| 08 Eylül 2008
Emperyalizmi hem politik hem de bilimsel bir terim haline getiren, böylelikle de hem “üzerine” hem de “üzerinden” analiz yapılabilecek bir kategoriye dönüştüren Marksizm oldu. Böylelikle hem kavramın kendisi üzerine, hem de kavramın kendisi üzerinden dünyayı anlamaya yönelik çok büyük bir külliyat ortaya çıktı. Belki de bu yüzden, 1990’ların sonlarına gelindiğinde emperyalizmin artık dünyayı anlamaya yardımcı olmayacak bir kavram, hem de geride bırakılmış, aşılmış bir evre olarak ilan edilmesi iki Marksist yazar tarafından gerçekleştirildi; Hardt ve Negri’nin İmparatorluk isimli çalışmalarının şahsında emperyalizm Marksizm tarafından “ölü” ilan ediliyordu. Artık post-emperyalist bir çağda yaşıyorduk ve yeni küresel egemenlik biçiminin adı, basitçe bir metafor olmanın ötesinde, Hardt ve Negri tarafından bilimsel bir kavram haline getirilmeye çalışılan “imparatorluk”tu.Emperyalizm çağının geride bırakıldığını ve post-emperyalist bir dönemde yaşadığımızı ilan eden Hardt ve Negri’nin İmparatorluk’u belki de her şeyin sonunun ilan edildiği bir zaman diliminin kapanışındaki son büyük eserdi. Yirminci yüzyılın yaklaşık yirmi beş yılını batı entelijansiyası, kapitalizmin, proleteryanın, marksizmin, modernitenin, sanayi toplumunun, burjuva kültürünün, ulus-devletlerin, ideolojilerin ve elbette ki tarihin sonunu ilan etmekle ve kavramların başına bir post ön eki getirmekle geçirdi. Emperyalizmin sonunu ilan eden İmparatorluk “sonculuk” diyebileceğimiz bu entelektüel modanın en görkemli olmakla birlikte kapanış eseriydi; çünkü sembolik olarak 11 Eylül saldırılarıyla başlatabileceğimiz yirmi birinci yüzyıl, sonu ilan edilen bütün kategorilerin üzerine yeniden düşünülmesi gerekliliğini beraberinde getirdi ve emperyalizm bunların başta gelenlerinden biriydi.
David Harvey’in Yeni Emperyalizm’i bu gerekliliğin ürünlerinden biri olarak kabul edilmeli. Yeni Emperyalizm, emperyalizmin günümüzdeki görünümünü betimliyor. Petrolün emperyalizm için taşıdığı önemden, ülke mantığı ile sermaye mantığı arasındaki diyalektik ilişkiden, hegemonyadan, el koyarak birikimden ve ABD’nin neo-liberal emperyalizmden yeni-muhafazakâr emperyalizme geçişinden bahsedilen makro ölçekli bir betimleme bu.
Harvey, Marx’ın Kapital’de, kapitalizmin tarih öncesini anlattığı ilkel birikime ilişkin analizini, günümüz kapitalist emperyalizmini anlamak için kullanıyor. Gücün ülkesel mantığı ile sermayenin mantığının birbirine tekabül ettiği kapitalist emperyalizmde ilkel birikim, kapitalizmin tarih öncesine ait olmayıp günümüzde de mevcudiyetini sürdüren bir uygulama biçimi olarak ele alınıyor. Harvey’in sözleriyle söylendiğinde;
“Toprağın metalaştırılması ve özelleştirilmesi, köylülerin zorla topraklarından çıkarılması, çeşitli mülkiyet haklarının (ortak, kolektif ve devlet mülkiyeti) münhasıran özel mülkiyet haklarına dönüştürülmesi, avama tanınan hakların daraltılması, işgücünün metalaştırılması, alternatif (yerli) üretim ve tüketimin bastırılması, varlıkların (doğal kaynaklar da dâhil olmak üzere) sömürgeci, yeni-sömürgeci ve emperyal yöntemlerle talan edilmesi, mübadele ve vergilendirmenin parasallaşması, köle ticareti, ilkel birikimin radikal araçları olarak tefecilik, ulusal borç ve nihayetinde de kredi sisteminin yaygınlaşması bu süreçlerden bazılarıdır. Şiddet kullanma ve meşru olana karar verme tekelini elinde bulunduran devlet bu süreçleri destekleyici bir rol oynamaktadır." (s. 120–121)
Ezber bozmaya meraklı liberal sol entelektüellerin “emperyalizm topla tüfekle olur” tarzında müthiş bilimsel tespitler yaptığı ya da anti-emperyalizmi arkaik bir mücadele ilan ettikleri günümüz Türkiyesi’nde Harvey’in satırları ufuk açıcı bir nitelik taşıyor. Bizzat bu ülke, son 25–30 yıldır bir sürekli ilkel birikim modeli yaşıyor. IMF ve Dünya Bankası gibi kapitalist emperyalizmin bürokratik kurumlarının gözetiminde, borçlanma mekanizmasının iç borç ayağı ile emekçilerden sermayeye, dış borç ayağıyla da kapitalist metropollere gelir transferi yapılıyor. Kamu mülkiyetindeki bütün fabrikalar, işletmeler, araziler özelleştiriliyor. Eğitim sağlık gibi kamusal hizmetler hızla piyasalaştırılıyor, madenler, limanlar ve hatta akarsular özelleştirmeye açılıyor, düzenli ekonomik krizler aracılığıyla küresel sermaye, finansal birikimlere el koyuyor, yolsuzluğun kendisi bir ilkel birikim mekanizması haline geliyor.
