| 31 Ağustos 2008
Türkiye, bütün bir tarihi boyunca kimi istisnalar dışında sağın kendi paradigmasını hâkim kıldığı bir ülke olageldi. Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde, kültürel politikalarında ve ideoloji haritasında baskın olan hep Türkiye sağı oldu. İdeolojik alanda Türkiye sağı, toplumla muhafazakâr değerler üzerinden duygusal bir bağ kurarak onu kendisine bağlarken, ideolojik mücadelelerdeki duygusal faktörler solun hep es geçtiği bir nokta olarak belirdi. Sonuçta ise, toplumun her alanında üstünlük kurmayı beceren genelde Türkiye sağı oldu. Bu yüzden Türkiye’yi anlama çabası daha çok onun yaratıcısını, yani Türkiye sağını anlamayı gerektiriyor. Nuray Mert’in, “Merkez Sağın Kısa Tarihi” adlı kitabı, bu açıdan önemli bir işlev görerek, söz konusu alanda kısa ama önemli çıkarımlara sahip bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.
Selis Kitaplar’dan 2007’de ilk basımı yapılan bu kitabında Nuray Mert, DP’den bugüne kadar gelen süreçte, Türkiye sağının oluşum ve gelişim süreçlerini analiz ediyor. DP’nin ve onda cisimleşen milliyetçi ve İslamcı muhafazakâr ideolojilerin hem birbirleriyle olan geçişkenliğini hem de cumhuriyetin kuruluş ideolojisi ile olan ilişkilerini, modernleşme-muhafazakârlık ilişkisinin Türkiye’de aldığı biçim üzerinden değerlendirmeye çalışıyor.
“Muhafazakârlık Neyi Muhafaza Etmeye Çalışır?” başlıklı bölüm ise, bu açıdan çeşitli bölümlere serpiştirilmiş olan kimi değerlendirmelerin kalkış noktasını veren tezleri içeriyor. Kitabın bu bölümünde, muhafazakârlığın modernleşme karşıtlığı üretmediği ve değişimin toplumsal yapıları sarsmadan ılımlı bir şekilde de gerçekleşebileceği yaklaşımına sahip olduğu vurgulanmakta ve bu perspektifin Türkiye örneğinde aldığı biçim tahlil edilmekte. Burada yapılan açıklamalarda, modernleşme-muhafazakârlık geriliminin Türkiye’deki izdüşümlerini görmek ve bu ilişkinin tarihsel bir çelişkiyi mi yoksa bir uzlaşmayı mı ifade ettiği gibi sorulara cevap üretecek ipuçlarını yakalamak söz konusu olmakta.
Kitabın önemli bir kısmını, “Türkiye’de Merkez Sağ Siyaset: Merkez Sağ Politikaların Oluşumu” başlıklı bölüm oluşturuyor. Bu bölümde, çok partili hayata geçiş sürecinde modernleşme/muhafazakârlık ilişkisine yönelik yapılmış olan değerlendirmelerden hareket edilerek, DP politikalarının üretildiği zemin ve sağ siyasetin hareket yasasına yönelik analizler yapılmakta. Buna göre; DP’nin siyaseti seçkinci karşıtlığı ve serbest piyasa savunusu üzerinden şekillenmekte. Serbest piyasa politikaları ile dünya kapitalizmiyle bir entegrasyona gidilip liberal ekonomi politikaları uygulanırken buna denk düşecek liberal bir siyasi merkez şekillenmemektedir. Türkiye’nin DP ile birlikte modernleşme ile olan ilişkisi ekonomi ekseninde gerçekleşirken siyasal ve kültürel alanda muhafazakâr eksende hareket edilmektedir. Bu noktada Nuray Mert, Türkiye siyasetine ilişkin olarak önemli bir saptama yapmaktadır. Yazar, Türkiye’de merkez sağın DP ile birlikte koyu milliyetçilik ve dindar muhafazakâr söyleme böylesine yaslanmasının sebebini liberal ekonomik siyasetlerin, toplumsal tabandan yoksun olmasına bağlamaktadır. Bunun nedeni olarak da cumhuriyetin kuruluş sürecinde Kemalist hareketin yürüttüğü radikal modernleşme projesine tepki üreten muhafazakâr düşüncenin yatmakta oluşu ve Türkiye siyasetinin bir bütün olarak bu ikilik üzerinden şekillenmiş olması gösterilmektedir. Burada yapılmış