| 04 Ağustos 2009
Her yeni rejim, hem kuruluş aşamasında hem de sonrasında, bugünkü mevcudiyetini meşrulaştırmak için tarihi yeniden yazmayı amaçlar. Yalnızca bu da değil, her rejim kendi “makbul vatandaş”ını yaratmak için bir eğitim sistemi kurar ve onları bu sistemin rahle-i tedrisatından geçirir. Tarih dersleri, yurttaşlara gerekli “tarih bilinci”nin verilmesi açısından büyük önem taşımaktadır ve tarih ders kitaplarına bakılarak belli bir zaman dilim içerisinde belli bir rejimin hem geçmişe hem de bugüne bakışına dair önemli ipuçlarına ulaşılabilir.
Kemalist rejim de, erken cumhuriyet dönemi boyunca eğitim sistemini ve tarih eğitimini hem kendi varoluşunu meşru kılmak hem de makbul vatandaşı yaratmak için kullanmıştır. Étienne Copeaux’nun “Tarih Ders Kitaplarında (1931-1993) Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine” isimli çalışması, hem Kemalist rejimin tarih yazma faaliyetini, hem de 1950’lerden itibaren bu faaliyetin yaşamış olduğu dönüşümü ortaya koyan bir kitap olarak karşımızda duruyor.
1930’ların hemen başında ortaya çıkan ve Türk Tarih Tezi’nde cisimleşen Kemalist tarihyazımı imparatorluk sonrası ortaya çıkan ve etnik açıdan büyük ölçüde homojenleşmiş yeni ulus-devletin kaygılarını ortaya koyar niteliktedir. Copeaux’nun sözleriyle;
Türkiye’de 20. Yüzyılın ulusal bilinci ve tarihyazımı, sönen Osmanlı İmparatorluğu’na karşıtlık içinde biçimlendi. Tarihin bu anına gelindiğinde, Osmanlı İmparatorluğu zaten daha eski bir yergi kampanyasının hedefi durumundaydı. Birçok Avrupalı Rönesans çağında, Türkleri Romalıların saygın ardılları olarak görüyordu, oysa 19. Yüzyıl sonunda onları barbarlıkla, tam bir kültür yoksunluğuyla, Avrupa’nın bağrındaki uğursuz ve yıkıcı unsur olmakla suçlamak konusunda tam bir ağız birliği edilmişti. Balkan Savaşları sonunda, Türkler Avrupa’nın neredeyse tamamen dışına atıldıkları sırada, Anadolu’daki varlıklarının meşruluğu bile tartışma konusu yapılmış ve geldikleri yere, Orta Asya’ya sürülmelerini isteyen sesler yükselmişti. (s. 29)
Yeni devlet, bir yandan öteki olarak gördüğü Osmanlı’dan başka bir köken mitosu ortaya koymak, bir yandan Türklerin “aşağı ırk”tan olmadığını ispatlamak, bir yandan ise Anadolu’nun ebediyen Türklerde kalacağını tescillemek için ezelden beri Türklere ait olduğunu iddia etmek zorundadır. Bunun için ise Asyatik kökenlere, Türklerin menşei itibariyle brakisefal ırktan geldiğine ve Anadolu’nun otokton halklarının ezelden beri Türk olduklarına ilişkin bir söylem üretilmiştir. Hem Asyatik kökenlere vurgu yapmak hem de Türklerin ezelden beri Anadolu’da yaşandıklarını iddia etmek, çelişkili görünse de bir zorunluluktur:
Dönemin tarihyazımı vurguyu Asyalı kökenler üzerinde yapıyordu; ancak Yunanlılar ve Ermeniler de Anadolu üstünde kendi vatanları olarak hak iddia ederlerken, bu uzak kökleri öne çıkarmak riskli bir girişimdi. Bu nedenle, ilk işgal eden haklıdır söylemi uyarınca, Anadolu’da Türk atalar bulmak gerekiyordu. Kısacası, Ermeniler katledildikten (1915) ve Yunanlılar yenilip sürüldükten sonra (1922), onların toprak istemlerinin tüm tarihsel dayanaklarını ellerinden almak ve Anadolu’nun Yunan ya da Ermeni olmadan önce Türk olduğunu kanıtlamak zorunluydu. (s. 50)
Copeaux kitabın “Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine” isimli ikinci bölümüne şu cümle ile başlıyor: “Atatürk’ün ölümünden günümüze dek yavaş adımlarla ilerleyen bir evrim, Müslüman değerlerini ve geçmişini daha çok kapsayan bir tarihyazımı oluşumuna yol açmıştır.” (s.79) Tek parti iktidarının son yıllarından ve Demokrat Parti’nin iktidar olduğu 1950’lerden itibaren, erken cumhuriyet döneminin mirasının tedrici bir şekilde reddedildiğini biliyoruz; tarihe bakış da bu reddedişten münezzeh değil kuşkusuz. Ancak Türk milliyetçiliğinin terkibine neden İslam’ın eklenmesi gerektiğini, Türk-İslam sentezinin neden bir süre sonra fiili olarak resmi ideolojinin ta kendisi haline geldiği üzerine kafa yormamız gerekiyor.
