(17 değerlendirmenin ortalaması: 4.24)

Hürriyetin İlânıTürkiye siyasetinde liberal muhafazakar doğrultuda 2000’li yıllar ile başlayan paradigma değişikliği, kendisini en çok Türkiye tarihinin 1908 sonrası yeniden tartışılarak aydınlanmacı ve bağımsızlıkçı siyaset geleneklerini mahkum etme çabalarında gösterdi. O kadar öyle ki, İttihatçılık’tan Kemalizme uzanan, içine solu ve sosyalistleri de alan ve bu akımların toplumsal gelişme adına savunduğu tüm değerler siyaseten paralize edilmeye çalışıldı, edildi. Peki, bugün aydınlanmacılık, kamuculuk vb. değerleri savunanları İttihatçı olmakla suçluymuş gibi addedenler ve İttihatçılığı habis ur gibi gösterenler acaba hangi tarihsel referanslar ile bunu yapmaktadır? Tarık Zafer Tunaya’nın Hürriyet’in İlanı adlı incelemesi,   liberal muhafazakar doğrultuda gerçekleştirilen dönüşümü pürü pak olarak sunanların ve İttihatçılığı düşman olarak kodlayanların aslında ne kadar arkaik ve ne kadar sığ bir tarihsel referansla hareket ettiğini göstermesi açısından önem kazanmakta.

1908’le başlayan ve İkinci Meşrutiyet’e geçilen süreç Türkiye siyasetinde çok önemli bir momenti simgelemektedir. 1908’le başlayan İkinci Meşrutiyet süreci, yalnızca İttihat ve Terakki’nin padişahın iktidarını sınırlandırarak meclisi yeniden açmış olmasından kaynaklanmamaktadır. İkinci Meşrutiyeti önemli kılan asıl nokta, söz konusu sürecin Türkiye siyasetinin izleri bugün de kolaylıkla görülebilecek şekilde ikili bir kutuplaşma üzerinde oturmuş olması ve siyasetin bu iki eksen etrafında şekillenen bir iktidar mücadelesi halinde gelişmiş olmasıdır. Bir tarafta millici, kalkınmacı, laisist ekseni oluşturan İttihat ve Terakki, diğer yanda ise, liberallerden İslamcılara kadar uzanan geniş bir ittifak içinde dönemin müstakbel iktidarı adayı bugünün mutlak bir iktidarı olan ve Hürriyet ve İtilaf Partisi’nde cisimleşen liberal muhafazakâr siyaset. Bu durumu Tarık Zafer Tunaya şöyle özetliyor:

Meşrutiyet’in muhalefet partilerinin hepsi denebilecek kadar büyük bir kısmı iktisaden liberal, Garpçı, İttihad-ı Anasır’cı (Osmanlıcı) ve adem-i merkeziyetçidirler. İslamcılık ve Türkçülük (milliyetçilik) alanında, iktidar partisini daima tenkit etmişler fakat, icabında İslamcılık cereyanından, dini propagandalardan faydalanmayı ihmal etmemişlerdir. Milliyetçiliğe hiçbir suretle yanaşmak istememişlerdir. İktidar partisi, 1911 senesinden itibaren programına yeni bir veçhe verirken muhalefet belirtilen prensipler etrafında birleşmiştir.


Peki Türkiye siyasetinin bu iki eksende oturarak gelişmesinin bugün için nasıl bir anlamı bulunmaktadır? Bu soru, Bab-ı Ali Baskını sonrası uzunca bir süre (1940’lara kadar) muhalefete düşen liberal muhafazakâr siyasetin hem iktidar olma mücadelesinde kullandığı siyasal yöntemlerin, hem de Hürriyet ve İtilaf Partisi programının bugün AKP iktidarı ile hangi noktalarda örtüştüğünün görülebilmesi açısından önem taşımaktadır. Bu ise, İkinci Meşrutiyet siyasetinin bir başka önemli özelliğini ortaya çıkarmaktadır:

Meşrutiyet’te söylenmiş olanlar bilindiği zaman, bugün birçok fikirlerin yeni değil eski oldukları ve tekrar edildikleri görülecektir.


