| 29 Ağustos 2008
Yayınlanışının üzerinden geçen yaklaşık otuz senenin ardından, bir kitap geride kalan otuz yıldakinden çok daha fazla konuşulur hale gelmişse ortada üzerine kafa yorulması gereken bir durum var demektir. Hele kitabın, yazıldığı dilin konuşulduğu topraklara dair politik bir meselesi, bir iddiası, bir tezi varsa ve hele yazarının adı ile “anlaşılamamak” gibi bir sözcüğün yan yana yazılması bir gelenek halini almışsa.“Düzenin Yabancılaşması” böyle bir kitaptır. İdris Küçükömer’in bir gazetede yayınlanan dört makalesinin genişletilmesiyle ortaya çıkan bu kitap uzunca bir sürenin ardından yeniden keşfedilmiş ve neredeyse Türkiye tarihi ve siyaseti üzerine yapılan bütün çalışmalarda referans verilmeden geçilemeyen bir kitap haline gelmiştir.
Peki nedir politik bir kitabı yeniden “popüler” hale getiren?
Kitabın politik”liği ile başlayalım. İki nedenle politiktir Düzenin Yabancılaşması. İlk neden kitabın Türkiye siyaseti ve siyasal tarihi üzerine dile getirdiği ve “yeni” olan tezlerdir; ancak daha “aktüel” bir “mesele”si vardır yazarının: Küçükömer bu kitabıyla, genel olarak yükselen sol dalgadan nemalanmak ve özel olarak da Türkiye İşçi Partisi’nin önünü kesebilmek için kendisini “ortanın solu”nda ilan eden CHP’nin tarihsel olarak solda olmasının imkânsızlığını “kanıtlamayı” amaçlamaktadır.
Bu kanıtlama için Küçükömer politik bir soykütük çalışması yapar ve CHP’nin kökenlerini “batıcı-laik bürokratik gelenek” olarak adlandırdığı ve İttihat Terakki ile başlattığı geleneğin içerisinde bulur. Buna göre, batıcı-laik bürokratik gelenek İttihat Terakki’den ilk meclisteki Birinci Grup’a, oradan CHP’ye ve sonrasında da 27 Mayıs’ın Milli Birlik Komitesi’ne evrilmiştir, kitabın yazıldığı yıllarda ise CHP geleneğin takipçiliğini devam ettirmektedir. Düzenin Yabancılaşması’nı “özgün” kılan tez ise bunun hemen ardından gelir. Küçükömer’e göre bu gelenek Türkiye’de sağcılığı temsil etmektedir.
Peki sol nerededir? Sol, Küçükömer’e göre,” yeniçeri-esnaf-ulema birliğinden gelen doğucu-islamcı halk cephesine dayanan” Prens Sabahattin, Hürriyet ve İtilaf Partisi, İlk meclisteki İkinci Grup, Terakkiperver Fırka, Serbest Fırka, Demokrat Parti ve Adalet Partisi geleneği tarafından temsil edilmektedir.
Ortada bir “ters çevirme” olduğu muhakkaktır ama bu, Marx’ın Hegel diyalektiği bağlamında dile getirdiği “ayaklarını üzerine dikmek”ten ziyade bir tepetaklak etme işlemine benzemektedir. Küçükömer CHP’nin neden sağ bir parti olduğunu kanıtlamak adına Türk sağ geleneğini bir anda solda ilan ediverir. Küçükömer’e göre batıcı-laik bürokratik geleneğin ve takipçisi CHP’nin sağcı olmasının temel nedeni “üretim güçlerinin daha süratli gelişimini” engellemiş olmasıdır. Batıcı akım böylece, Küçükömer’in kendi cümleleriyle söyleyecek olursak; “hem doğucu-islamcı, hatta halkçı diyebileceğimiz akım içinden gerçek bir sınıf hareketinin doğmasını” hem de “mevcut düzenin temelden reddi (negation)ne gidebilecek bir oluşumun gelişmesini devamlı olarak” engellemiştir.
Küçükömer’in batıcı-laik geleneği sağa yerleştirmesinin nedeni yukarıdaki satırlarından da anlaşılacağı gibi ne bir milli burjuvazi yaratma projesi ne de emperyalist merkezlerle kurduğu ilişkidir. Küçükömer’e göre batıcı-laik bürokrasi üretim güçlerinin gelişimini engellemiş, yani ülkenin hızlı bir şekilde kapitalistleşmesini sağlayamamış, bu nedenle de ortaya sınıf çelişkilerinin keskin bir şekilde görünür olduğu bir toplum ve dolayısıyla da bir sınıf hareketi çıkamamıştır. Bu tezden çıkarılacak doğal sonuç şu şekilde olacaktır: üretim ilişkilerinin önünü açacak, yani ülkede kapitalist üretim biçimini hâkim kılacak ve böylelikle sınıfsal çelişkileri derinleştirecek ve dolayısıyla da bir sınıf hareketini mümkün kılacak koşulları yaratan gelenek, ki bu Prens Sabahattin’den Adalet Partisi’ne uzanan çizgidir, solda yer almaktadır.
