Son Yorumlar

(4 değerlendirmenin ortalaması: 3.75)
Genesis
Genesis
Murat Belge
İletişim Yayınları (Kasım 2008)
Edebiyatın, milliyetçi ideolojinin geniş kitlelerle buluşmasında ve ulus ile milli kimlik inşasında nasıl büyük bir rol oynadığını, başta Benedict Anderson’un Hayali Cemaatler kitabı olmak üzere milliyetçilik üzerine yapılmış çalışmalar sayesinde, uzunca bir süredir biliyoruz. Gecikmiş bir milliyetçilik olarak ortaya çıkan Türk milliyetçiliğinin de bundan münezzeh olduğunu düşünmek mümkün değil. 19. yüzyılın sonlarına doğru, İslamcılık ve Osmanlıcılığın imparatorluğu ayakta tutmaya yetmeyeceği anlaşılıp, İttihat ve Terakki kadrolarının ve dönemin entelijansiyasının Türkçülük akımını benimsemeleriyle birlikte hem Türk dili üzerine yapılan çalışmalar hem de edebi eserler, milliyetçi ideolojinin yaygınlaşmasında büyük rol oynadı. Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Mehmet Emin Yurdakul gibi isimlerin yazdığı şiirler, öyküler ve romanlar imparatorluktan ulus-devlete doğru ilerleyen süreçte, Türklere hem köklü bir geçmişleri hem de bu geçmişin büyük başarılarla dolu olduğunu göstererek imparatorluğun çözülüşünün yarattığı psikolojik yıkımın içerisinden yeni bir kolektif kimliğin, seküler ve modern bir kimliğin ortaya çıkmasına katkı sağladı.


Bu kimlik inşası sürecinin “masum” olduğunu düşünmek kuşkusuz ki anlamlı olmayacaktır. Milliyetçi ideolojinin taşıyıcısı olma misyonunu üstlenen edebiyat eserleri, milli kimliğin inşasını her zaman bir “biz” ve “ötekiler” ikiliğine dayandırmışlardır. Öteki, “biz”den, yani bizim ırkımızdan, milletimizden, dinimizden vs. olmayandır, “biz”i yok etmek isteyen, kültürümüze, medeniyetimize, gelenek ve göreneklerimize düşman olandır. Yalnızca bu da değil, böylesi bir edebiyat, bugünü kurarken geçmişe, geçmişte mevcut olduğu düşünülen bir “altın çağ”a vurgu yapar. O altın çağda “biz” güçlüyüzdür, müreffehizdir, ahlaki bir yozlaşmaya maruz kalmamışızdır, galip ve muzafferizdir. O “biz”i oluşturan ve değişmesi/değiştirilmesi mümkün olmayan, “biz”i “biz” yapıp “ötekiler”den farklı kılan bir “öz” mevcuttur ve eğer “biz” yeniden o eski güzel günlerdeki gibi olmak istiyorsak o özü tekrar açığa çıkarmak zorundayızdır.

Murat Belge’nin geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları’dan çıkan son kitabı, “Genesis ‘Büyük Ulusal Anlatı’ ve Türklerin Kökeni” Türk edebiyatı ile Türk milliyetçiliği arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Ancak Belge, kitabına seçtiği isimden de anlaşılacağı üzere, meseleyi bütün boyutlarıyla değil de tekvin (doğuş) kavramı üzerinden ele almayı seçmiş. Genesis/tekvin/doğuş, milliyetçilik bağlamında, milliyetçi ideolojinin ulusun ya da ırkın –elbette ki devletle birlikte- tekevvün edişine, yani doğuşuna ilişkin mitosu anlatmak için kullanılan bir terim. Milliyetçi ideolojinin ait olduğu ulusun/ırkın tarih sahnesine çıkışı, o ulusun/ırkın sahip olduğu özsel hasletler, yani kahramanlık, savaşçılık, cesaret vs. ve o ulusun/ırkın kendisini ta en baştan beri bir “biz” olarak kuruşu, yani kendi kendini inşası edebiyatta tekvin/genesisin asıl konusunu oluşturuyor. İşte Murat Belge de bu son kitabında,. Kemal Tahir’den Tarık Buğra ve Erol Toy’a, Nihal Atsız’dan Necati Sepetçioğlu ve Halikarnas Balıkçısı’na, “Türk Büyük Ulusal Anlatısı”nda tekvin meselesine odaklanmayı amaçlıyor. Belge’nin bunu başarıp başaramadığı ise bu yazının esas meselesini teşkil ediyor.

Kitabın en uzun kısmını oluşturan “Osmanlı’dan Başlama” bölümü ile başlamak gerekiyor tıpkı Belge’nin yaptığı gibi. Bu bölümde, Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı, Tarık Buğra’nın Osmancık’ı ve Erol Toy’un Azap Ortakları isimli romanları inceleniyor. Kitaplardan ilki 1967 yılında, ikincisi 1983’te, üçüncüsü 1973’te yayınlanan bu kitaplar Belge’ye göre Türk Büyük Ulusal Anlatısı’nın tekvin meselesine odaklanan üç örnek romanı olarak karşımızda duruyorlar. Tahir ve Buğra, Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemini anlatırken, Erol Toy’un romanı Şeyh Bedrettin isyanını merkeze alıyor. Azap Ortakları’nı şimdilik bir kenarda tutarsak, Belge’nin seçimleri ilk bakışta doğru gibi görünüyor. İlk bakışta diyoruz, çünkü Belge’nin kitabın teorik kısmını oluşturan giriş bölümünde değindiği ulusun ve devletin tekevvünü meselesi –belki Osmancık dışında- bu kitapların ve kitapların yazarlarının ana sorunsalını oluşturmuyor. Yani ne Tahir’in ne Toy’un ve hatta ne de Buğra’nın esas amacı Türklerin tekevvününü anlatmak; bu üç roman da dönemlerinin siyasal, toplumsal ve düşünsel atmosferi içerisinde siyasal-entelektüel kaygılarla/hedeflerle yazılmış, yazarlarının bir misyon atfettiği kitaplar.