Türkiye’nin AB aday üyelik süreci ile iktidar hamlesi yaparak bugün itibariyle siyasal iktidar mücadelesinde ideolojik ve programatik açıdan kendi hegemonyasını kuran ve AKP’de cisimleşen liberal muhafazakâr siyasetin yürütmüş olduğu siyasal program incelendiğinde, Tunaya’nın yukarıda aktarılan ifadelerinin doğrulandığı görülmektedir. Ne başbakan tarafından Dışişleri Bakanı olarak göreve atanan Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabında ileri sürdüğü yeni-Osmanlıcı siyaset tezlerinin, ne AKP’nin izlediği liberal politikaların ne de İslamcı orta sınıflarda simgeleşen liberal muhafazakâr kültürel birlikteliğinin herhangi bir yeniliği bulunmamaktadır. Bu sentez, Türkiye siyasetinin 1908 sonrası yaşadığı iki eksenli bölünmenin diğer tarafına, yani Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne ait olan bir programdır. Tarihsel olarak kalkınmacı, devletçi ve aydınlanmacı bir programa muhalefet olarak kendisine anlam kazandıran bir siyaset geleneğinin sürdürücüsü olarak “yola devam” diyen iktidar partisinin dayandığı tezler önemini onların yeni olmasından değil, aydınlanmacı ve kalkınmacı bir siyasete karşı yürüttüğü iktidar mücadelesinde tarihsel referans kaynaklarını bugüne taşıyor olmasından almaktadır.

II. Meşrutiyet dönemi muhalefetini oluşturan liberal muhafazakâr paradigmanın siyasal mücadele yöntemleri ise, Tunaya’nın söz konusu tezlerinin doğrulandığı bir başka alan olarak belirmektedir. Tunaya’ya göre muhalefet, iktidar mücadelesinde başka yollara sapmıştır: Fiili tertipler.

…muhalefetin zora ve fiili yollara başvurduğu görülmüştür: Gizli Faaliyet, Halaskar Zabitan Hareketi, Dağa çıkmalar, tehditler, Babıali Baskın’ına karşı Mahmud Şevket Paşa suikastına iştirak…


Liberal muhafazakâr siyasetin iktidar mücadelesi uğruna gerçekleştirmiş olduğu tertipler, siyasal hasmına karşı beslediği kin ve düşmanlığı ifade etmenin de bir aracı olarak işlev görmüştür. Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin iktidarı ele geçirmek için gerçekleştirdiği tertiplerde bu kin ve düşmanlığı görmek mümkün. Bugün ise bu kin ve düşmanlık, liberal muhafazakâr siyasetin AKP eliyle siyasal hasımlarına karşı fiili bir tertip olarak yürüttüğü Ergenekon Operasyonlarında görülebilmekte. Liberal muhafazakâr diktatörlüğün aydınlanmacı değerlere karşı olan kin ve düşmanlığını, Yalçın Küçük ve Türkan Saylan gibi bağımsızlıkçı aydınlara karşı geliştirdiği tavır yeterince açıklamaktadır.

Tam da bu noktada bir başka şey önem kazanmaktadır. O da, bugün itibariyle Türkiye’deki İttihatçı geleneği kıyasıya eleştirenlerin kendi tarihsel kökenlerini açıkça ifade etmiyor oluşlarıdır. Bugün devletin dönüşümü, laikliğin içeriğinin liberal muhafazakâr bir doğrultuda değiştirilmesi, dış politikada yeni-Osmanlıcı bir rotaya geçiş, kamuculuk ve bağımsızlık gibi değerlerin liberal ve işbirlikçi bir siyaset ile yer değiştirilmesi söz konusu olduğunda, Türkiye’deki kalkınmacı ve laisist İttihatçılık geleneği hatırlara gelmekte ve bu siyaset geleneği eleştiri konusu yapılarak söz konusu liberal muhafazakâr siyaset anlayışının meşruiyet kazandırılması amaçlanmaktadır. Bunun için ise, bu siyasal kavgada kendisinin yeni olduğu ve tarihsel açıdan bir benzerinin olmadığı algısı yaratılmaya çalışılarak bu dönüşüm pürü pak ve yepyeni olarak sunulmaktadır. Oysaki bugün yalnızca politik açıdan değil, aynı zamanda ideolojik olarak da hegemonyasını inşa ederek tam anlamıyla iktidara yerleşmiş olan liberal muhafazakâr siyasetin tarihsel bir yeniliği bulunmamaktadır. Bugün iktidarda olan bütün arkaik siyaset tezleriyle birlikte Hürriyet ve İtilaf Partisi geleneğidir. Türkiye’de İttihatçı siyaset geleneğini eleştirerek işe koyulanlara bu hatırlatmayı yapmak isteriz.