| 07 Ekim 2009
Egemenlerin dayattığı tarih bilincinin toplumumuzu çağdaş insanlık değerlerinden uzaklaştıran bir işlev gördüğünü, resmi tarih yazımının ve sağcı çevrelerin tarihsel olguları ideolojik yönelimleri doğrultusunda çarpıtmalarının haksızlığı ve adaletsizlikleri meşrulaştırıcı etkilerini, pek çok farklı başlıkta gözleyebiliriz. Özellikle İslamlaşma serüvenimizde en rahatsız edici şekilde kendini gösteren bu durum, tarih yazımının ezen-ezilen, üreten-sömürülen ilişkisinden koparılıp egemen sınıfların süregelen baskıcı uygulamalarına zemin hazırlama göreviyle donatılmasından kaynaklanıyor. Bize gereken, işgali, talanı, sömürüyü meşrulaştıran bu tarihçiliğin yerine, hep haksızlığa uğramış ve halen uğrayan ezilenlerden yana bir tarih bilinci ve tarih yazımıdır.
İslam’ın egemen kültürümüzde çok önemli bir yer kaplıyor oluşu, şeriatın sorgulamaya kapalı ve farklı olan her şeyi boğmaya hazır konumlanışı dolayısıyla, onun ideolojik ve tarihsel arka planına yönelik teşhiri hem zorlaştırıyor hem de zorunlu kılıyor. Türklerin nasıl Müslüman olduğu sorusu, sorulmak istenmeyen bir soru olmakla birlikte, bir kez ortaya serildiğinde görmezden gelinemeyecek bir tarihsel trajediyi içinde barındırıyor. Bu trajediye eğildiğimizde, eşine az rastlanır bir zulüm ve katliamın, Türklerin uzun direniş yılları boyunca, insanlığın tüm değerlerini hiçe sayan bir vahşetle gerçekleştiğini tanık oluyoruz. Erdoğan Aydın’ın ‘’Nasıl Müslüman Olduk?’’ kitabı, Türklerin İslam’a girişinin gayri-resmi tarihini tüm çıplaklığıyla resmederken, ‘’dinin yayılması’’ diye sunulan sürecin aslında talan ve sömürü amacıyla yapılan işgaller olduğunu gösteriyor.
İslam, Muhammed’in zamanında devlet olmuş ve halifeler döneminde gittikçe kurumsallaşarak, devletin ihtiyacına göre bir hukuk oluşturmuştur. Her şeyin ‘’Allah adına’’ yapıldığı, tüm mülkün ona ait olduğu ve bunun üzerinden, yeryüzünde onun hakimiyetini sağlamanın Müslümanların görevi olduğu iddiası ile diğer toplumlara yönelik saldırılar tanrısal bir meşruiyet kazanmış ve her türlü hak ihlali, bir deyişle ‘’Allah’ın emri’’ olmuştur. İslami hukuk, başka ülkelerin işgalini kutsayan bir içeriğe bürünürken, bunun motivasyonunu sağlamak için de maddi ve manevi ödüller koymuştur. Maddi motivasyon, diğer halkların sahip olduğu tüm zenginlikler olurken, manevi motivasyonu da savaşlarda ölenlere ‘cennet’ vaat edilmesi sağlamıştır. Özetle İslamiyet, dış yayılmacılık ve talan için gerekli tüm ideolojik referansa sahiptir.
Bu işgalci ideolojinin motivasyonu ile Arapların 7. yüzyıldan itibaren başlayan yağmacı akınları, kısa zamanda Anadolu ve Mezopotamya bölgesine ulaşır. Geçtikleri her ülkenin zenginliğine el koyan işgalciler Türkistan’ın sınırlarına dayandığında, Türk illeri iktisaden çok gelişmiş bir durumdaydı. Bu bölgenin zenginliğine ilişkin duyumlar, talana dayalı bir ekonomiye sahip İslam devleti için müthiş bir güdüleyici oldu ve Türk boylarına karşı saldırılar başladı. Uzun yıllar süren işgalci akınlar ile, fethedilen şehirlerin tüm zenginliğine el koyan, halkını köle ve cariye yapan, yeri geldiğinde katliamın ve tecavüzün bir sindirme politikası olarak devreye girdiği bir sömürgeleştirme dönemi açıldı. Buhara ve Semerkant gibi gelişmiş şehirler başta olmak üzere girilen her şehir acımasız bir yağmaya tabi tutulurken, işgal ve katliamla gelen bu yeni dine karşı direnişe geçen Türklerin iradesi, Cürcan ve Talkan katliamlarında olduğu gibi, aralarında kadın ve çocukların da olduğu on binlerce insanın kılıçtan geçirilmesi ile kırılmak istenmiştir. Din adına yapılan her şey mübah olduğu için ‘’kafire verilen söz İslam’ı bağlamaz’’ kuralına uygun olarak, pek çok kez yapılan antlaşmalara uyulmadan, savaş hileleri ile yenilgiye uğratılan Türkler, yine de her vesile ile Müslüman işgalini kırmak için ayaklanmıştır.
