(15 değerlendirmenin ortalaması: 4.33)

Kürt Raporu - Güvenlik Politikalarından Kimlik Siyasetine“Kürt Sorununda tarihi fırsat mı?” tartışmalarının yaşandığı bir süreçte, liberal muhafazakar siyasetin nasıl bir çözüm öngördüğü, bu meseleye nasıl ve hangi noktalarda müdahale etme niyeti taşıdığı ve kendi çözüm yaklaşımı doğrultusunda hangi süreçleri hedeflediğine ilişkin yaklaşımını, Doğu Ergil’in tam da bu tartışmaların ortasında yayımlanan Kürt Raporu adlı kitabında görmek mümkün. Ergil’in 1995, 2005 ve 2008 yıllarında rapor olarak hazırlamış olduğu ve üç ana bölümden oluşan çalışmasında, liberal muhafazakar siyasetin Kürt meselesine ilişkin tezlerinin asıl olarak birkaç noktada toplandığı görülüyor. Ergil, Kürt coğrafyasında ve batı illerinde bilimsel olduğunu iddia ettiği anketler ile de söz konusu tezlere dayanak oluşturmaya çalışıyor. “Kürt Raporu”nun bütün esprisi de söz konusu liberal muhafazakar paradigmanın çözüme yönelik geliştirdiği tezlerinin ne kadar meşru ve ne kadar gerçekçi olduğu üzerine şekilleniyor. Yapılan anketler sonucunda ortaya çıkan sonuçların ne kadar bilimsel bir değer taşıdığına geçmeden önce söz konusu tezlere kısaca değinmek gerekiyor.

Kürt Sorununun Çözümünde Liberal Muhafazakar Tezler

Her şeyden önce liberal muhafazakar paradigmanın Kürt sorununu, terörist faaliyetler ve sosyal anlaşmazlık eksenleri etrafında ele almaya çalıştığı görülüyor. Bu doğrultuda liberal muhafazakar diktatorya siyasal şiddetin temsilcisi olarak tanımladığı PKK’yı siyasal bir faktör olma özelliklerini dışarıda bırakarak yalnızca terörist örgüt düzleminde değerlendiriyor. Bu durum, aslında liberal muhafazakar siyasetin hasımlarına karşı kullandığı yöntemleri Kürt sorunu söz konusu olduğunda da beceriyle işleyebildiğini gösteriyor. Karşılaşılan sorunların çözümüne yönelik olarak biri meşru diğeri de gayrı meşru olan iki ayrı düzlem tarif ederek karşı tarafı gayrı meşru bir zeminde tanımlayıp etkisiz kılmak ve kendi meşruiyetlerini ise hasımlarının gayrı meşru kılınmasından üretmek vazgeçemedikleri bir yöntem olarak beliriyor. PKK’nın sadece terörist bir örgüt olarak ifade edilerek siyaset dışı bir zeminde tanımlanması, Kürt sorunun çözümünün de siyasetten geçtiği düşünülecek olursa Kürt siyasetindeki geleneksel bir temsilcinin otomatik olarak çözüm konusunda devre dışı bırakıldığı ve bizzat sorunun kaynağı olarak tarif edildiği anlaşılıyor. Burada önemli olan nokta ise, tüm bunlara karşın liberal muhafazakar diktatoryanın PKK’nın geleceğine yönelik olarak bir perspektife sahip oluşudur. Buna göre PKK hiçbir zaman ortadan kalkmayacak ve siyaseten etkisizleştirildiği ölçüde basit bir suç örgütüne dönüşecektir. Bu ise PKK’nın Kürt halkı nezdinde itibarsızlaşması anlamına gelecektir. Kürt siyasetinde etkisi ve ağırlığı olan bir unsurun bu yöntem üzerinden devre dışı bırakılması, sorunun çözümü için meşru olarak kabul edilen siyaset zemininde bir diğer faktör olan DTP’nin etkili olacağı anlamına gelmiyor.

“Kürt Raporu”nun amacı da bunun ispatlanması ve bu görüşe dayanak oluşturma çabasından müteşekkil görünüyor.