olan açıklamalar, kitabın ilk bölümü olan “DP’den AKP’ye Merkez Sağın Kısa Tarihine Giriş” kısmında, DP’ye ilişkin olarak yapılan analizlerle bir bütünlük oluşturmakta. Nuray Mert, bu bölümde DP lider kadrosunun, cumhuriyete karşı oluşan muhafazakâr tepkinin siyasi temsilciliğine oturduğunu ve bu siyasi temsili cumhuriyet kurumları içinde modern demokratik mücadele çerçevesinde yürüttüğünü vurgulamakta. Bunların dışında bu saptama, merkez sağ siyasetlerin hareket yasalarına ilişkin yapılan değerlendirmelere de yataklık yapmaktadır. Buna göre merkez sağın en önemli özelliği, onun ortalama vatandaşın düşünce dünyasını yansıtması ve sağın toplumla duygusal bir ortaklık yakalayabilmiş olmasıdır. İdeolojik mücadelelerin sadece politik kodlamalar ve girdiler üzerinden değil de toplumu duygusal bir ortaklaşalık etrafında harekete geçirecek kültürel ve psikolojik eksenler üzerinden yürütüldüğü dikkate alınacak olursa, Türkiye sağının ideolojik hegemonya kurmadaki başarısı bu noktada anlaşılabilir. Tersinden okunacak olursa bu durum, Türkiye solunun eksik bıraktığı veya beceremediği bir unsur olarak da değerlendirilebilir. Nuray Mert, bu kısımda Türkiye solunun söylemlerinde eksik bırakılan noktanın tam da burası olduğunu vurgulamaktadır.
Kitabın bundan sonraki bölümlerinde ise, merkez sağın üzerinde yükseldiği milliyetçilik ve İslam ile olan ilişkileri değerlendirilmekte. “İslamcılık ve Merkez Sağ” başlıklı bölümde, İslamcılığın kendine özgü özellikleri ve merkez sağ ile olan ilişkisinin almış olduğu durum analiz ediliyor. Bu minvalde, Türkiye’de İslamcı hareketin özellikleri dört başlık altında sergileniyor. Buna göre Türkiye İslamcılığı, kendi içindeki milliyetçilik ve Osmanlıcılık unsurları, İslamcılığın DP döneminde demokrasi çatısı altında gelişmiş olması, İslamcılıktaki adalet vurgusu ve İslamcılıktaki sivil toplumculuk ve bunun nedenleri gibi unsurlar üzerinden ele alınmakta. Burada yapılan açıklamalarda, Milli Görüş hareketinden bugünkü AKP kadrolarına kadar İslamcı siyasetçileri belirleyen ideolojik faktörler analiz edilmekte. İslam içindeki milliyetçilik, adalet vurgusu ve sivil toplumculuk üzerinden AKP ve Milli Görüş kadroları arasındaki farklılıklar bu bölümde ilgi çeken değerlendirmeler olarak öne çıkıyor. Bu bölümde yapılan açıklamalarda, ayrıca İslamcı kadroların demokrasi ve sivil toplum kavramları üzerinden liberalizmle girdiği ideolojik geçişkenliği ve bu geçişkenliği kolaylaştıran İslam-liberalizm ilişkisindeki tarihsel ideolojik akrabalığı görmek mümkün olmakta.
“Merkez Sağ ve Milliyetçilik” bölümünde ise; milliyetçiliğin merkez sağ içindeki kökenleri, serüveni ve radikalleşerek uçlara kaymasında merkez sağ siyasetin oynadığı roller ele alınmakta. Bu açıdan, cumhuriyetin kuruluş döneminde, “ulus”u tanımlarken tamamıyla dışarıda bıraktığı dini semboller ve değerler ile geleneksel toplumlara özgü cemaat anlayışı, sağ milliyetçiliğin temel unsurlarını oluşturmaktadır. 1970’lerede uçlara kayan milliyetçiliğin kökenleri bu anlamda 1950’lerin merkez sağ siyasetinin içindedir. Bu durum Nuray Mert tarafından, “merkez sağ siyasetin 1950’lerde, cumhuriyet ulusçuluğuna karşı geliştirdiği muhafazakâr seçeneğin meyvelerini vermesi” olarak tanımlanmaktadır. Kitabın bu bölümlerinde merkez sağ/milliyetçilik ilişkisinin seyrini izlemek ve 1980 sonrası ilk önce ANAP daha sonra da DYP kanalıyla merkeze çekilme aşamalarını takip etmek mümkün.
