| 13 Haziran 2009
1870'lerde başlayıp 1930'lara kadar süren klasik sömürgecilik döneminde, emperyalizm açık işgaller ile mekanizmayı çalıştırıyordu. 29 bunalımı sonrası başlayan ve II. Dünya Savaş'ı sonrası net olarak ortaya çıkan yeni sömürgecilik (Bretton Woods) sistemi 70'lerin başına kadar sürdü. Bundan sonrası ise küresel sömürgecilik dönemi olarak adlandırılmayı hak eden gelişmelere sahne oldu.
1945 sonrası Birleşmiş Milletler (BM) öncülüğünde azgelişmiş ülkelerde 'idari reform' uygulamaları başladı. Amaç bu ülkelerde Batı tipi modern devlet aygıtının kurulmasıydı. Çünkü II. Savaş sonrası dünyadaki bağımsız devlet sayısı arttı ve bu ülkelerde ulusçu kadrolar işbaşına geldi. Açık işgaller ile gerçekleşen sermaye ihracı artık farklı kanallar bulmalıydı. Azgelişmiş ülkelerde özel sektör yeterince gelişkin olmadığı için de bu kanallar devlet ile kurulacaktı. Bu süreçte uyumlu bürokrasinin yaratılması hedefti. İdare gibi ülkenin sanayi yapısı da sermaye ihracına elverişli hale getirildi. Bunun için, içe dönük sanayileşme politikaları uygulandı. Hedef 'kalkınma-modernleşme' olarak gündemdeydi. Özetle Batı, azgelişmiş ülkelerin kalkınma sorunlarını sanayileşme ile çözebileceklerini söylüyordu ve bunun için gereken sermaye olarak da dış yardımları işaret ediyordu. İdari reform bu dış yardımları alacak kanalları oluşturdu. Sermaye ihracı için altyapı hazırlandı diyebiliriz. Bu sürece devlet öncülük etti, devlet genişledi.
BM öncülüğündeki yardımlar ile hazırlanan altyapılar üzerine gerçekleşen sermaye ihracı , 70'lere gelince, farklı sistem isteyen ulusaşırı tekelleri doğurdu. Bu sistemin adı, yeni dünya düzeni olacaktı. 1945-70 arasındaki sürecin meşruiyeti 'kalkınma' terimiyle sağlanırken, 70 sonrası sürecin meşruiyeti, 'dünya ile bütünleşmek' ve 'demokratikleşme' sözleri ile sağlandı. Artık Uluslararası aktör BM değil, Dünya Bankası (DB)'ydı. Amaç ekonomik sistem üzerindeki devlet ağırlığının ortadan kaldırılması ve boşalan alana piyasanın girmesiydi. Azgelişmiş ülkelere sermaye ihracında dış yardımların oranı düşüyor ve bunun yerini ulusaşırı şirketlerin aracılığı alıyordu. Yerli ortaklıklar sayesinde bu sermayenin yabancılığı silikleşiyor ve liberallere göre 'biz' ve 'onlar' ayrımı kalkıyor, emperyalizm ve bağımlılık kavramları tarihe karışıyor, tarihin sonu geliyor ve ideolojiler ölüyordu. Fakat özünde dünya ile bütünleşmekten kastedilen,azgelişmiş ülkelerin mali piyasalarının serbestleştirilmesi ve yabancı piyasalar ile bütünleştirilmesiydi. Bu serbestleşme ve bütünleşmede Dünya Bankası'nın yapısal uyarlama kredileri (YUP- Structural Adjusment) kullanılmıştır. Fakat bunun öncesinde IMF'nin istikrar programları ve 'stand-by' antlaşmaları ile YUP'a zemin hazırlandı.
Türkiye bu sürece 24 Ocak kararları ile adım attı. Bu süreçte Başbakan Müsteşarı Turgut Özal başkanlığında iki kurul kuruldu; Koordinasyon Kurulu, Para ve Kredi Kurulu. İlkinin görevi ithalat-ihracat rejimini düzenlemek, ikincisinin görevi ise para-maliye politikaları ve ödemeler dengesini düzenlemek. Özal başbakan olunca bu kurullara başkanlık yapmayı sürdürdü ve böylece süreç, yerleşik bürokrasinin direncinden sıyrılmış oldu. Ardından Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı kuruldu. Bu müsteşarlık başbakana bağlıydı ve bakanlıklar üstüydü. Amaç ticaret-döviz kuru rejimini ve para-maliye politikalarını tek elden yönetmekti. Böylece Devlet Planlama Teşkilatı'nın tekeli kırılmış oluyordu.
