(1 değerlendirmenin ortalaması: 3.00)

Milliyetçi Muhafazakâr Entelijansiya

Milliyetçi Muhafazakâr Entelijansiya
Yüksel Taşkın
İletişim Yayınları (Ağustos 2007)

“Yasa yapıcı entelektüel gücünü, toplumsal düzeni yeniden tasarlama ve inşa etme vasfından ve böylesi bir vasfa sahip olduğu inancından alıyor (…) yasa yapıcı entelektüel kendi işlevini; iktidarın bilinir kılınması yönünde değil de bilginin iktidar kılınması yönünde tanımlıyor.”

Türkiye’de de entelektüel iktidar ilişkileri, genel hatlarıyla bu şekilde işliyor. Sahip oldukları bilginin iktidar olmasını ve iktidarlarının bilinir kılınmamasını çok önemsiyorlar. Söz konusu olan bir de Türkiye’deki milliyetçi muhafazakar entelijansiyanın iktidarla olan ilişkisi ise, görünür olan ile gerçeğin birbirinin yerine geçmesi hiç de zor olmuyor.


Entelektüellerin, sınıf mücadelelerindeki işlevi üzerine bugüne kadar çok şey yazılıp çizildi. Onların toplumsal değişimdeki rolleri ve toplumsal sınıflarla girdikleri ilişkiler, devletle olan ilişkilerinde nasıl konumlandıklarını da tartışmaya açtı. Gramsci’den Pierre Bourdieu’ya, Carl Boggs’tan Michael Mann’a kadar birçok düşünür, entelektüellerin devlet/iktidarla kurduğu ilişkiler üzerine çeşitli tezler ortaya attı. Bourdieu onları, “hâkim sınıfın hâkimiyet altındaki bileşeni” anlamında iktidarın bir bileşeni olarak tanımlarken, Gramsci entelektüelleri, hegemonya ve karşı hegemonya inşasında ikna ve rıza üretimindeki işlevleri üzerinden ele aldı. Farklı tezler ortaya atılsa da burada önemli olan nokta, entelektüellerin iktidarın kurulmasında ve iktidarın yaşadığı krizlere karşı onun meşruluğunun yeniden üretilmesinde oynadığı kritik rollerinin öne çıkartılmış olmasıdır.

Türkiye’nin modernleşme projesinde, kendisini kültürel olarak dışlanmış hisseden ve modernlikle ilişkisini gelenekselliği koruyarak kuran milliyetçi muhafazakâr entelektüellerin devlet/iktidar ile ilişkilerini bu bağlamda düşündüğümüzde, söz konusu durum çok daha ilgi çekici olmaktadır. Taha Akyol’dan Fehmi Koru’ya Mümtaz’er Türköne’den Nazlı Ilıcak’a kadar ister İslamcı ister milliyetçi tandanstan gelsin, daima muhafazakârlığın kasvetli sularında gezinen bu gibi isimlerin, yeni bir iktidarın kuruluşunda ve onun ideolojik üretimini üstlenişindeki işlevlerini değerlendirdiğimizde, bu elitlerin bugün devletle olan ilişkilenme biçimleri kısa bir değerlendirmeyi de hak etmektedir. Yüksel Taşkın’ın “Milliyetçi Muhafazakâr Entelijansiya” kitabı bu açıdan, bu isimlere ideolojik yataklık yapmış milliyetçi muhafazakarlığın ve entelijansiyanın özelliklerini, Kemalist entelijansiya ile olan benzerliklerini ve devletli olma özlemi üzerinden ona karşı kendisini nasıl konumlandırdığını ele alıyor. Burada yapılan açıklamalar, bugün Taha Akyolgillerin hareket yasalarını anlayabilmek için de önem arz ediyor. Peki, nedir bu bloğun özellikleri? Düşünme sistematiği nasıl çalışır? Batıcı/laisist entelijansiyaya seçkincilik suçlaması yöneltirken kendileri gerçekten de halkı mı temsil ederler?