Kemal Tahir’in Devlet Ana’sının temel politik/entelektüel kaygısı, Osmanlı toplumsal formasyonunun batı feodalizminden farkını göstermek ve dönemin, yani 1960’ların ünlü Asya Tipi Üretim Tarzı tartışmalarına bir müdahalede bulunmak. Tahir bütün roman boyunca, tarihsel materyalist bir perspektif taşıma iddialı bir Osmanlı tarihi yazıyor aslında ve Belge’nin kabul ettiği gibi, bir tür indirgemecilikle de olsa üretim tarzının dinden ahlaka, devlet düzeninden Osmanlı kimliğine, üstyapıyı nasıl şekillendirdiğini anlatıyor. Romanda kimi zaman yabancı düşmanı söylemler, yoğun bir Batı karşıtlığı vs. gözlemlense de, Tahir’in Türk edebiyatının milliyetçi kanonuna yeni bir roman eklemek gibi bir derdi hiçbir şekilde bulunmuyor. Hele hele ne Tahir’in ne de Devlet Ana’nın ana sorunsalını Türklerin tekevvünü oluşturmuyor. Tahir’in Belge’nin değindiği özcülük gibi de bir kaygısı bulunmuyor, yani Tahir bugüne dair bir milliyetçiliği teorize etmek için, bugünü dünde kurmak gibi bir niyet taşımıyor, onun esas meselesi, Türkiye tarihine ve toplumuna bakışını, başka romanlarında da yaptığı gibi, okuyucularına edebi bir formda iletebilmek.

Erol Toy’un Azap Ortakları’nın ise Belge tarafından neden Büyük Türk Anlatısı içerisine dâhil edildiğini, neden tekvin meselesi ile ilişkilendirildiğini ve neden bu türün bir örneği olarak algılandığı anlayabilmek gerçekten çok güç. Roman, Şeyh Bedrettin isyanını ve sonrasını anlatan bir ütopya denemesi aslında ve yazıldığı 1970’li yıllar düşünüldüğünde, politik olarak niyetinin Anadolu coğrafyasının tarihinden beslenen bir ütopya kurgulamak ve bununla da solun düşünsel alandaki hegemonyasına bir katkıda bulunmak olduğu çok açık. Buna rağmen, Belge bu romanı da genesis romanları arasına dâhil ediyor ve analizlerini de o bağlamda yapıyor.

Belge’nin amacına en uygun roman aslında Buğra’nın Osmancık’ı. Ancak onun da kuruluş mitosuna katkıda bulunmak gibi bir derdi olsa da, esas niyeti Türk-İslam sentezini edebi bir ürünle taçlandırmak. 1983 yılında, 12 Eylül cuntasının resmi ideolojisi Türk-İslam sentezi yürürlükteyken yayınlanan bu kitapta Buğra’nın asıl amacı Türklükle İslam arasındaki “varoluşsal ilişki”yi genç kuşaklara anlatabilmek. Dolayısıyla bu kitabı, tekvin literatürüne ihtiyatlı bir şekilde dâhil etmek gerekiyor.

Kitabın diğer bölümleri üzerinde uzun uzadıya durmak istemiyorum. Ancak, Belge’nin incelediği Nihal Atsız’ın romanlarının tekvin edebiyatının Türkiye’deki en önemli eserleri arasında yer alması gerektiği kanaatindeyim. Ziya Gökalp’in ve Ömer Seyfettin’in Türkçülüğün doğuş yıllarında yazdıkları Osmanlı dönemi Türk milliyetçiliği açısından ne kadar önemliyse, Atsız’ın 40’lı yıllardan itibaren yayınladığı romanları da Cumhuriyet döneminde devlet-dışı bir milliyetçiliğin ortaya çıkışı, Osmanlı Türkçülüğünün mirasının cumhuriyet dönemine nakli ve Soğuk Savaş dönemi anti-komünist teyakkuz halinin oluşumu açısından büyük bir önem taşıyor. Zeki bir faşist olan Atsız, milliyetçiliğin bir mitolojiye ihtiyacı bulunduğunun ve bu mitolojinin popüler bir karakter taşıması gerektiğinin farkında olduğundan hem bir tarihçi olarak bu mitoloji üzerine çalışmayı, hem de mitolojiye bizzat katkıda bulunmayı amaçlıyor ve bunda da başarılı oluyor. 1960’lardan itibaren Atsız’ın romanları faşist hareketin sınırlı okuma listesinin en tepesindeki yeri işgal ediyor.

Belge’nin çalışması, milliyetçilik edebiyat arasındaki ilişkiye dair eleştirel bir okuma olması ve seçtiği örneklerdeki anakronizmi, yabancı düşmanlığını, “biz”in ve “öteki”nin kuruluşunu, özcülüğü, altın çağ nostaljisini ayrıntılı bir şekilde göstermesi nedeniyle okunmayı hak eden ve önemli bir çalışma. Ancak kitabın adı olan Genesis’le içeriği arasında yukarıda anlatmaya çalıştığımız gibi bir tekabüliyetsizlik bulunuyor. Belge, tekvin meselesini dert edinmeyip okumalarını edebiyat ve milliyetçilik gibi bir tema üzerinden yapmayı tercih etseydi ortaya çıkan sonuç çok daha iyi olabilirdi.

Yorumlar (0)

Bu yorumun beslemesine abone olun

Yorum yaz

Küçült | Büyüt

busy