Merkez Sağın Kısa Tarihi'ni bir bütün olarak ele aldığımızda, Türkiye sağına ilişkin olarak kafalarda oluşan kimi soru işaretlerine tatminkâr cevaplar üretebildiğini ve Türkiye tarihinin nasıl okunması gerektiğine yönelik olarak farklı perspektifler sunduğunu belirtmek gerekiyor. Bu açıdan Nuray Mert’in kaleme aldığı kitap, Türkiye sağı üzerine yapılan önemli bir çalışma olarak ortaya çıkıyor.
“Muhafazakârlık Neyi Muhafaza Etmeye Çalışır?” başlıklı bölüm ise, bu açıdan çeşitli bölümlere serpiştirilmiş olan kimi değerlendirmelerin kalkış noktasını veren tezleri içeriyor. Kitabın bu bölümünde, muhafazakârlığın modernleşme karşıtlığı üretmediği ve değişimin toplumsal yapıları sarsmadan ılımlı bir şekilde de gerçekleşebileceği yaklaşımına sahip olduğu vurgulanmakta ve bu perspektifin Türkiye örneğinde aldığı biçim tahlil edilmekte. Burada yapılan açıklamalarda, modernleşme-muhafazakârlık geriliminin Türkiye’deki izdüşümlerini görmek ve bu ilişkinin tarihsel bir çelişkiyi mi yoksa bir uzlaşmayı mı ifade ettiği gibi sorulara cevap üretecek ipuçlarını yakalamak söz konusu olmakta.
Kitabın önemli bir kısmını, “Türkiye’de Merkez Sağ Siyaset: Merkez Sağ Politikaların Oluşumu” başlıklı bölüm oluşturuyor. Bu bölümde, çok partili hayata geçiş sürecinde modernleşme/muhafazakârlık ilişkisine yönelik yapılmış olan değerlendirmelerden hareket edilerek, DP politikalarının üretildiği zemin ve sağ siyasetin hareket yasasına yönelik analizler yapılmakta. Buna göre; DP’nin siyaseti seçkinci karşıtlığı ve serbest piyasa savunusu üzerinden şekillenmekte. Serbest piyasa politikaları ile dünya kapitalizmiyle bir entegrasyona gidilip liberal ekonomi politikaları uygulanırken buna denk düşecek liberal bir siyasi merkez şekillenmemektedir. Türkiye’nin DP ile birlikte modernleşme ile olan ilişkisi ekonomi ekseninde gerçekleşirken siyasal ve kültürel alanda muhafazakâr eksende hareket edilmektedir. Bu noktada Nuray Mert, Türkiye siyasetine ilişkin olarak önemli bir saptama yapmaktadır. Yazar, Türkiye’de merkez sağın DP ile birlikte koyu milliyetçilik ve dindar muhafazakâr söyleme böylesine yaslanmasının sebebini liberal ekonomik siyasetlerin, toplumsal tabandan yoksun olmasına bağlamaktadır. Bunun nedeni olarak da cumhuriyetin kuruluş sürecinde Kemalist hareketin yürüttüğü radikal modernleşme projesine tepki üreten muhafazakâr düşüncenin yatmakta oluşu ve Türkiye siyasetinin bir bütün olarak bu ikilik üzerinden şekillenmiş olması gösterilmektedir. Burada yapılmış olan açıklamalar, kitabın ilk bölümü olan “DP’den AKP’ye Merkez Sağın Kısa Tarihine Giriş” kısmında, DP’ye ilişkin olarak yapılan analizlerle bir bütünlük oluşturmakta. Nuray Mert, bu bölümde DP lider kadrosunun, cumhuriyete karşı oluşan muhafazakâr tepkinin siyasi temsilciliğine oturduğunu ve bu siyasi temsili cumhuriyet kurumları içinde modern demokratik mücadele çerçevesinde yürüttüğünü vurgulamakta. Bunların dışında bu saptama, merkez sağ siyasetlerin hareket yasalarına ilişkin yapılan değerlendirmelere de yataklık yapmaktadır. Buna göre merkez sağın en önemli özelliği, onun ortalama vatandaşın düşünce dünyasını yansıtması ve sağın toplumla duygusal bir ortaklık yakalayabilmiş olmasıdır. İdeolojik mücadelelerin sadece politik kodlamalar ve girdiler üzerinden değil de toplumu duygusal bir ortaklaşalık etrafında harekete geçirecek kültürel ve psikolojik eksenler üzerinden yürütüldüğü dikkate alınacak olursa, Türkiye sağının ideolojik hegemonya kurmadaki başarısı bu noktada anlaşılabilir. Tersinden okunacak olursa bu durum, Türkiye solunun eksik bıraktığı veya beceremediği bir unsur olarak da değerlendirilebilir. Nuray Mert, bu kısımda Türkiye solunun söylemlerinde eksik bırakılan noktanın tam da burası olduğunu vurgulamaktadır.