Kitapta, milliyetçi muhafazakâr entelijansiyaya yönelik tespitler yapılırken, bu öbeğin devletle olan ilişkilenme biçimlerinin batıcı/laisist entelijansiyadan devşirildiği ve kurucu bloğun bir parçası olan bu entelijansiyanın iktidarla olan ilişkilenme biçiminin benzerini, Türkiye’de milliyetçi muhafazakâr entelijansiyanın gösterdiği vurgulanmaktadır. Bu noktada milliyetçi muhafazakârların bir dizi özelliği öne çıkmaktadır. İlki, bu öbeğin hiç de seçkinci karşıtlığı üretmediği tam tersine, taşra kökenli olmaları ve kültürel olarak batıcı öbeğin iktidarda olmasının vermiş olduğu dışlanmışlık duygusuyla seçkinlik özlemini taşıyor oluşudur. Bu açıdan Kemalist entelijansiyanın yasa yapıcı entelektüel olma hali bu kesim için yakalanması gereken bir hedef olarak belirmektedir. Vurgulanan bir diğer özelliği ise, milliyetçi muhafazakâr entelijansiyanın otoriter bir siyasal rejim tahayyülüdür. Kendisini Aydınlar Ocağı’nın 12 Eylül darbecilerine sunduğu anayasa taslağında ele veren bu özellik, söz konusu taslağın maddeleri incelendiğinde rahatlıkla gözlemlenebilir. Taslaktaki ekonomik, siyasal ve toplumsal alanlara yönelik maddeler milliyetçi muhafazakâr entelijansiyanın tasavvur ettiği bir ülkeye işaret etmektedir. Liberal ekonomi, otoriter devlet ve muhafazakâr toplum bu tahayyülün bileşenleridir. Kemalist entelijansiyaya özenen milliyetçi muhafazakârlar, ebetteki onun tarih yapma ve yazma niteliğini es geçmemektedir. Fakat tarihin yazılması, söz konusu tarih tezlerinin resmileşmesini yani devletleşmesini gerektirmektedir. Kemalist tarihçilerin, tarihi siyasetin hizmetine sunarak onu devlet politikası haline getirerek resmileştirmesi, milliyetçi muhafazakârların da tarihe ve Türk diline yönelik ilgilerinin bir göstergesi olarak görülmelidir.

Söz konusu entelijansiyanın, otoriter ve seçkinci tavırları ile tarih yapma ve yazma konusundaki heveslerinin uzantılarını, AKP’ye açılan kapatma davası ve arkasından hızlanan Ergenekon operasyonları sürecinde bugünkü temsilcilerinin kalemlerinden izlemek mümkün. AKP iktidarının bir bileşeni olarak kendisine varlık bulan Türköne, Akyol ve Fehmi Koru gibi isimler, parçası oldukları totaliter iktidarın ideolojik üretimine, devraldıkları ideolojik mirasın (milliyetçi muhafazakâr) özelliklerini kullanarak katkı koymaktadır. Bu açıdan, herhangi bir muhalif çıkış karşısında onu gayrı meşru kılmaya çalışarak ideolojik bir basınç kurması miliyetçi muhafazakarlığın otoriter (demokratik olmayan) özelliğini, Türkiye sağının bütün bir kirli tarihini Egenekon operasyonlarına yığmaya çalışarak ve solu da bunun içine katarak bir Türkiye tarihi kurgusu geliştirip, bunu devletli/resmi bir tarih tezi haline getirmeye çalışması, onun tarih yapma ve yazma hevesini ve bir bileşeni olduğu AKP iktidarına yönelik çıkışların, kendi elitist ve özerk konumlanışına da bir tehdit oluşturması gereğiyle tepkisellik üretmesi, onların seçkinci/elitist olma özelliğini göstermektedir.

Peki, bugün iktidarın bir bileşeni olan bu isimlerin, otoriter ve seçkinci özelliklerini gizlemelerinin anlamı nedir? Otoriter ve seçkinci karşıtlığı üzerinden bir söylem geliştirerek gerçekte neyi gizlemektedirler?

“Geleneksel entelektüel kavramı, profesyonel entelektüel, edebiyatçı, bilim insanı gibi toplumsal kesimlerin geçiş noktalarında konumlanan ve bu nedenle sınıflar arası bir öz algıya sahip olmakla beraber, aslında bu konumlarını nihai olarak geçmişteki ve şimdiki sınıf ilişkilerinden aldıkları ve tarihsel sınıf oluşumlarının ürünü oldukları gerçeğini geçiştirenler için önerilir. Bu kavram önerisi, çoğunluğu taşra kökenli, eğitim olanağı bulan küçük burjuvalar olan milliyetçi muhafazakarların ısrarla kendilerini sınıflar üstü görme ve ‘aydın’ kategorisini üst tabaka olarak tasarlayarak, bir tür ‘tevarüs edilmemiş asalet’ talep etmeleri tavrının anlaşılması için de anlamlıdır. Devlete atfettikleri abartılı önem, fiili ve hukuki iktidarı elinde tutan seçkinlerle ciddi yakınlaşma zemini sunmakta ve böylelikle söylemlerindeki kimi karşıtlık unsurlarına rağmen, fiilen tercihlerini hakim sınıfın saflarında belirlemiş olmaktadırlar. Tıpkı Gramsci’nin geleneksel entelektüelleri gibi, milliyetçi muhafazakarlar da bu sınıfsal tercihlerini geçiştirmek, gizlemek zorundadırlar. Kendilerini tam anlamıyla ‘bağlanmamış’ olarak değil de, en azından görece özerkliğe ve mesafeye sahip entelektüeller olarak tanımlanmalarının getirisi olan güç ve saygınlık, onlar için hayati öneme sahiptir.”

Onlar, madem gücün getirdiği saygınlığı ve aristokratik özlemlerinden ileri gelen bir asaleti önemseyerek iktidarın bir parçası olduğu gerçeğini gizlemekteler. O halde bize düşen, görüneni gerçek kılan iktidar şövalyelerine karşı gerçeği görünür kılmak ve onların iktidarın bir bileşeni olduklarından hareketle talep ettikleri “saygı”yı göstermek olacaktır.