(15 değerlendirmenin ortalaması: 4.33)

İttihatçılıktan Kemalizmeİttihat ve Terakki, Mümtaz’er Türköne’den Ahmet İnsel’e, Nazlı Ilıcak’dan Ömer Laçiner’e kadar uzanan liberal muhafazakar koronun Türkiye’nin tarihini yeniden yazma çabasında önemli bir rol oynuyor. Türkiye tarihinin bütününde kalkınmacılık, bağımsızlık ve aydınlanmacılık gibi bütün ileri değerlerin tasfiyesi de liberal muhafazakar tarih yazımında İttihat ve Terakki’nin mahkum edilme çabası ile başlıyor. Bu ittifakın bugün yeni Osmanlıcı dış politika atakları söz konusu olduğunda, kendi meşruluğunun üretimi İttihat ve Terakki’nin politik hamlelerinin gayrı meşru kılınması koşulundan sağlanıyor. Benzer bir durum Kürt meselesinde de görülüyor. Kürtlere yönelik geliştirilen projede buna ilişkin meşruiyet, İttihat ve Terakki’den Kemalizme uzanan siyasal hattın Kürtlere karşı geliştirmiş olduğu yaklaşımın gayrı meşru kılınma çabasından  üretilmeye çalışılıyor. Bu açıdan liberal muhafazakar siyaset, geçmişin gayrı meşru kılınması üzerinden bugüne ait bir hegemonya kurarken hem bugünü hem de geçmişi, yani Türkiye tarihinin bütününü bir arada inşa etme imkanına kavuşuyor. İttihat ve Terakki’nin 1914 sonrası ekonomik ve sosyal alanda izlemiş olduğu politikaları, Feroz Ahmad’ın İttihatçılıktan Kemalizme adlı kitabında takip ettiğimizde ise, yalnızca geçmişte hangi ileri değerlerin üretildiğini değil aynı zamanda bugün hangi değerlerin hegemonyasının kurulduğunu görmek mümkün oluyor.

İttihat ve Terakki ile Başlayan Bir Hat: Yurtseverlik, Kamuculuk ve Bağımsızlık

İttihat ve Terakki’nin iktidarı kesin olarak ele aldığı Bab-ı Ali baskını sonrası programının çok daha billurlaştığı ve ona kimliğini kazandıran kimi unsurların önemli ölçüde belirginleştiği görülüyor. Bu durum, kendisini en çok da ekonomik ve sosyal hayata dönük olarak izlenen politikalarda gösteriyor. Temel sorunun çökmekte olan devletin kurtarılması olduğu ve asıl motivasyonun bu noktadan üretildiği bir konjonktürde, aynı soruya başka bir doğrultu ile cevap veren liberal muhafazakar siyaset ile karşılaştırıldığında aradaki farklılığın çok net bir biçimde görülmesi mümkün oluyor. Bu farklılık esas olarak birkaç noktada beliriyor. Bunlardan ilki İttihat ve Terakki kadrolarının yurt sevgilerinde aranmalı. Doğup büyüdükleri toprakların kaybedildiğini ve ülkenin başkenti dahil olmak üzere hemen hemen bütün coğrafyasının işgalini gören bu kadroların yaşamış olduğu travmada gizli olan nokta, yaşadıkları topraklara olan bağlılıkları oluyor. İttihat ve Terakki’nin politikalarına yön veren de asıl olarak yaşadıkları, nefes aldıkları topraklara olan bu bağlılık ve sadakat oluyor. Bu kadronun temel motivasyonu işte bunun üzerinde şekilleniyor. İttihat ve Terakki açısından temel belirleyen olan yurt sevgisi, onların iktisadi ve toplumsal yaşama dönük politikalarında kendisini gösteriyor. Bu nokta, İttihat ve Terakki’yi liberal muhafazakar siyasetten ayıran en önemli husus oluyor.

Peki bu kadroların yurtseverlik duygusu, politikalarını hangi noktalarda belirliyor? İttihat ve Terakki’nin bu dönemde izlediği politikalarda, ilerde devletçilik haline gelecek ekonomi politikasının ana çizgilerini görmek mümkün oluyor. Bu durumun başat bir ayrım noktası olduğunu belirtmek gerekiyor. Devletçiliğin kalkınma eksenli bir proje olarak yalnızca iktisadi alanda değil, toplumsal yaşamın diğer alanlarında da belirgin kılınmaya çalışıldığı görülüyor:

(…) düşük faizli kredi verilmesi; mevcut tapu sisteminin değiştirilmesi ve adım adım kadastro sistemine geçilmesi; eğitimde mevcut devlet denetiminin kurulması ve devlet okullarının bütün ırk ve dinlerden çocuklara açılması; ticaret, tarım, meslek okullarının kurulması ve nihayet ülkenin ekonomik bakımdan ilerlemesi ve tarımın geliştirilmesi için genel önlemlerin alınması.”

