(20 değerlendirmenin ortalaması: 4.25)
AP-Ordu İlişkileri“Cumhuriyet tarihi incelemelerine sağlam bir biçimde damgasını vurmuş bir saptamaya göre Türkiye toplumsal hayatı, devletin belirleyip eksenini oluşturduğu bir bölünme ve saflaşmanın etkisinde kalagelmiştir. Kimilerine göre merkez ile çevre, kimi yazarlara göre bürokratik seçkinler ya da devlet seçkinleri ile siyasal seçkinler, kimilerine göre de devlete yakın kentsoylu burjuvazi ile kırsoylu kitleler arasında siyasal tercih ve çıkarların çelişmesinden doğan bir çekişme vardır. Bu çekişmenin en somutlaşmış biçimi şudur: Devletin ta kendisini oluşturan askeri bürokrasi ile Cumhuriyeti kuran CHP arasındaki kaynaşmışlık ve sempati bütünlüğünün oluşturduğu devletçi kutup ve onun karşısında yer alan, bu destekten mahrum bırakılmış siyasal güç ve çıkarlara dayanan partiler.
“AP-Ordu İlişkileri”nden alıntıladığımız yukarıdaki satırlar, Türkiye akademyasında, düşün dünyasında ve medyasında hegemonik niteliği bulunan bir paradigmayı özetlemesi bakımından önemlidir. Bu paradigma Osmanlı/Cumhuriyet modernleşmesini, modernleştirici elitler/bürokratlar ile onlara karşı direnen halk kitleleri ve onların siyasal temsilcileri arasındaki mücadele üzerinden okur. Bu okuma biçimi tarih dışı ve özcü bir yaklaşımla modernleştirici elitleri değişmez bir dünya görüşünün taşıyıcısı olarak damgalar ve bu dünya görüşünün pozitivizm, jakobenizm, militarizm, vesayetçilik gibi özellikler taşıdığını ileri sürer. Aynı okuma biçimine göre, modernleştirici elitler, belirli aralıklarla Türkiye siyasetine müdahalelerde bulunurlar ve onu yeniden rotasına oturturlar, bu müdahaleler ise askeri darbeler olarak temayüz eder. Bu paradigma, Kemalizm’i modernleştirici elitlerin dünya görüşü olarak görür ve Kemalizm’in farklı konjonktürlerde aldığı farklı biçimleri analize dahil etmemeyi tercih eder. Böylelikle 27 Mayıs’ın Kemalizm’i ile 12 Eylül’ün Kemalizm’i tarihsel bağlamından koparılmış bir şekilde aynılaştırılır ve siyasal analizler de bu aynılık üzerine inşa edilir. Bu analiz esnasında ise modernleştirici elitlerin ve egemen sınıfların dünya kapitalist sistemi ile olan ilişkileri ve bu sisteme eklemlenme stratejileri dışarıda bırakılır.

“AP-Ordu İlişkileri” isimli çalışma da Türkiye tarihine liberal-muhafazakâr bir bakış açısını yansıtan ve yukarıda özetlemeye çalıştığımız paradigmadan münezzeh değildir. Ümit Cizre Sakallıoğlu 1961 ile 1980 yılları arasındaki AP-Ordu ilişkisine bakarken söz konusu paradigmanın içinden konuşmakta, AP’yi milli iradenin temsilcisi olarak kabul etmekte, orduya ise sınıflar üzeri diyebileceğimiz şekilde bir özerklik atfetmektedir. Oysa kitabın dikkatli bir okuması Sakallıoğlu’nun da içerisinden konuştuğu paradigmanın tezlerinin yeniden sorgulanmasını gerektirecek önemli ipuçları vermektedir.

Anti-komünizmin belirleyiciliği
Her şeyden önce üzerinde durulması gereken olgu anti-komünizmin hem Türk sağının leitmotifini hem de Türk sağı ile ordu arasındaki ilişkilerin temelini teşkil etmesidir. Batıcı ve anti-komünist bir Atatürkçülüğü dillendiren AP ile aynı şekilde batıcı ve anti-komünist olan ordu arasındaki çelişki hiçbir zaman uzlaşmaz bir nitelik taşımamış, daha çok taktiksel ve konjonktürel olarak biçimlenmiştir. 27 Mayıs’ın sonrasında AP’nin CHP ve orduyla birlikte radikal subayları tasfiye etmesi ve AP’nin ılımlı kanadıyla ordunun ılımlı kanadı arasında bir uzlaşma tesis edilmesi bunu ispatlar niteliktedir.
Türk sağı ile devlet arasındaki ilişkide anti-komünizm öylesine bir belirleyicilik taşımaktadır ki “milli iradenin temsilcisi” AP’nin, 12 Mart’ı kendisine yönelik bir muhtıra olmasına rağmen desteklemesini bile sağlamıştır. 1971 ile 1973 yılları arasında 61 Anayasası’nın tam 55 maddesi otoriter bir yönetimin tesisi amacıyla değiştirilmiş ve CHP bu değişikliklerin bazılarına destek verirken, AP değişiklikleri kayıtsız şartsız desteklemiştir. Sadece bu bile merkez-çevre ya da ordu-milli irade çelişkisi üzerine temellendirilen paradigmanın çöküşü için yeterlidir. Anti-komünizm, “merkez” ve “çevre”yi kolaylıkla müttefik haline getirebilmektedir.

