Son Yorumlar

(3 değerlendirmenin ortalaması: 4.00)

Bir Aile Cinayeti

Bir Aile Cinayeti
Michel Foucault
Ayrıntı Yayınları (2007)

“Ölüm hastalık, yaşlılık ya da güçten düşme gibi kendiliğinden oluştuğunda bile yeterince gizemlidir. Kendiliğinden değil de bir diğer canlı eliyle geldiğinde gizemi daha da artar. Katletmek evrendeki en şaşırtıcı eylem, katil de hiçbir zaman anlayamayacağımız bir kişidir.”

José Ortega y Gasset (Avcılık Üstüne)

 

Michel Foucault’un kaptanlığında, College de France’ta 1971 yılında başlatılmış olan psikiyatri ve suça yönelik adalet arasındaki ilişkilerin tarihini araştırmak gayeli seminer, tesadüfen keşfettikleri Piere Riviere vakasının yarattığı heyecan ve sonrasında dış baskıların şekillendirdiği bir aceleyle, 1973 senesinde işbu yazının konusu olan harikulade meyvesini vermişti. 1975’te Penguin Books bu incelemeyi yayınlamış, dilimizde bu metni ağırlamamız ise –bildiğim kadarıyla- Ara Yayınları'nın 1991 baskılı Erdoğan Yıldırım çevirisi ile mümkün olmuştu. Şu an bahis konusu etmekte olduğumuz, metnin Ayrıntı Yayınları’nca 2001’de ilk baskısını yapmış ve çeviri hususunda Erdoğan Yıldırım’a Alev Özgüner’in eşlik ettiği; “19. Yüzyılda Bir Aile Cinayeti” hali. Pierre Riviere’in Türkiye ziyareti aslında bu kadarla sınırlı değil; 19. yüzyılın -kanaatimce- en harika metninin yazarı, hakkında karar verilemeyen bu taşra delikanlısı Seyyar Sahne’nin “Ben, Pierre Riviere” oyunuyla da düşün dünyamıza girmeye çalışmıştı. Benim zihnimdeki yeriniyse; bir yıl kadar evvel deliliğin tarihi ve modern psikiyatrinin determinist, giderek daha da cüretkarca müdahaleci hale gelen tavrının doğuşu hakkında çok sevdiğim dostlarımla yaptığım bir konuşmada edinmişti. Sonrasında peşine düşüp, sahaflarda avlamaya giriştiğim metni, karşımdaki rafta gördüğüm an duyduğum heyecan, metni okuduktan sonra duyduğum yanında çok hafif kaldı.


Jean-Pierre Peter ve Michel Foucault’un sunularının ardından, -yoğun bir emek verilerek deşifre edilmiş olan- dava dosyası ve takibinde her biri işin farklı bir noktasına dair söylemleriyle olayın derinlemesine çözümlenmesine katkıda bulunan seminer katılımcılarının notlarından oluşuyor kitap. Peki, bu vakayı bu kadar heyecan verici kılan ne? “Annemi, kız kardeşimi, erkek kardeşimi katleden ben, Pierre Riviere” diyen bu taşra delikanlısını bir canavar değil de ölümsüz bir adam yapıyor olmamızın nedeni ne? Ne koşulla olursa olsun sonsuz saygı gösterdiğimiz insan yaşamını hiçe saymış bir ebeveyn katiliyle duygudaşlık kurmaya çalışmanın anlamı ne? Pierre Riviere’i şiddet tarihinden çıkarıp, insanı anlamaya çalıştığımız ve durmadan yenildiğimiz bu karanlık ve aynı anda inanılmaz aydınlık topraklara neden getirdik?