İttihat ve Terakki’nin yukarıda alıntılanan programı, bu akımın kalkınma eksenli bir politika hedeflediğini ve bunu bütün toplumsal alanlarda eş anlı olarak uygulama perspektifine sahip olduğunu gösteriyor. 1930’lu yıllarda asıl olarak Kemalist iktidar tarafından kurulan devlet fabrikaları ve kamu işletmelerinde cisimleşecek olan devletçilik politikasının ana hatları, İttihat ve Terakki döneminde kuruluyor. Peki, bu ne anlama geliyor? Osmanlı’nın batı ile yarı sömürgecilik üzerinden bir ilişki kurduğu, tarım ve sanayiden elde ettiği devlet gelirlerini Düyun-u Umumiye üzerinden batıya aktardığı, Osmanlı sanayisinin düşük gümrük vergileri dolayısıyla çöktüğü ve rekabet edebilme gücünün ortadan kalktığı düşünüldüğünde, devletçilik politikasının bu iktisadi ve sosyal yıkımın yarattığı tahrifatın ortadan kaldırılması amacını taşıdığı rahatlıkla görülebiliyor. Keza 1930’larda Kemalist iktidar tarafından kurulan devlet fabrikalarının ve kamu işletmelerinin de benzer bir anlamı bulunuyor. Sanayisizleştirilmiş, Osmanlı’nın dış borçlarını üstlenmek durumunda kalmış ve savaşlarla bitap olmuş bir ülkede devletçilik, bu yıkımın etkilerini ortadan kaldırmak üzerine şekilleniyor. Liberal muhafazakar siyasetin ise, kalkınmayı değil de bu yıkımı üretecek politikalarını gerek DP döneminde, gerek Özal döneminde ve şimdi de AKP iktidarında görmek mümkün oluyor. Kamu işletmelerinin özelleştirilmesi ve bunun yarattığı toplumsal tahrifat, İttihat Terakki’den Kemalizm’e uzanan hattın yaratmış olduğu toplumsal değerlerin yıkımı anlamını taşıyor.

İttihat ve Terakki’nin politikasını ayırt eden bir diğer önemli gösterge ise, izlemeye çalıştığı dış politika oluyor:

“Türkiye zayıftır ve yabancı devletlerden yardım istemektedir. Ama onların yardımını siyasal ayrıcalıklarla ödemeyeceğine göre, taviz olarak maddi ayrıcalıklar vermek zorundadır. İşte buna hayır diyoruz! Böyle pazarlıklarla hiçbir işimiz olamaz, çünkü bu Türkiye’nin haysiyet ve bağımsızlığına zarar verir…”

Bağımsızlık ve onur gibi değerler Türkiye siyasetine İttihat ve Terakki ile giriyor. Hal böyle olunca bugün itibariyle İttihat ve Terakki’nin neden liberal muhafazakar hücumlara maruz kaldığını anlamak zor olmuyor. Bağımlılığı ve boynu bükük durmayı bir karakter biçimi olarak kendi siyasetine taşıyan liberal muhafazakar siyaset, Türkiye tarihinin bütününü kendi karakterine göre inşa etmeye çalışıyor. İttihatçılıktan Kemalizm’e, sosyalizmden Kürt aydınlanmacılığına kadar bütün ileri unsurların tarihten tasfiye edilme çabasının böyle bir anlamı bulunuyor. Tam da bundan dolayı, liberal muhafazakar ittifakın bugün Türkiye için öngördüğü toplum ve siyaset anlayışı, cumhuriyeti önceleyen ve cumhuriyeti kapsayan tarih içerisinde kendisine varlık bulmuş olan kamuculuk, bağımsızlık ve aydınlanma gibi değerlerin reddi üzerine kuruluyor. Bir tarafta devlet eliyle fabrikalar ve kamu işletmelerini kuran kalkınmacı bir akım, diğer tarafta tüm bunları değersizleştirilerek tahrif eden liberal muhafazakar siyaset. Bir tarafta bağımsızlığın bir değer olarak siyasete sokulması, öte tarafta yeni-Osmanlıcı bir siyaset anlayışı ile payına emperyalizmin bölgedeki taşeronu olarak itibarsızlaşma ve kendi topraklarını İsrail’e satmayı göze alacak kadar bu topraklara yabancılaşmış olma halinin düşmesi. İşte Türkiye’nin iki eksenli siyaset yapılanmasının tarafları bunun üzerinden oluşuyor. Bugüne kurulan liberal muhafazakar hegemonya, tam da bu yüzden ilerici değerlere ve onların yaratıcılarına saldırıyor. Bugünü onursuz ve karanlık kılmak geçmişin yurtsever, bağımsızlıkçı ve aydınlanmacı değerlerinin tasfiyesi ile mümkün oluyor. Ancak her karanlığın içinde o karanlığı aydınlatacak bir kıvılcım mevcut oluyor. Doğa yasaları bunu gerektiriyor. Tam da bu yüzden, bugünün karanlığından ve yozluğundan, geçmişin ileri değerlerini yeniden üretecek yeni ve devrimci bir kuşağın doğuşu bir zorunluluk oluyor.