Sosyal Anlaşmazlık Tezi

Sosyal anlaşmazlık olarak tarif edilenin aslında Kürtler ile Türklerin toplumsal yaşamda birbirleri ile olan uyumsuzluğu, birbirlerini kabul etmeyişi, kültürel olarak birbirlerini dışlayışı ve birbirlerine karşı beslediği düşmanca duygular olduğu anlaşılıyor. Sorunun bir sosyal anlaşmazlık olduğu tezi, bu doğrultuda 2008 Raporu başlığında gerçekleştirilmiş olan anketler ile ispatlanmaya çalışılıyor. 2008 Raporu olarak sunulan sonuçlar, Kürt sorununda tarif edilen siyasal düzlemin (sosyal anlaşmazlık olduğunun kabulü) gerçek olduğu ve bunun çözümü için Kürtlerin siyasal temsilcilerinin etkisizleştirilmesi çabalarını gösteriyor. Buna göre DTP’nin Güneydoğu’da güçlü olduğu bölgeler ile güçsüz olduğu bölgeler ve batı illeri olarak gerçekleştirilen ankette sorulan sorular da özel olarak Kürtler ile Türklerin uyumsuzluğunun Kürtlerin siyasal temsilcisi bir partinin bir sorun odağı olarak merkeze konması ile formüle ediliyor. “Sizce DTP bölücü bir parti midir?”, “Sizce PKK’nın amacı vatanı bölmek midir?”, “Sizce DTP PKK’yı destekliyor mu?”, “Sizce Kürtçe Türkçe’nin bir lehçesi midir?”, “Sizce Kürtçe Türkçe’den ayrı bir dil midir?” gibi sorular ile Türkiye’de Kürtler ile Türklerin fiili olarak bölünme noktasında olduğu, özellikle de DTP’nin güçlü olduğu bölgelerde Kürtlerin bu konularda radikalleştiği iddia ediliyor. Formüle edilen soruların ve onlara verilen cevapların ortaya çıkardığı bölünme noktasına ulaşmış bir tablodan, siyasal düzeyde DTP’nin sorumlu tutularak Kürt sorununda sorun kaynağı olan bir özne olarak sunulması mümkün hale geliyor. 2005 ve 2008 Raporlarına dayanak oluşturan tüm sorular da asıl olarak bunu ispatlama gayreti taşıyor. İspatlama gayreti diyoruz çünkü hem sorulan sorulardan çıkan cevapların hem de sorulara verilen cevapların nasıl yorumlandığı söz konusu olduğunda ilgili raporların da bir gerçeklik testine tabi tutulması gerekiyor.

‘Partiniz seçimleri kaybetse bile rakip partinin merkez binasına gidip onları seçimde elde ettikleri zafer nedeniyle kutlar mısınız?’ şeklindeki soruya Batılı katılımcıların %61.3’ü, Doğulu katılımcıların ise %62.8’i ‘Evet’ cevabını verdi. (…) Yani Doğulu katılımcılar, kendilerine yapılan muamelelere karşı muhalefet ve şikayetlerini seslendirirken büyük bir çoğunluk itibariyle kin tutmaya eğilimli değildirler. Bu, Türkiye’deki uzlaşımcı siyaset için gelecekte ümit vaat etmektedir. (sy 242-243)

Bu ifadelerde önemli olan yalnızca 29 Mart seçimleri sonrasında doğu ve güney doğuda yaşananların bu “bilimsel” sonucu çürütmesi değildir. Burada asıl önemli olan, bu uyduruk ifadelerin bir siyasal projeye dayanak olarak gösterilmesi ve projenin hangi aktörleri devre dışı bırakıp hangilerini devreye sokacağının ve tüm bunların meşruluğunun üretilmesi çabasıdır. Doğu Ergil 2008 Raporunu yorumlarken Kürtlerin ikiye bölündüğünü, bir tarafta silahlı çatışma ve örgütsel bağları güçlü olan DTP odaklı radikalleşmiş bir öbeğin bulunduğunu diğer tarafta da ilk grubun radikalliğini önemsizleştirerek çözüm konusunda sağduyulu davranan ılımlı bir grubun olduğunu ifade ediyor. İşte liberal muhafazakar diktatoryanın çözüm projesi bunun üzerine şekilleniyor.

