütlenmesi ile olan ilişkilileri üzerine yapılan değerlendirmeler yer almaktadır. Bu çetenin önemli bir figürü olan Abdullah Çatlı’nın, 1980 öncesi dönemde, 1980’li ve 1990’lı yıllarda devletle olan ilişkisine atıf yapılarak Susurluk Araştırma Komisyonunda ifade veren Korkut Eken ve Oral Çelik’in konuya ilişkin yorumları aktarılmaktadır. Buna göre, Çatlı ve içinde bulunduğu yapılar, 1970’li yıllarda NATO ve CIA bağlantılı olarak anti-komünist gayri nizami harbin bir mekanizması olarak kullanılırken, 1980’lerde de MİT ile yapılan işbirliği sonucunda ASALA’ya karşı çeşitli operasyonlarda kullanılmıştır. 1990’larda ise, Kürt hareketine karşı oluşturulan devlet politikasının, kimi noktalardaki uygulayıcısı olmuştur. Bu bağlamda, Susurluk çetesinin de 1990’dan sonra, Kürt meselesiyle ilgili olarak yürürlüğe konulan devlet politikasının bir ürünü olarak oluştuğuna ve bunun Gladio ile olan bağlarına vurgu yapılmaktadır. Bu bölümde yer alan açıklamalarda, Türkiye’de çeteler ve siyaset ilişkisinin anti-komünist ve kürt düşmanlığı üzerinden şekillendiğini ve çetelerin CIA ve Gladio ile olan bağlantılarını izlemek mümkün. Fakat bu bölümde kimi noktaların eksik bırakıldığını da belirtmek gerekiyor. Söz konusu eksiklik, bu tip örgütlenmeler içinde, milliyetçiler ile Fethullah Gülen kadrolarının birbirleriyle olan iktidar mücadelesine vurgu yapmakla yetinilmiş olması ve iki ekibin üretmiş olduğu ilişki ağlarının, derinlemesine analiz konusu yapılmamış olmasıdır. Bu açıdan, söz konusu örgütlenmelerin nasıl bir seyir izleyeceği, hangi evrelerden geçeceği, bu örgütlenmelerin ortadan mı kalkacağı yoksa başkalaşarak varlığını başka bir paradigma ekseninde mi devam ettireceği gibi sorular kitapta cevapsız kalmakta.
Çeteler, Gladio ve kontrgerilla gibi noktalardan hareket ederek, kitapta çizilen Türkeş profilinin de bununla ilişkisini kurabilmek mümkün olabilmekte. Kitapta, Türkeş’in askeri kariyerine ilişkin, Türkeş’in kendi anılarında yazdıklarından yapılan aktarmalar yer almaktadır. Bunlardan en dikkat çekeni, 60’lı yılların sonuna doğru yükselecek olan kontrgerilla yapılanmasının onun bilgisi dışında gerçekleşmediğinin vurgulanması ve anti komünist mücadelede kullanılmak üzere komando kamplarının açılmasına ilişkin olarak Türkeş’in söylemiş olduğu şu sözlerdir: “Komando kampları adı verilen mahallerde gençlik kolları çeşitli sportif ve kültürel faaliyetlerde bulunuyorlar. Bu arada kendilerine judo da öğretiliyor. Komünistler, memleketi sahipsiz sanıp da sokak hakimiyeti kuramazlar. Onların anlayacağı dilden konuşacak, memleketçi, milliyetçi çocuklarımız vardır. Bunun için gençlerimizi mücadeleci olarak yetiştiriyoruz. Gençlerimiz memleket vazifelerine hazırlıklı bulunuyorlar, bulunacaklardır.”
Kitabın ilerleyen bölümlerinde ise, Türkeş sonrası MHP içindeki hizipler ve parti içi mücadele, 28 Şubat’a girilirken MHP’nin içinde bulunduğu durum ile Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından, hükümet olma süreci ele alınmaktadır. Bu bölümlerde, Türkiye’deki son 10 yıllık siyasal atmosferin ve özellikle, 2002’den sonra belirginleşen milliyetçilik-liberalizm eksenli tartışmaların seyrini izlemek mümkün olabildiği gibi, MHP’nin siyasal geleceğine ilişkin varsayımları, bugün yaşanan gelişmelerle ilişkilendirerek okuyabilmek de mümkün olmakta.
En Çok Okunan Yazılar
- Jakobenizm ve Robespierre
- Kürt Sorununda Çözüm Nerede?
- Bizans Tarihine Giriş
- Yön-Devrim Hareketi: Jön Türkist Bir Hareket
- Kadro Hareketi: Yolunu Yitirmiş Bir Akım
- Kürt Raporu: Cumhuriyetin ve Kürt Siyasetinin Tasfiyesi
- Sherlock Holmes'ten Teoriye Methiyeler
- Bir Diktatörlüğün Anatomisi
- Gramsci’yi Yeniden Okumak
- Moskova Tipi Bir Komünist: Behice Boran
En Beğenilen Yazılar
- Varoluşçuluk Bir Anti-Hümanizmdir!
- Schelling’in Felsefî Soruşturmalar’ına Bir Derkenâr
- Devrimin Tarihyazımı
- Sovyetler Birliği Üzerine Ezberi Bozmak
- Sherlock Holmes'ten Teoriye Methiyeler
- Bizans Tarihine Giriş
- Liberal İdeolojinin Jön Türklerdeki Kökeni
- Liberal Darbelerin Analizi
- Yitirilen Masumiyete Ağıt
- Jakobenizm ve Robespierre

Kritik-Kitaplar