Direnişi kırmak amacıyla Araplar İslamlaştırmaya yönelirken, bu kampanyaya karşı Türkler de Türgiş hakanı Su-lu öncülüğünde Güney Türkistan’da kitlesel bir ayaklanmaya girişir. Ancak bu arada Çin’in Türk beylerini birbirine düşürme uygulaması sonuç verir ve yurtsever hakan Su-lu’nun öldürülmesi ile Araplara karşı direniş zayıflar. Bu mağlubiyet, hem Türk hem de İslam tarihi için bir dönüm noktası olmuştur. Sonrasında Türkler tekrar toparlanamazlar; böylece Güney Türkistan’ın sömürgeleştirmesi ve İslamlaştırılması için uygun zemin oluşur.
Kurtuluş için umutları kırılan Türk beyleri ve yerel egemenler, Müslümanlığı kabul etmeleri durumunda elde edecekleri ekonomik kazançların güvencesi ile teslimiyete yönelirler. Ancak askeri olarak yenilmiş olsa da, Türk kavmi henüz ideolojik olarak teslim alınamamıştır. Bu dönem aynı zamanda Emeviler’in yerini Abbasiler’e bıraktığı dönemdir ve bu yeni dönemde Araplık-Müslümanlık özdeşliği geri çekilerek, denetim altına alınan kavimlerin ‘evrensel bir din’ olarak sunulacak olan İslam’a kazandırılması politikası yürürlüğe girer. İslam’ın kavmiyetçi olmayan bir yorumu ön plana çıkarken, İslam dışı seçeneklerin şiddet veya haraç ile etkisizleştirilmesinin de etkisiyle, bir kere hakim güç haline gelen din, sorunların kaynağı olmaktan çıkıp sorunların çözümü halini almıştır.
Çözüm arayışı İslam’ın içinden, onun toplumsal hegemonyasının yarattığı meşruiyet zemininden üretildi. Emevi iktidarına duyulan yaygın tepkiler, İslamiyet’in mazlumdan yana ve kavmiyetçi olmayan yorumlarının halk içinde popülerleşmesine neden oldu. (s.151)
Bu süreçte ezilen kitleler İslam’ın soyut anlamıyla barış yapmış, büyük umutlarla Abbasi devrimine destek vermiştir. Resmi İslam'a karşı verilecek mücadele ile, doğrudan karşı çıkamadıkları İslami egemenliğe karşı kendi kültürel-dinsel kimliklerine bir özgürlük alanı açmak istemişlerdir. Yerel egemenlerin(dikhanların) ve tüccarların kendi sınıfsal çıkarları gereği İslam'ın Sünni(Ortodoks) yorumunu benimsemesi ve halka bunu dayatmasına rağmen, Türkler İslamiyet'i kendi ulusal-dinsel kültürlerine uydurarak hazmetmeyi seçmiştir. Şiilik, Alevilik ve tasavvuf kanalları aracılığı ile İslamiyet halka nüfuz edebilmiş; bir anlamıyla Türkler, gizli direnişlerini bu muhalif İslam yorumları ile sürdürebilmiştir. Türk egemenleri ise, İslamiyet'in askeri ve mülkiyetçi yapısının kendilerine sağlayacağı olanakların heyecanı ile, iktidarlarını büyütmenin aracı olarak dine sarılmışlardır. Büyük ganimetler sağlayan cihat seferlerinin 'dini yaymak' gibi bir kılıfa sokulduğu İslamiyet, aynı zamanda (Türklerin önceki inançlarına göre) zenginleşmeye çok daha elverişli bir din olarak öne çıkıyordu. Şamanizm ve Göktanrı inancının toplumsal farklılaşmayı engelleyen kimliği egemenler açısından artık kabul edilemez durumda iken, hazine doldurmayı 'kutsal savaş' ilan eden İslamiyet, her tür zenginleşme için sınırsız bir meşruiyet sağlıyordu.