1945-70 arası oluşan kalkınmaya endeksli bürokrasiden kurtulmak için yeni kurumlar (Ekonomik İşler Yüksek Koordinasyon Kurulu, Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı Kurulu...) ve alternatif bürokrasi yaratılmıştı. Yeni bürokrasi alışılmış bürokratik süreçlerden, yasama ve yürütmeden soyutlanıyordu. Bu bürokrasinin insanları ABD'de eğitim görmüş çift pasaportlu kişilerdi. Yeni kurullar doğrudan başbakana bağlıydı ve bakanlar kurulu yetkileri bunlarda toplanıyordu. Bütçe Dışı Fon uygulaması ile bu süreç kendi bütçesini oluşturuyor, Kanun Hükmünde Kararname yetkisi ile de işin hukuki boyutunu hallediyordu. 1984'ten itibaren artık KİT'lerin özelleştirilmesi için geri sayım başlamıştı.
Özelleştirmeye karşı olası direnci yok etmek için 'sözleşmeli personel' uygulaması başlatıldı. Bunun amacı KİT'lerde mevcut bulunan memur ve işçi statüsünü eritmekti. Sözleşmeli alınan personel memur ve işçi statüsünde sayılmıyordu ve sendikal haklardan, genel güvence siteminden yararlanamıyordu. Sözleşmeli personelin maaşları yüksek tutularak özendirildi ve emekçiler örgütsüzleştirildi.
Bu yeni model ile, devlet bütünü parçalanmakta ve planlamanın yerini projecilik almaktadır.
“...rekabet ilkesi ile kurumsal olarak, proje ilkesi ile yöntemsel olarak parçalanmış devletin,ulusal ve uluslararası piyasada 'devlet' değil , herhangi bir ayrıcalığı ya da yaptırımı olmayan bir şirket gibi davranması beklenmektedir.”Güler, Birgül Ayman (1996) Yeni Sağ ve Devletin Değişimi-Yapısal Uyarlama Politikaları, Ankara: Todaie Yayınları, s.139
“Projecilik ulusal bütünü görmekten vazgeçişe koşut olarak kamu yönetiminin kendisinin bir bütün olarak hareketini de engelleme etkisi yapmaktadır.”A.g.k., s.172
Kamu gücünün özel sektöre devrinde şimdilerde popüler olan ise yerelleşmedir. Mekanizma ise 'yönetişim-governance' olarak açıklanmaktadır. Yani birlikte yönetme; devleti sadece hükümet yönetmez, eşit statüde hükümet dışı aktörler de olmalıdır. Bunlar ise sivil toplum kuruluşları ve piyasadır. Liberallere göre artık yöneten-yönetilen ayrımı kalkıyor ve 'demokratikleşiyoruz.' Aşağıdaki alıntılar ise sürecin özetidir:
“Bir kalkınma modeli olarak yönetişim, piyasa ilişkilerinin tüm toplumsal ilişkilere yedirilmesini önerir.”Bayramoğlu, Sonay (2005) Yönetişim Zihniyeti-Türkiye'de Üst Kurullar ve Siyasal İktidarın Dönüşümü, İstanbul: İletişim Yayınları, s.165
“Yönetişim, 21. yy kapitalist devletinin siyasal ve yönetsel iktidar yapısının adıdır.”Güler, Birgül Ayman (2005) Devlette Reform Yazıları-Dünya'da ve Türkiye'de Ekonomik Liberalizasyondan Siyasi-İdari Liberalizasyona, Ankara: Paragraf Yayınları, s.25
Bu demokratikleşme masalını, her şeyin başına 'post' ekini getiren (post fordizm, post modernizm ...) bu akıl dışı düzeni ve zamanı devrimcileşme durduracaktır. Bu kitabı okuyan herkes yukarda özetlediğim sürecin ayrıntılarını öğreneceği gibi çözüm için sosyalizmin zorunluluğunu da çok net görecektir.
Tek yapılabilecek eleştiri şu ki, yazarın Marksistlerin devletin çözülmesi sürecine muhalif olmakta çekimser kaldıklarını ifade eden satır arası sözleridir. Oysa Marksistler için önemli olan sermayenin çözülmesidir ve bu çok nettir. Emperyalizmin kapitalizmin geçici evrelerinden biri olduğu yolundaki görüş ise trockizme atfediliyor ki, ben Trockinin bu trockistlerin dışında tutulmasından yanayım...
