(3 değerlendirmenin ortalaması: 4.33)
Yeni Muhafazakârlık Nedir?
Yeni Muhafazakârlık Nedir?
Helmut Dubiel
İletişim Yayınları (Temmuz 1998)
Yeni-muhafazakâr (orijinalinin kısaltılmış hali olarak neo-con) teriminin popüler hale gelişinin George W. Bush’un 2000 yılında ABD başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte söz konusu olduğunu biliyoruz; bu terimin daha çok Bush’un politikalarını yönlendiren masonik, gizemli ve karanlık bir Yahudi entelektüel elit grubunu tarif etmek için kullanıldığını da. Oysa ne yeni-muhafazakârlar zannedildiği gibi tarikatvari ve ezoterik bir örgüte mensuplar ne de varlıklarını Bush’un iktidarına borçlular. Bir düşünce akımı olarak yeni-muhafazakârlığın tarihini 1950’lere, yeni-muhafazakârların ABD entelektüel dünyası içerisinde etkin bir konuma gelişlerinin tarihini ise 1970’lere kadar geri götürmek mümkün.

Bu etkin hale gelişin nedenini açıklayabilecek tek sözcük bulunuyor: Kriz! 60’ların ikinci yarısında kendini hissettirmeye başlayıp 1970’ler boyunca bütün batı toplumlarında etkili olan ve sadece ekonomide değil, ekonominin yanı sıra siyasal alanda, toplumsal yaşayışta ve kültürde de cisimlenen, yani bir bütün olarak kapitalizme ve ondan kaynaklı bütün toplumsal ilişkilere sirayet eden bir kriz.

Frankfurt Okulu’ndan mülhem Eleştirel Teori’nin “meşruiyet krizi” olarak adlandırdığı bu geniş kapsamlı krize, yeni-muhafazakâr düşünce “yönetilemezlik” adını verdi, ki bu kendi durdukları yerden, yani burjuvazinin organik aydını olma konumundan gayet anlamlıydı, çünkü söz konusu olan sahiden de 60’lar ama özellikle 70’ler boyunca kapitalist toplumun yönetilemez bir veçheye kavuşmasıydı. Yönetilemez hale gelen toplumun yeniden yönetilebilir olmasının yolu radikal bir dönüşümden geçiyordu ve yeni-muhafazakâr ideologlar karşı-devrimci bir programı biçimlendirdiler, teorize ettiler ve uygulamaya geçirilmesi için büyük çaba gösterdiler.

Dubiel’in kitabı, bize bir yandan yeni-muhafazakârlığın batılı toplumlara dair kriz teşhisini hangi semptomlara bakarak koyduğunu ve nasıl bir tedavi önerdiğini; bir yandan da yeni-muhafazakâr zihniyeti ve bu zihniyetin ortaya çıkışını sağlayan tarihsel koşulları gösteriyor. Dubiel bunu yapmak için, kültür, demokrasi, refah, eşitlik gibi modern toplumun temelinde yer alan kavramların 70’ler boyunca bulunduğu hale dair yeni-muhafazakâr tezlere odaklanıyor ve ardından söz konusu tezlerin esaslı bir eleştirisine girişiyor.

Yeni-muhafazakârlık, batılı toplumların 70’lerde içerisine girdiği krizin nedenlerini, Dubiel’in sözleriyle söylendiğinde “burjuva değer sisteminin geniş kapsamlı bir çözülüşü”nde (s.25) arar. 68’in ardından ortaya çıkan alt-kültürün ve karşı kültürün taşıyıcısı kitleler, Weber’in kapitalizmi tarif ederken kullandığı, rasyonalite, özel mülkiyet ve kalvinist etik teslisini kökten bir şekilde reddetmeye başlamışlardır. Yeni-muhafazakârlara göre; burjuva toplumunda bir zamanlar bir çalışma etiği, devlete karşı sorgusuz bir itaat ve sınıflar arası farklılıklara ilişkin bir saygı mevcut olmuştur. Ancak şimdi burjuva toplumunu burjuva toplumu yapan bu değerler büyük ölçüde aşınmış durumdadır. Bunun nedeni ise kadınların, siyahların, çevrecilerin, öğrencilerin vs. yürüttüğü hak temelli ve radikal nitelikli yurttaşlık hareketlerinin yükselişidir. Bu hareketler; “bireyin kendiyle hazcı-dışavurumcu bir ilişki kurması hedefiyle Kalvinist iş ahlakına sırt çevirmeden yana çıkıyorlar, toplumsal emeğin dayanışmacı-kolektif bir örgütlenişi ışığında bireysel statü rekabetini eleştiriyorlar, devlet karşısında sorgusuz sualsiz itaate hazır olmanın geleneksel itkilerini, kamu kurumlarına yönelik ilke düzeyinde eleştirel bir tutum doğrultusunda aşmak” istiyorlardır. (s.27)