Çözüm Arayışı

Liberal muhafazakar diktatoryanın çözüm için ön gördüğü aşamalar artık berraklaşıyor. Kürt sorunun sebebinin özellikle DTP odaklı radikalleşmiş bir siyaset olduğu iddiası beraberinde bu siyasetin tasfiye edilmesi vurgusunu getiriyor. Doğu Ergil’de tam olarak bunu ifade ediyor. Peki, sorunun çözümü için tasfiye edilmesi gereken başka unsurlar yok mu? Elbette ki var.

Sosyal anlaşmazlık tezi kabul edilirse, tüm siyasal felsefemizin, bürokratik uygulamalarımızın, yasa anlayışımızın değişmesi gerekecektir. Sistemin baştan aşağı demokratikleşmesi gündeme gelecektir. Evet, o zaman Türkiye dünyaya ayak uyduracaktır. Uyduramayan kurumlar ve kadrolar da ‘sosyal ömürlerini’ tüketeceklerdir. Galiba direncin odak noktası, bu olgudur. (sy 96-97)

Tablo şimdi netleşiyor. Yukarıdaki ifadeler dikkate alındığında Kürt sorununda sorunun tarif edilmesi ile çözümün nasıl gerçekleştirileceğine yönelik olarak kurulan bağlantı önemli bir şeye işaret ediyor. Liberal muhafazakar paradigma, Kürt sorunun aslında sosyal anlaşmazlık sorunu olduğunun kabul edilmesi halinde çözümün mümkün olduğunu iddia ederek, Kürt sorununun çözümünü Türkiye’nin liberal muhafazakar bir doğrultuda dönüştürülmesi koşuluna bağlıyor. Ergenekon ile PKK arasında kurulmaya çalışılan bağ ve DTP ile PKK arasında ve dolayısıyla Ergenekon arasında kurulmaya çalışılan bağ ve bunun üzerinden geliştirilen söylemler ise, bu perspektifin cisimleştiği noktalar olarak önem kazanıyor. Bu sayede de bir taşla birçok kuş vuruluyor. Her şeyden önce, siyasetin bu düzlemden hareketle üretilmesi ile Kürtler ile cumhuriyet arasında kurulan bağın kopması çok daha mümkün hale geliyor. İkincisi, Kürtler arasındaki bölünme ancak bu zemin üzerinden güçlü bir olasılık haline geliyor. Üçüncüsü ise kendiliğinden şekilleniyor. Cumhuriyetle bağları zayıflatılmış, kendi içerisinde bölünmüş olan Kürtlerin siyasal temsiliyetleri söz konusu olduğunda ideolojik açıdan güçlü olanın hakimiyetinin tesis edilmesi ile geleneksel Kürt siyaset öznelerinin tasfiyesi gerçekleşmiş oluyor.

O Halde Kürt Siyasetinde Yeni Özneler Kim Olacak?

Açılan boşluktan ise, kimin gireceğini tahmin etmek hiç de zor olmuyor.

Ancak istikrarın sağlanması tek başına devletten beklenmemelidir. Bu ihtiyaç büyük ölçüde özgür, gönüllü ve sorumlu sivil toplum örgütleri ile karşılanmalıdır. Temsili örgütlerin çeşitliliğine ve bolluğuna imrendiğimiz demokratik, gelişmiş ülkelerin toplumsal istikrarının sırrı budur: Karar alma sürecinin, siyasal partilerden çok daha geniş bir örgütsel tabanda gerçekleşiyor olması… (sy 98)

Türkiye’de cemaatlerin aslında sivil toplum örgütü olarak kabul edilmesi gerektiği yönündeki yorumlar dikkate alındığında yukarıdaki ifadede çözümün nereden geçtiğinin görülmesi bu açıdan zor olmuyor. Liberal muhafazakar diktatorya (ikinci cumhuriyet) kurucularının, aynı zamanda Kürt siyasetindeki yeni özneler olmaya çalıştığı anlaşılıyor. Cumhuriyetin çözülmesi ile Kürt siyasetinin tasfiye çabası bir arada işliyor. Bu çabanın sonucunu belirleyecek olan ise, Kürtlerin ve Kemalistlerin sol bir çizgide yeni bir cumhuriyet perspektifini geliştirmesi olacak.