3 Haziran 1835’te Faucterie köyünde işlenen cinayetin üç kurbanı vardır; altı buçuk aylık hamile, kırklı yaşlarda Victoire Brion; yedi-sekiz yaşlarındaki Jules Riviere, on sekizindeki Victoire Riviere yani Pierre’in annesi ve iki kardeşi. Alınan ilk ifadelerde, komşuların Pierre’in elinde görmüş oldukları kanlı budama bıçağının sonlandırdığı bu üç hayatın ardından, soğukkanlılıkla “Az önce babamı bütün sıkıntılarından kurtardım. Beni öldüreceklerini biliyorum, ama önemi yok. Annemi (büyükannesini kastediyor) size emanet ediyorum.” deyip Aunay yolunda gözden kaybolduğu öğrenilmiştir. Pierre sadece aşağılık bir katil değil, yaptığı işi sergileyen cüretiyle bir canavardır. Tanık ifadeleri Pierre’e nice yeni sıfat daha verir: bir budala, dik kafalı bir ahmak, kimseyle konuşmayan bir yabanıl, kurbağa ve kuşları çarmıha geren bir cani, çocukları korkutan bir vahşi, kimseyle iletişim kurmayan bir deli. Tüm ifadelerin garip davranışlarına odaklanıp, budala olarak damgaladığı yirmi yaşındaki bu kavruk genç hakkındaki en olumlu ifade rahibinkidir belki de: “Sanık, bana her zaman terbiyeli birisi olarak görünmüştür, köyünde ve hatta bütün bölgede budala olarak kabul ediliyordu, fakat ara sıra kendisiyle konuşmuş birisi olarak onun bir budala olduğunu sanmıyordum. Tam tersine, onda bilime karşı bir yetenek ve dikkate değer bir hafıza olduğunu fark etmiştim; ama hayal gücünde bir çarpıklık var gibi görünüyordu.” Tanık ifadelerinin Pierre’in budalalığı haricinde verdiği bir önemli bilgi daha vardır; Pierre’in babası son derece iyi bir adamken annesi ona sonsuz sorunlar çıkarmaktadır ve çift evliliklerinin başından beri hiç mutlu olamamıştır. Babanın annesi nedeniyle acı çektiği doğrudur ancak ifadeler Pierre’in kardeşleriyle ilgili göze çarpan bir ayrıntı aktarmaz. Adalet, aradığının bir deli olduğuna ikna olmuşken Pierre’in tutuklandığı haberi gelir. 9 Temmuz 1985’teki ilk sorgusunda ediminin nedenleri hakkındaki açıklaması, şaşkınlık yaratan türden değildir. Tanrının melekleriyle beraber kendisine göründüğünü ve babasına eziyet eden annesi, kız kardeşi ve erkek kardeşini öldürerek ilahi adaleti yerine getirmesi için emir verdiğini söyleyen Pierre, sorgu sırasında şaşırtıcı entelektüel kapasitesiyle ipucu verdiği istisnai durumunu sonunda açık edecektir. Tanrıyı gördüğü yalanını deli taklidi yapmak için söylemiş, duyduğu pişmanlık nedeniyle dayanamayarak gerçeği itiraf etmiştir. Pierre tüm bunları babasına duyduğu derin sevginin neden olduğu merhametle, onu kurtarmak için yapmıştır. Annesi ve kız kardeşinin eziyetleri altında ezilen bu adamı kurtarmak için son çare olarak gördüğü öldürmeye başvurmuş ve sonucunun kendi ölümünü getireceğinin bilincinde olarak yapmıştır bunu. Erkek kardeşini öldürme nedeniyse bu budalanın zihninin, genel geçer kanaatin darlığına fırlattığı oklardan ilkidir. Pierre, ahlaki olarak sorguya açık olan ancak düşünme sürecinin yapılanmasını sergileyen bir izah yapar: babasının çok sevdiği küçük erkek kardeşini, onu kurtarmak için yaptığı bu fedakârlık nedeniyle Pierre’e üzülmesin diye babasının nefretini kazanmak için öldürmüştür. Ebeveyn katili Riviere’in delisi Pierre, delilik yaftasına neden olan tüm edimlerine getirdiği açıklamaları, öğrenme ve okuma hevesi ve açıkça görülen gerçek algısındaki sorunsuzlukla, psikiyatrinin henüz dişe dokunur olmadığı o dönemde de, tamama yakın açıklamalarıyla kaya gibi sağlam bir bilim olduğu bu dönemde de insanı anlamada çaresiz olduğunu kanıtlayan varlığıyla; bir ok daha fırlatır zihinlere; savcının müsaadesiyle hatıratını yazacaktır.