Copeaux, Türk-İslam sentezinin ortaya çıkışını anti-hümanist bir tepki olarak kavramsallaştırmayı tercih ediyor; yani Kemalist seçkinlerin Batıcılığına karşı verilmiş bir tepki olarak. Bu ilk bakışta doğru gibi görünüyor, ancak gerçekliği bütünüyle açıklamıyor. Türk-İslam sentezinin ortaya çıkışını ve devletin ideolojisi haline gelişini, 1960’lardan itibaren yükselen sol dalgaya karşı verilmiş bir reaksiyon olarak görmek gerekiyor. Sentezin taşıyıcılığını üstlenen Aydınlar Ocağı’nın, aslında Yön dergisinin belirleyici olduğu bir süreçte askeri/sivil bürokrasinin hızla solculaşmasına müdahale etmek için kurulmuş olduğunu unutmamak gerekiyor. Milliyetçi-muhafazakâr entelijansiya, bir sol-kemalizmin inşa edilmekte olduğunu ve buna hem geniş kitlelerce hem de devlet elitlerinin bir bölümünce teveccüh gösterildiğini fark ettiği anda, yeni bir hegemonya tesisi adına devreye giriyor. 12 Mart, 9 Mart’ı yendiğinde ve 70’lerdeki devrimci mücadele 12 Eylül darbesi ile bastırıldığında Aydınlar Ocağı’nın dile getirdiği fikriyat iktidara geliyor ve yeni kurulan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ile resmi ideolojiyi üretmeye başlıyor ve 80’lerin sonuna kadar da hayli etkili oluyor.
Copeaux, Türk tarih tezinden Türk-İslam sentezine doğru yaşanan dönüşümün tarih ders kitaplarına nasıl yansıdığını açık bir şekilde ortaya koyuyor. Ancak bu dönüşümün tarihsel ve maddi koşullarını yeterince açıklamıyor. Aydınlar Ocağı mensubu entelektüellerin Nakşibendî tarikatı ile olan bağlantılarına neredeyse hiç değinilmediği gibi, ocağın üyelerinin MTTB ile ve İskenderpaşa Dergâhı’na mensubiyetlerine de hiç değinilmiyor. Tüm bunların ötesinde, ocağı ortaya çıkaran temel saik, yani anti-komünizm ayrıntılı bir şekilde incelenmiyor. Oysa 1945 sonrası Türkiye siyasetini Soğuk Savaş’a odaklanmaksızın anlamak mümkün görünmüyor. Bu dönemde entelektüeller arası mücadele Soğuk Savaş’ın bir cephesi olarak ortaya çıkıyor ve milliyetçi-muhafazakâr entelijansiya pro-Amerikan bir pozisyonu tereddütsüz bir şekilde seçiyor.
Bu eksiklerine rağmen Copeaux’nun kitabı, Türkiye tarihini 80 yıllık kesintisiz bir Kemalist iktidar/tahakküm dönemi olarak kavramsallaştıran liberal-muhafazakâr tezlere karşı -elbette ki Copeaux’nun böyle bir derdi bulunmasa da- önemli argümanlar sağlıyor. Sadece ders kitaplarında yazılanlara bakarak bile, Kemalizm’in çok uzun süre önce iktidardan düşmüş olduğunu ve neredeyse yarım yüzyıldır gerçek iktidarın Türk-İslam sentezcilerinin elinde olduğunu anlayabileceğimizi gösteriyor.
