(0 değerlendirmenin ortalaması: 0)
Türk Sağının Türk Sorunu: Milliyetçi Hareket Partisi
Türk Sağının Türk Sorunu - Milliyetçi Hareket Partisi
E. Burak Arıkan
Agora Kitaplığı (Temmuz 2008)
1970’lerde kurduğu komando kamplarıyla anti-komünist bir savaş makinesi gibi çalıştı. 1980’lerde, bir yandan koruyuculuğunu üstlendiği devlet tarafından maruz bırakıldığı travmanın şokuyla yaşarken diğer taraftan da siyasal İslam’ın ideolojik basıncına maruz kalarak kendi içinden başka bir siyasi hareket çıkardı. Değişen dünya koşullarına karşı ezberi hiç bozulmadı ve kendisine düşman yaratmakta herhangi bir zorluk çekmedi. 90’ların ortalarında siyasette çetelerle, mafyayla ve gayri nizam-i harp örgütlenmeleri ile olan ilişkileri üzerinden gündemdeydi. Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla birlikte tarihinde ilk defa ulaşabildiği en yüksek oy oranını alarak hükümet oldu. Ve bu parti, bugün mecliste bir muhalefet partisi olarak yaptığı kritik hamleleriyle, Türkiye siyasetinin sinsi bir aktörü olarak kendisine varlık buluyor.

21. yüzyılın ilk on yılı biterken, Türkiye siyasi tarihinde yaklaşık yarım yüzyıldır varlığını sürdüren ve buna rağmen siyasal geleceğine yönelik somut ve net çıkarımlar yapmanın pek de kolay olmadığı bir siyasi partiden, MHP’den bahsediyoruz. Peki, nasıl oluyor da Türkiye kapitalizmi içerisinde bir parti 50 yıldır siyaset alanının halen daha dikkate alınacak bir aktörü olabiliyor, dünyada ve Türkiye’de yaşanan bütün köklü değişimlere rağmen kendisine yeni paradigmalar yaratarak varlığını sürdürüyor? Milliyetçi-muhafazakar bir partinin 3–4 yıllık aralıklarla %8 ile %18 oy oranı arasında gel git yapması nasıl açıklanabiliyor? Burak Arıkan’ın “Türk Sağının Türk Sorunu: Milliyetçi Hareket Partisi" başlıklı kitabı, bu sorulara cevap üretebilecek analizleri içeriyor. Tanıl Bora ve Kemal Can’ın, milliyetçi hareket ve MHP üzerine Tan Kitabevi sitesinde de değerlendirmesinin yapıldığı çalışmalarıyla (Devlet Ocak Dergah, Devlet ve Kuzgun) birlikte düşünüldüğünde, söz konusu çalışmalarda ortaya atılan tezlerle Burak Arıkan’ın kitabı bir bütünlük oluşturuyor. Bu açıdan 2000’li yılların siyasal konjonktürü ve AB uyum süreci ile yaşanan toplumsal hareketlilik (AB’ye uyum için uygulanan tarım politikaları ve onun sonucu olan iç göç), MHP’nin varlık koşullarına ve siyaset üretme tarzına ilişkin olarak diğer iki çalışmada sergilenen tezlerin doğruluğunu da kanıtlıyor. Kitabı ilgi çekici kılan noktayı da burası oluşturuyor. 2000’li yılların Türkiye siyasetinde yaşanan paradigma değişikliği ve ekonomik alanda AB uyum reformlarının yaratmış olduğu toplumsal hareketlilik ile taşra-kent ilişkilerinin çarpıklaşması, MHP’nin ürettiği siyaset tarzına zemin oluşturuyor.


Kitapta bu sürecin anlatıldığı dört ve beşinci bölümler ile Devlet Bahçeli’nin MHP’yi ılımlı ve kentli bir kitle partisi haline getirme çabasını birlikte değerlendirmek gerekiyor. Zira 1987 sonrası ilkin Bahçeli-Güngör hizbi ile Türkeş sonrasında ise, Bahçeli’nin liderliği aracılığıyla gerçekleştirilen vizyon değişikliğiyle MHP, kentli orta sınıfların da kaygılarını önemli ölçüde gidererek kitle partisi haline gelme çabasını göstermiştir. Kitapta da ifade edilen bu durum, MHP’nin baraj altında kalması ile %18’lik oy oranı arasındaki salınımının gerekçesi olarak görülebilir. Fakat burada enteresan olan husus, MHP’nin bu aralıktaki belirli bir oy yüzdesinde stabilize olamayışı lakin belli bir oranın altına da hiç düşmeyişidir. Bu durum asıl olarak, iki nedenden kaynaklanmakta. İlki, Türkiye’nin içinde bulunduğu konjonktürel durumun toplumu milliyetçi muhafazakârlığa yakınlaştırması iken, diğeri de Türkiye’nin uluslar arası kapitalizmle eklemlenmesinin yarattığı kentleşme ve toplumsal mobilizasyonun aldığı görünümdür. Bu hususlar, kitapta çok daha somut örnekler üzerinden gösterilmekte. 99’ seçimleri öncesi Abdullah Öcalan’ın yakalanması ve 2002–2007 arası K.Irak, Kıbrıs, Kürt sorunu ve 301.madde gibi başlıklar üzerinden yükselen milliyetçi-muhafazakâr refleks ile iç göç sonucu taşra muhafazakârlığının büyük kentlere taşınarak buraları kuşatması, MHP’nin salınımlarının somut gerekçeleri olarak sunuluyor. Tanıl Bora ve Kemal Can’ın MHP için ifade ettiği reaksiyoner olma özelliği, Arıkan tarafından, MHP’nin bir tepki partisi olduğu şeklindeki vurgusu ile destekleniyor. Bu açıklamalardan hareketle önemli bir saptamada bulunmak gerekiyor. Türkiye dünya kapitalizmiyle ekonomik liberalizm ekseninde ilişkisini derinleştirdikçe siyasal alanda hızlı bir şekilde muhafazakârlaşmaktadır. Türkiye’de liberalizmi güçlendirme çabası, aynı zamanda muhafazakârlığa yaramakta ve liberal-muhafazakar hegemonyaya kapı açmaktadır. Bu durum, Nuray Mert’in “Merkez Sağın Kısa Tarihi” kitabında ifade ettiği tezin güncel bir kanıtıdır da. Mert, söz konusu kitabında, Türkiye’nin kapitalizmle liberal entegrasyonuna denk düşen liberal bir siyasi merkezin oluşmadığını ifade etmiştir. Mert’in Demokrat Parti özelinde merkez sağ için geliştirdiği bu önermenin, Arıkan’ın kitabında, 2000’li yılların Türkiye’sinde milliyetçi-muhafazakâr eksende yeniden tekrarlandığını görmek mümkün olabiliyor.