Kitabın bundan sonraki bölümlerinde ise, merkez sağın üzerinde yükseldiği milliyetçilik ve İslam ile olan ilişkileri değerlendirilmekte. “İslamcılık ve Merkez Sağ” başlıklı bölümde, İslamcılığın kendine özgü özellikleri ve merkez sağ ile olan ilişkisinin almış olduğu durum analiz ediliyor. Bu minvalde, Türkiye’de İslamcı hareketin özellikleri dört başlık altında sergileniyor. Buna göre Türkiye İslamcılığı, kendi içindeki milliyetçilik ve Osmanlıcılık unsurları, İslamcılığın DP döneminde demokrasi çatısı altında gelişmiş olması, İslamcılıktaki adalet vurgusu ve İslamcılıktaki sivil toplumculuk ve bunun nedenleri gibi unsurlar üzerinden ele alınmakta. Burada yapılan açıklamalarda, Milli Görüş hareketinden bugünkü AKP kadrolarına kadar İslamcı siyasetçileri belirleyen ideolojik faktörler analiz edilmekte. İslam içindeki milliyetçilik, adalet vurgusu ve sivil toplumculuk üzerinden AKP ve Milli Görüş kadroları arasındaki farklılıklar bu bölümde ilgi çeken değerlendirmeler olarak öne çıkıyor. Bu bölümde yapılan açıklamalarda, ayrıca İslamcı kadroların demokrasi ve sivil toplum kavramları üzerinden liberalizmle girdiği ideolojik geçişkenliği ve bu geçişkenliği kolaylaştıran İslam-liberalizm ilişkisindeki tarihsel ideolojik akrabalığı görmek mümkün olmakta.
“Merkez Sağ ve Milliyetçilik” bölümünde ise; milliyetçiliğin merkez sağ içindeki kökenleri, serüveni ve radikalleşerek uçlara kaymasında merkez sağ siyasetin oynadığı roller ele alınmakta. Bu açıdan, cumhuriyetin kuruluş döneminde, “ulus”u tanımlarken tamamıyla dışarıda bıraktığı dini semboller ve değerler ile geleneksel toplumlara özgü cemaat anlayışı, sağ milliyetçiliğin temel unsurlarını oluşturmaktadır. 1970’lerede uçlara kayan milliyetçiliğin kökenleri bu anlamda 1950’lerin merkez sağ siyasetinin içindedir. Bu durum Nuray Mert tarafından, “merkez sağ siyasetin 1950’lerde, cumhuriyet ulusçuluğuna karşı geliştirdiği muhafazakâr seçeneğin meyvelerini vermesi” olarak tanımlanmaktadır. Kitabın bu bölümlerinde merkez sağ/milliyetçilik ilişkisinin seyrini izlemek ve 1980 sonrası ilk önce ANAP daha sonra da DYP kanalıyla merkeze çekilme aşamalarını takip etmek mümkün.
Merkez Sağın Kısa Tarihi'ni bir bütün olarak ele aldığımızda, Türkiye sağına ilişkin olarak kafalarda oluşan kimi soru işaretlerine tatminkâr cevaplar üretebildiğini ve Türkiye tarihinin nasıl okunması gerektiğine yönelik olarak farklı perspektifler sunduğunu belirtmek gerekiyor. Bu açıdan Nuray Mert’in kaleme aldığı kitap, Türkiye sağı üzerine yapılan önemli bir çalışma olarak ortaya çıkıyor.