Annemi, kız kardeşimi ve erkek kardeşimi katleden ve beni bu işe iten sebeplerin bilinmesini isteyen ben, Pierre Riviere, babamın ve annemin evlilikleri boyunca sürdürmüş oldukları bütün yaşamı kaleme aldım.” Hatıratın, ilk cümlesi budur ve katilin anlaşılma isteğini göstermesi kadar yazılış şekli de hayret uyandırıcıdır. Neredeyse hatasız kaleme alınmış bu metin, bir köylünün kaleminden çıkması olanaksız bir kurguya ve yazıma sahiptir. Hatıratın ilk kısmının kapsamı -babasının annesi elinden çektiği eziyetler- kusursuz bir hafızanın varlığını açık etmektedir. Cinayeti işleme nedenlerini açıkladığı ikinci kısım daha da çarpıcıdır. Pierre bu hatıratı yazmayı ve kendini ölümsüzleştirmeyi başından beri planlamaktadır, yaptığının suç olduğunun ve sonrasında olacakların tamamen farkındadır. Riviere’in budalası, dönemin tüm dâhilerinin çözemeyeceği zihni aracılığıyla adalet, din ve tıbbı çaresiz bırakacak; katı ve giderek derinleşen sınıfsal ayrımlara da, bir köylü olarak kurgulayıp uyguladığı eylemin dehşetine, yazı gibi burjuvazi tekelindeki oyuncağı mahir şekilde kullanarak attığı darbeyle zehirli okunu fırlatacaktır. Pierre bir budala değildir, budala olan 19. yüzyılın dünyasıdır.

Yargılama süreci de Pierre’in yüzyılın dinamiklerinin hepsinin tam ortasındaki aykırı duruşunun sancılarıyla dolu olacaktır. Kral katiline ebeveyn katili cezası verilmesi gerektiğini öngören yasa Temmuz 1985’te kral ailesine düzenlenen suikasttan yargılanan Fieschi davası ile Riviere davası arasında bir yakınlayım oluşmasına neden olmaktadır. Akıl sağlığının değerlendirilmesi hakkında, doktorların, gelişmekte olan tıbbin o döneme ait kavramı monomaninin de tuzağına düşerek yalpalayıp pek çok kanaat üretmesini takiben, son söze sahip Paris’li doktorlarca “serbest bırakılamayacak kadar hasta” olduğu onaylanan Riviere, mahkemenin ilk kararıyla ölüme mahkûm edilmişti. Bu noktada çıkacak muhtemel bir af kararının Fieschi davasına yapabileceği etki göz önünde tutulmuştu. Temyizde ise Paris’li doktorlar galip gelmiş, Riviere müebbet hapis cezasına mahkûm edilmişti. Tahmin edebileceğiniz gibi Riviere son sözü başkalarına bırakmadı, hikâyeyi taçlandıran son noktayı kendi elleriyle koydu. Mahkûmiyetinin dördüncü yılında, bir süre açık delilik emareleri olarak adlandırılabilecek davranışlar gösterip kendini yalnızlaştırmıştı. Daha evvelden bilinçli olarak deli taklidi yapan Pierre ,(ilk yakalandığındaki ifadesini ve davranışlarını deli sayılmak için kurguladığını, sonra pişmanlığı ağır bastığı için cezasını çekmek istediğini, bu nedenle numaraya bir son vereceğini söyleyerek itiraflarını yapmıştı) diğer tutuklulardan soyutlanmasına yol açan bu sürecin sonunda, 20 Ekim 1840 tarihinde yalnızlıktan faydalanarak kendini astı. Akıl sağlığının yerinde olmadığına delil olarak gösterilen bu ölümüyle bile Pierre, insana dair en büyük soru işaretlerinden birini yarattığı yaşantısını, anlam vermeye çalışan zihinlere bir ok daha fırlatmadan bitirmemiş oldu.