MHP’nin bu salınımlarla devam mı edeceği yoksa stabil hale gelmiş bir kitle partisine mi dönüşeceğine ilişkin kitapta bir öngörüde de bulunuluyor. Buna göre; MHP, yukarıda vurgulanan sebeplerden ötürü bir tepki partisi niteliği taşıdığı için, iktidara alternatif olamayacak ve olağan koşullarda %10’lar düzeyinde seyrederek mecliste muhalefet partisi olarak kalacaktır. Fakat, MHP’nin kitle partisi olup olamayacağını belirleyen temel husus, MHP’nin taşra tabanı ile kentli orta sınıflar nezdindeki gerilimin nasıl sonuçlanacağı ile ilgilidir. Taşralaşan kentler ve dolayısıyla muhafazakarlaşan orta sınıflar, MHP’ye bu iki kesim arasında geniş bir hareket alanını pekala sunabilir. Kitabın “Türkeş’ten Bahçeli’ye Milliyetçi Hareket Partisi: Değişim Nereye Kadar” başlığını taşıyan bölümünde, kentli orta sınıfların MHP’ye ilişkin taşıdığı kimi kaygılara yönelik vurguları, MHP’nin geleceğine dair yapılan analizlerle birlikte düşünmek mümkün olabilir. Buna göre, Türkiye’de orta sınıfların MHP ile ilgili esas kaygısını, onun şiddet içeren siyaset tarzı ile 90’ların ortalarında çeteler, mafya ve illegal gayri nizam-i harp örgütlenmeleri ile olan ilişkileri oluşturuyor.Bu açıdan MHP’nin Ergenekon operasyonlarında kendisini kamufle etmeyi başaran çizgisinin kentli orta sınıflar nezdinde bundan sonra yaratacağı algının da, onun geleceğini belirleyen bir unsur olarak dikkate alınması gerekiyor.
Arıkan’ın kitabını kendisinden önce MHP üzerine yapılmış olan çalışmalardan ayıran bir başka önemli nokta ise; MHP’nin, Huntington’un siyasetin kurumsallaşma derecesini ölçmek için kullandığı göstergeler üzerinden değerlendirilmesidir. Buna göre; iç uyum, özerklik, karmaşıklık ve değişen şartlara ve çevreye karşı gösterdiği uyum gibi ölçütler üzerinden MHP’nin kurumsallaşma düzeyi hakkında bir çıkarım yapılmaktadır. Burada yapılmış olan açıklamalar, MHP’nin Türkiye siyasetindeki kurumsallaşma başarısına ilişkin genel bir çerçeve çizmektedir.

Bitirirken bir hususu not etmek gerekiyor. Gerek Arıkan’ın kitabını okuduğumuzda gerekse de MHP üzerine daha önce yapılmış çalışmaları yeniden değerlendirdiğimizde, bir gerçek tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. O da, Türkiye’nin uluslar arası kapitalizmle entegrasyonunu derinleştirdikçe solun ideolojik alanda daha da etkisiz kalıyor oluşudur. Bir başka deyişle ekonomik alanda serbest piyasacılık, politik ve kültürel alanda ise muhafazakârlık kendi seçkinleri aracılığıyla kendi iktidarlarını kuruyor. Bu açıdan MHP, geçmişte olduğu gibi bugün de milliyetçi-muhafazakar hattın önemli bir aktörü olmaya devam ediyor. Burak Arıkan’ın kaleme aldığı bu çalışması, bu ideolojik hattın siyasi temsilciliğinin nasıl kurulduğunu ve bunun nasıl bozulabileceğini anlayabilmek için bir başvuru kitabı özelliği taşıyor.