Dubiel, yeni sosyal hareketlerin yükselişiyle birlikte yurttaşların karar alma mekanizmalarında daha çok söz sahibi olmayı talep ettiklerini, üstelik bu taleplerin siyasal alandan kültürel ve ekonomik alana da kaydığını ve bunun da demokrasiyi derinleştirdiğini söyler. 70’lerin ünlü muhafazakârlarını bir araya getiren ve günümüzde de ABD siyasetinde söz sahibi olan Trilateral Komisyon’un hazırladığı bir çalışmada “demokrasi aşırılığı” olarak tespit edilen bu olgu yeni muhafazakârlık açısından bir yönetilemezlik durumuna, bir yönetme krizine işaret etmektedir. Yeni-muhafazakâr elitizm bu noktada karşımıza çıkar: artık demokrasi için esas tehlike despot hükümdarlar değil, demokrasiyi kendisini yok edecek sınırlarına doğru genişletmek isteyen kitlelerin “tiranlık eğilimleri” ve “irrasyonel dürtüleri”dir. Dolayısıyla demokrasi, Schumpeter’den mülhem bir şekilde “halk tarafından yönetim”den “halk tarafından onaylanan yönetim”e doğru evriltilmeli ve elitist bir şekilde revize edilmelidir.

Yeni muhafazakârlar, refah devletinin gelişimiyle birlikte kapitalizme “sisteme yabancı” öğelerin eklendiğini düşünürler. Bu sisteme yabancı öğeler “siyasi, kullanım değeri yönelimli ve kolektif-kamusal” niteliklidirler ve bu nitelikleri nedeniyle de kapitalizmi krize sürüklemişlerdir. Yeni muhafazakârlık, Keynesçi ve talep yönlü refah devletçi politikaların yerine devlet müdahalesini en aza indirgeyen arz yanlı iktisat politikalarının geçirilmesini önerir. Bu politikalar; “dolaysızca sermayenin değerlenme koşullarını teşvik eder. Girişimciler için vergi ve vergiden düşürme kolaylıkları, risk sermayesinin devletçe sübvansiyonu araştırma ve teknolojinin devletçe örgütlenişine hız verme yoluyla üreticilerin mal, gayrimenkul ve hizmet ‘sunucularının’ ticaret koşulları iyileştirilir.” (s.110) Sermaye üzerindeki vergi yükünün azaltılması uygulamalarına devletin ekonomiye müdahalesini en aza indirmeyi amaçlayan monetarist anlayış eşlik eder, monetaristlere göre ekonomiye dışarıdan yalnızca para arzının kontrolü ile müdahale edilmelidir. Ayrıca deregülasyon denilen uygulamalar bütünü ile ekonomi hızla kuralsızlaştırılmalı yani refah devletçi müdahalelerin dışarısında bırakılmalıdır. Dubiel’in cümleleriyle söyleyecek olursak;

“Devletin ekonominin bütünü ile ilgili meşruiyet sorumluluğundan arındırılması, girişimlerin ‘ekonomiye yabancı’ siyasi şartlardan kurtarılması, sosyal politikanın emek piyasası politikasına indirgenmesi, sosyal yardımın ve istihdam riskinin yeniden özelleştirilmesi, sendika nüfuzunun geriletilmesi ve korporatif yapıların askıya alınması- bütün bunlar, toplam olarak ‘Keynesçi uzlaşma’ öğelerinin güçlü izlerini taşıyan bir ekonomi toplumunu neoklasik şekilde tasarlanan bir pazar ekonomisinin çerçevesine sokmayı, yani bu çerçeveden taşan tüm ‘sisteme yabancı’ artıkları kesip atmayı hedefleyen amaç tanımlarıdır.” (s.116)

Yeni-muhafazakâr reçete İngiltere’de Thatcher ve ABD’de Reagan Türkiye’de ise Özal aracılığıyla uygulamaya kondu. Neoliberal iktisat politikalarına toplumun hızla muhafazakârlaştırılmasının eşlik etmesi açıkça bir devlet projesiydi ve bu aynı zamanda Türkiye burjuvazisinin küresel kapitalizme daha güçlü bir şekilde eklemlenme arzusunun bir yansımasıydı. Kendisini muhafazakâr-demokrat olarak tarif eden AKP iktidarı yıllarında hem liberalleşme hem muhafazakârlaşma derinlik kazandı. Üstelik liberallerle muhafazakârlar kurdukları düşünsel ittifak aracılığıyla liberal-muhafazakâr bir ideolojik hegemonya kurdular. Hegemonyanın karşısına bir karşı-hegemonya ile çıkmak gerekiyor. Dubiel’in kitabı, yeni-muhafazakârlığın kökenlerini doğru bir şekilde anlayabilmemiz için iyi bir başlangıç noktası olma niteliği taşıyor ve bu da kitabın karşı-hegemonyayı kurma niyeti olanların ideolojik cephaneliğindeki yerini almasını gerektiriyor.