Kısa bir özeti ile Pierre Riviere vakasını sunduktan sonra çarpıcı birkaç noktaya değinmeden geçmek istemedim. Anne-baba geriliminin ardında yatan olaylarla ilgili dökümde göze çarpan, sözde devrimi yaşamış Fransız hareketinin, 19. yüzyılda taşrada yarattığı dinamiklerin vahşetidir. Toprak edinme kaygısı ve alt sınıfın konumu bu yüzyılda kayıtlarda başka dehşet veren cinayetler olarak da belirir. Sesini duyuramayan, adaletsizliğin ve çaresizliğin dişlilerine sıkışarak her gün can veren kırsal kesimde korkunç, gündeliktir. Sessizlik mecburiyetinin, enayi konumunda zorunlu ikametin ve otoriteden sürekli korkunun karşılığını, kırsal kesimin temsilcisi olarak Riviere, zihinleri en acımasız katliamın kanıyla lekeleyerek vermektedir. Kulak verilmeden vahşice ezilen alt sınıf, adeta katliamın öyle değil de böyle yapılacağını gösterme gayesiyle insanlık sınırlarının ötesine taşan suç örnekleriyle ses çıkarmaktadır. İçinde oğlunu öldürüp kalbini yiyen annenin dahi olduğu bu çılgın yelpaze, kırsalın kayıtlarda yer tutabilmesinin, hakkında konuşulmasının tek yolu olmuştur. Cinayet, vahşice katmanlaşan toplumun varlığının erdiği son noktadır. “Bu kadar sabır ve bu kadar acı, içlerinden birinin elinde budama bıçağının keskin şimşeğini çaktırmıştır: kutsal sabırsızlık.” Burada ilgi çekici nokta Riviere’in, adil olmayan dünyanın mikro düzlemde onların hayatına yansıması olan annesinin acımasızlığını cezalandırmasıdır belki de. Mevcut dünyanın dinamiklerindeki temelsizlik, annenin bitmek bilmeyen mal edinme isteği ve acımasız tutumuyla altı çizilerek lanetlenmekteyken; Pierre temelsizliğin asıl kaynağını gördüğünde çok geçtir. Kendileri de düzenin tutsağı ve aynı anda uyumsuz tutumu nedeniyle yargıcı da olan bu üç yaşam bitmiş ve Pierre esas suçluyu görmüştür. Günlük yaşamlarındaki yozluk, kaldıramayacağı bir ağırlığa sahip olduğu için, en kolay hedef gösterilebilecek ve en çok dehşet yaratabilecek olanı kurban edip, anlamlandıramadığı dünyayı reddini duyurmuştur.

Pierre Riviere’i bu yüzyıla taşıyıp onu kuralsız ve egemensiz bir tarih yazarına dönüştüren metin tüm bu olayın en kıymetli öğesidir. Dönemin dehşetini, gündelikten tarihe dönüştüren işbu metin varlığıyla dahi bir meydan okumadır aslında. Bir budalanın elli sayfalık, son derece düzgün bir hatırat kaleme alması, deliliğin sınırlarıyla oynaması yetmiyormuş gibi, yazı suçun bir öğesi olarak tasarlanmıştır. Pierre yaptıklarını yazmamıştır, yazmayı da cinayet gibi kurgulamış; yazıyı da budama bıçağı gibi bir suç unsuruna dönüştürmüştür. Kimin kurban olduğunu, iyiyle kötüyü, vahşetle merhameti birbirine karıştırıp bulanıklaştıran anlatısıyla Pierre, temel kabullenmelere de zehirli oklarından birini fırlatmıştır. Belki bu yüzdendir ki bu şaşılası metin, Foucault ve şürekâsının tesadüfî keşfine kadar unutulması için bir kenara fırlatılıp atılmıştır.