Tarihin tüm egemen sınıfları gibi, yükselen Türk aristokrasisi de, çıkar ilişkilerinin akılcı gerekleri çerçevesinde, kendileri için en uygun manipülasyon aracının İslamiyet olduğunun bilinciyle davranıyordu. (s.232)
Bundan sonrası, İslam'ın siyasal bir güç olarak Türkler tarafından da kullanılmak istenmesi ile gelişir. Kutsal olduğu iddia edilen değerlerin, iktidardakiler için yalnızca halkı daha rahat yönetebilmenin araçları olması, Türk egemenlerinin de iştahını kabartır.
Abbasi döneminde İslam ordularının köle-paralı askerleri haline gelen Türkler, çok geçmeden devlet içerisindeki askeri kuvvetlerinin farkına varır ve siyasal güçlerini artırır. Bu dönemde paralı askerlerin kurduğu Türk devletleri ortaya çıkarken, İslam'ın egemen Sünni yorumunu benimsemiş Oğuzların yükselişi başlar. Selçuklu ve sonrasında Osmanlı devleti'nde İslam'ın bayraktarlığını yapan Oğuzlar, hızla savaşçı-yayılmacı bir devlet kimliğine bürünürken, Sünnilik iktidarda günden güne kurumsallaşır. İktidarın, geçmişte Arapların kendi atalarına yaptığı gibi, halkını zorla Sünnileştirmek istemesi, Anadolu'nun Alevi kitlesini saraydan yabancılaşmaya ve Safevi devleti'ne yanaşırken gördüğümüz gibi, ayrışmaya zorlar. Yavuz döneminde, geleneksel Arap/Ortodoks kültür ile Türkmen/heterodoks inanç kültürü arasında yaşanan bu saflaşmanın kitlesel katliamlar ile çözülmek istenmesi, bugüne uzanan bir boyun eğdirme politikasının da başlangıcı olur. Resmi İslamiyet'i benimsemeyen, iktidardaki Sünni şeriatçılığın asimilasyonunu hazmedemeyen halkın muhalifliği, kanlı tasfiyelerle bastırılmak istenecek, ancak kendi kültürünü yüzlerce yıl 'Araplaşmaya' karşı savunan Türkler hiçbir zaman tam anlamıyla boyun eğdirilemeyecektir.
Resmi tarih, Türklerin gönüllü olarak İslam'ı benimsedikleri konusunda ısrarlıdır. Hiçbir kavim veya topluluk atalarından miras kalan inançlarına sırt çevirip, başka bir dini bir anda ve hiçbir dış etkiye maruz kalmadan benimseyemez.Uzun yıllar Arap-Müslüman ordularına direnen Hazar Türklerinin, dönemin iki büyük dinsel-siyasal gücü Hıristiyanlık ve Müslümanlığı reddedip, gönüllü olarak Yahudiliği benimsemesi (kitapta da belirtildiği üzere) çok büyük tarihsel öneme sahip ve dönemine göre çok ileri bir gelişme olmakla birlikte, bu yargıyı değiştirmiyor. Türklerin İslamiyet'e geçişi; ülkeleri işgale ve sömürgeleştirmeye maruz kalan bir halkın, fiziksel anlamda yenilgiye uğradıktan sonra, ideolojik-kültürel bir köleleştirmeye ve asimilasyona karşı kendi öz kültürlerini koruma mücadelesinin tarihidir. Bu mücadelenin bir tarafında, halen egemen Sünni yorumu halka zorla kabul ettirmeye çalışan ve İslam'ı siyasal bir güç haline getiren egemen sınıflar ile, buna karşı geleneksel inançlarını İslamiyet'in kabuğu altında ifade etmeye çalışan halk(lar) bulunuyor. İslam dışı bir seçeneğin insanların belleğinden silinip atılmış olması, zorla Müslümanlaştırılmış bir topluma bu tarihsel gerçekleri anlatabilmeyi güçleştiriyor. Bu yüzden, öncelikle İslam'ın toplum nezdinde elde ettiği ideolojik hegemonyanın kırılması gerekiyor.