Solda olmanın alamet-i farikasının üretici güçlerin gelişimine yardımcı olmak olduğu yönündeki tezin sorunlu olduğu açıktır. Sol siyasetin görevi azgelişmiş ülkeler de dâhil, dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir zaman kapitalist üretim ilişkilerini derinleştirmek olmamıştır. Prens Sabahattin’den başlayan çizginin Türkiye’yi uluslararası kapitalizme ve emperyalizme eklemleyerek kapitalist üretim ilişkilerini derinleştirmeyi amaçladığı muhakkaktır, ancak tam da bu nedenle bu çizgi sağcı olarak nitelendirilmeyi hak etmektedir. Batıcı-laik kanadın da eklemlenmeci olduğunu tereddütsüz söyleyebiliriz; ancak bu kanadın stratejisi doğucu-islamcı gelenekten farklı olarak “millici ve kalkınmacı” bir nitelik taşımaktadır.
Şimdi sorumuzu tekrar sorabiliriz: Nedir bu kitabı yeniden “popüler” hale getiren?
Bu sorunun yanıtı, günümüz Türkiye siyasetinin niteliği ile doğrudan ilgilidir ve dolayısıyla da bu popülerlik politik bir karakter taşımaktadır; Küçükömer’in 1969’da yapmaya çalıştığı aktüel müdahale anlamında ama niyeti ondan farklı olan bir politik karakter.
Düzenin Yabancılaşması’ndaki tezler günümüz Türkiyesi’nde;
a) Liberal sol olarak adlandırılan akımın teorik çerçevesini biçimlendirmek
b) Liberalizmle muhafazakârlık arasında kurulan ittifakın ideolojik hegemonyasını pekiştirmek için kullanılmaktadır.
Liberal solun, Türkiye’deki temel çelişkinin devletle, onun gelişmesini engellediği sivil toplum arasında olduğu ve –Osmanlı’nın son dönemi de dahil olmak üzere- Türkiye tarihinin bu temel çelişki üzerinden okunması gerektiği tezi en güçlü teorik dayanaklarından birini, Düzenin Yabancılaşması’nda bulmaktadır. Düzenin Yabancılaşması, Türkiye’de devletin daha en baştan beri kendisini sınıflar üzeri bir pozisyonda konumlandırdığı ve böylelikle adeta “kendi için” bir niteliği haiz olduğu şeklindeki liberal sol tezin temel çıkış noktalarından biri niteliğindedir. Buna göre; Türkiye’de her daim bürokrasi iktidarda olmuş, kendisini devletin sahibi olarak görmüş ve bütün toplumsal muhalefet odaklarını bastırmıştır; Türkiye’deki demokrasi eksikliğinin temelinde de bu baskı yatmaktadır.
Bu tezin politik çıkarımlarını biliyoruz: Türkiye’de sol, devlete karşı burjuvaziyle, laikçi-batıcı bürokratik elite karşı da mütedeyyin halk kitleleriyle ve onların siyasal temsilcileriyle ittifak yapmalıdır. AKP’nin kapatılma davası esnasında gündeme gelen ve Ortak Akıl Hareketi girişiminin düzenlediği mitinglerinde Düzenin Yabancılaşması’nın hayaletinin gezindiğini söylemek çok da yanlış olmayacaktır bu nedenle.
Küçükömer’in tezlerinin liberalizmle muhafazakarlık arasındaki ittifakın hegemonyasını pekiştirmek için kullanılması meselesine gelince; nasıl ki liberallerin sağda olanları devleti serbest piyasa ekonomisinin oluşmasını ve solda olanları da sivil toplumun ortaya çıkışını engellemekle suçluyorlarsa ve bu nedenle de “güçlü devlet”e karşı mücadele ediyorlarsa; muhafazakarlar da “jakoben-laik devletin din ve dindarlar üzerindeki baskısı”nın ortadan kalkması için mücadele ediyorlar. Düzenin Yabancılaşması bu nedenle, kendi halkına yabancılaşmış ve hatta “iç sömürgeci” bir nitelik kazanmış batıcı-pozitivist-laik Kemalist rejime dair en önemli teorik metinlerden birini oluşturuyor muhafazakârların gözünde; bir solcu tarafından yazılmış olması ise onu daha değerli kılıyor elbette.
Düzenin Yabancılaşması’nın “liberal-muhafazakâr edinimi”nin Küçükömer’i bir “günahkâr” kılmadığını belirterek bitirelim yazımızı. Bilakis; yapmayı amaçladığı aktüel politik müdahalenin, yani CHP’nin solma olmadığını kanıtlama çabasının, bu çabanın gerçekleştirildiği dönem için çok anlamlı olduğunu düşünüyoruz. Üstelik bu da değil; Küçükömer, “emperyalizm son defa solcularla halk tabanını bağdaşmaz kamplar olarak karşı karşıya getirerek, Türkiye’yi, istediği gibi politik, ekonomik, militer, eğitim modelleriyle koşullamaya devam etmekle, milletimiz üzerine istismarcı ambargosunu temelli bir biçimde koymak yolunu aramaktadır” diyerek Düzenin Yabancılaşması’nın aktüel politik meselelerinden birinin Türkiye solunu kitlelerle arasına konulacak mesafe hakkında uyarmak olduğunu göstermiştir. Yalnızca bu bile emperyalizm sözcüğünü ağızlarına almaktan kaçınan liberaller ve muhafazakârların Düzenin Yabancılaşması’nı ancak “eklektik” bir okuma ile sahiplenebileceğini göstermeye yetecektir.