Adalet işleyişinin sorumluları ve doktorlar için de kuşkusuz huzursuzluk verici bir pratik imkânı sunmaktadır Pierre Riviere. İnsana dair anlama gayesi olanlar için eşsiz bir şaşırma fırsatı yaratan dava dosyası işte bunun için bu kadar kıymetli. Bu kadar çok yüzü olup, bu kadar muğlâk kalan bu aykırı tarih; yaşatılmayı hak etmekte. İşbu metnin okuyucuları için hatırlatmaya gerek olmasa da, yine de Pierre Riviere hakkındaki bu yoğun ilginin, cinayete onay verme olmadığını belirtmek ihtiyacı duyuyorum zira kitabın ilk basımıyla Foucault ve ekibin aldığı yoğun eleştiri “suça teşvik” eden bir metin kaleme almış oldukları yolundaydı. Aslında bu sadece kitlelerin devam eden vahşetini yansıttığı için bile not edilmesi gereken bir eleştiri. Günlük yaşamı size sunulan boyutlarıyla görüp sessiz kaldığınızda, artık tanımı bile yitirilmiş mutluluğa erişilmiş olduğu kanaatine kapılmanız olasıyken aslında hala korkunç, gündelik. Giderek temelsizleşen düşün yaşamıyla insanlık, kendinden olmayanı vahşice yok etme gayesinde. Kaba bir “gündelik yaşam savaşçıları topluluğu” var, her din, her sınıf ve her eğitim düzeyinden. Kendinden olmayana tahammülü olmayan bu topluluk, şiddet pratikleriyle insana ait değerleri her gün biraz daha tüketen canavar halinde semiredursun, pençelerinden kaçmak imkânsızlaşıyor. 20. yüzyılın en ilham verici, üretken düşünürü, ilk “bilgi arkeologu”, ilham kaynağı Foucault, benim anlamaya çalışırken kendimi yapılandırdığım bir modelken, canavarın pençelerinde temelsiz eleştirilerle kıyıma uğruyor.

Değinilmeden geçilmemesi gereken bir diğer nokta daha var aslında: son senelerde sıklıkla tanık olmaya başladığımız ebeveyn cinayetleri. İlginç olan kırsalda ebeveyn cinayetinin bundan önceki yıllarda tarihlenen başka örneklerinin varlığı, ki bunu bizatihi bildiğim bir kısım vaka aracılığıyla söyleyebiliyorum. 19. yüzyıl Fransa’sıyla karşılaştırıldığında, bu yeni suç şeklinin ortak noktalarını bulmak zor aslında… Tarihin her döneminin tanıklık ettiği suçun bu en korkunç türü, giderek göze batar sıklıkta ve daha anlaşılmaz nedenlerle vuku buluyor. Yaşamakta ve hatta büyütmekte olduğumuz toplumsal histerinin sembolleri olan bu cinayetler, insan hayatının “gerekli koşullarda” değersiz sayılıp, başkalarında fevkalade öneme haiz olduğu ve ancak ölümle pahalandığı bir düzenin acı yansımaları. Toplumsal yapılanmadaki gizlenemez / göz ardı edilemez yıkımın korkunç bir yüzle karşımıza çıkışını, umalım daha fazla deneyimlemek zorunda kalmayız.

Delilik, suç, toplumsal ikiyüzlülük ve insanın varabildiği noktalara dair soruların en dikkat çekicilerinden birini temsil etmekte olan Pierre Riviere, işleyip bedelini ödediği ağır suçuyla dünyayı anlamamıza katkıda bulunabilecekse en azından boşuna dört masum hayat bitmiş olamayacak. Riviere elinden geleni yapmış, katili dahi anlamaya çalışarak Gasset’in hayallerinin ötesine geçerek elinden geleni yapma sırası şimdi bizde.

Yorumlar (0)

Bu yorumun beslemesine abone olun

Yorum yaz

Küçült | Büyüt

busy