Bu noktada Sakallıoğlu’nuın sormuş olduğu şu soru liberal naifliğin tecessüm edişi olarak karşımızda durmaktadır: “Nasıl olmuştur da darbe kurbanı bir eski siyasal iktidarın kadroları darbeci generallerle işbirliği yapmıştır?” (s. 111-112) Yanıt ise naifliğin ötesindedir. Sakallıoğlu Liberal-muhafazakâr paradigmaya uygun bir şekilde şöyle demektedir: “AP, 12 Mart sonrasında, ordunun Türk demokrasisi üzerindeki vesayetini uzun vadede kırabilmek amacı ile onunla işbirliği yapmıştır.” (s.113)

Merkez sağ, bir kez askeri vesayetçiliğin karşısında konumlandırıldığında ve aradaki ilişki uzlaşmaz bir çelişki şeklinde kodlandığında gerisi gelmektedir. “Sivil” AP’nin darbecilerle birlikte özgürlükçü bir anayasayı değiştirmeye ve yürütmenin elini güçlendirmeye girişmesi, uzun vadede askeri vesayeti etkisizleştirme gerekçesiyle meşrulaştırılabilmektedir. Oysa aynı sivil AP, hem milliyetçi cephe hükümetlerini kurup, solun sokak hâkimiyetini kırmak adına faşist terörün şiddetlenmesini bir strateji olarak benimseyecek, hem de kontrgerilla gerçeğini sürekli olarak inkâr edecektir. Sakallıoğlu Demirel’in ve AP’nin bu şekilde davranmasını “tüm cumhuriyet kuşağının toplumsallaşma sürecinin ayrılmaz bir parçası olan devleti korumak içgüdü ve terbiyesinden kaynaklandığı düşünülmelidir” diye açıklamaktadır. Oysa aynı dönemde, liberal-muhafazakâr paradigmanın ordu ile kaynaştığını iddia ettiği ve devletin gerçek sahibi şeklinde tanımlayıp merkeze yerleştirdiği CHP kontrgerillaya karşı güçlü bir siyasi kampanya yürütmektedir. Dolayısyıla sağı sivilliğin ve milli iradenin temsilcisi olarak gösteren liberal-muhafazakar paradigma tarih tarafından açık bir şekilde yalanlanmaktadır.

Türkiye egemen sınıfının komünizm korkusunun darbeyi zorunlu kıldığı durumlarda, Türk sağının kendisini bu zaruretin karşısında konumlandırdığını söylemek mümkün değildir. Demirel ve AP, yalnızca 12 Mart’ta değil 12 Eylül’e giden süreçte de açıkça darbeci bir tutum izlemiş ve 70’li yıllar boyunca orduculuk yapmıştır. 12 Eylül’ün hemen öncesinde yaşanan cumhurbaşkanlığı krizinde AP’nin adayının 12 Martçı generallerden Faik Türün olması ise tarihin esaslı ironilerinden biridir.

Türkiye siyasetini ve tarihini merkez-çevre, devlet-toplum, seçkinler-halk vs. şeklinde okuyan liberal-muhafazakar paradigma Türk sağına hizmet eden ideolojik ve hegemonik bir okuma biçimidir. Merkez ve çevre sabit konumlanışlar değildir, merkezin ve çevrenin dünya görüşleri özsel ve tarih dışı olmayıp konjonktürel olarak belirlenir, anti-komünizm bu belirleyicilikte temel faktördür, Türk sağı hiçbir zaman sivil olmadığı gibi çevrenin siyasal temsilcisi de değildir, Türkiye egemen sınıflarının her dönem benimsediği, değişmez bir Kemalizm yoktur, 60 yıldır merkez sağ tarafından yönetilen Türkiye’de bürokrasi iddia edildiği gibi pozitivist ya da jakoben değildir ve Türk modernleşmesi 1940’lardan beri muhafazakâr bir nitelik taşımaktadır. Anti-komünizmin belirleyiciliğini ve Türkiye’nin küresel sisteme eklemlenme biçimini dikkate almayan bütün analizler, sistemin kendisini yeniden üretmesine ve hegemonyanın devamına hizmet etmektedirler.

Hegemonyanın karşısına başka bir hegemonya ile karşı çıkmayı düşünenlerin çerçevesini yukarıdaki paragrafta kısaca çizmeye çalıştığımız yeni bir paradigmayı inşa edecek okumalar yapmaları ve Türkiye üzerine yeni tezler yazma cüretini göstermeleri gerekmektedir, bu tezlerin tarihsel materyalist bir karakter taşıyacağı ise açıktır.