Irak örneğine de bakılabilir. Bu ülkenin işgali Harvey’in “Petrol Hakkında Her Şey” isimli bölümde de dikkatimizi çektiği gibi, sadece ve sadece emperyalizmin Irak petrollerine duyduğu büyük tutku ile açıklanamaz. Elbette ki esas motivasyon kaynağı petroldür. Dünyanın en büyük petrol ithalatçılarından ABD’nin endüstriyel üstünlüğünü devam ettirmesinin yolu petrole sorunsuz bir biçimde ve düşük maliyetlerle ulaşmasından geçmektedir. Yalnızca bu da değil, herhangi bir savaşta petrol vanalarının hâkimiyetini elinde tutup düşman uçaklarını, tanklarını, gemilerini hareketsiz hale getirebilmek için de petrole ihtiyaç vardır. Körfez bölgesinin kontrolü, enerji nakil hatları, İsrail’in güvenliği, Rusya’nın ve Çin’in bölgedeki nüfuzunun artmasının engellenmesi gibi nedenlerle de ABD Irak’ta bulunmak zorundadır.
Ancak Irak’ın işgalinde bundan fazlası vardır. Irak küresel kapitalizmin bir “yaratıcı yıkım” operasyonuna maruz bırakılmış ve ilkel birikim için kullanılmıştır adeta. Petrolün özelleştirilmesi ile başta ABD’ninkiler olmak üzere batılı şirketlerin aşırı birikimleri buraya yönlendirilmiş, savaş ekonomisi aracılığıyla durgunluğa doğru gitmekte olan ABD ekonomisinin canlandırılması sağlanmış, Irak ekonomisi küresel ticarete açılmış, finansal piyasaları finansal sermayenin serbestçe at oynatabileceği bir veçheye kavuşturulmuş, bizzat savaşın kendisi özelleştirilerek milyarlarca dolarlık özel güvenlik sektörü oluşturulmuş, Irak’ın müzeleri ve bütün kültürel varlığı talan edilmiştir. Irak işgalinin emperyalist niteliği açıktır, ancak kimilerinin sandığı gibi topla tüfekle yapılmış olması nedeniyle değil sadece, el koyarak birikimi sağlamaya yönelik bir “yaratıcı yıkım” projesi olması nedeniyle de öyledir.
8 Ağustos 2008 tarihinin emperyalizm bağlamında açıkça bir milat niteliği taşıdığını düşünebiliriz. Rusya’nın, Gürcistan’ın Osetya operasyonuna verdiği sert yanıt, batı emperyalizminin uzunca bir süredir sürdürmekte olduğu yayılmacılığa da verilmiştir aynı zamanda. Ülkelerin etnik milliyetçilik temelinde bölünerek ortaya yeni devletçilikler çıkarılması ve renkli devrimler aracılığıyla batı yanlısı liderlerin iktidara getirilmesi şeklindeki batı emperyalizminin silahı, Rusya’nın Osetya ve Abhazya’yı Gürcistan’dan koparıp bağımsızlıklarını tanıması ile kendisine çevrilmiştir. Rusya, bir yandan Şanghay Beşlisi ile bir yandan İran ve Suriye’yle bir yandan da Latin Amerika’daki sol iktidarlarla ilişkilerini derinleştirmeyi amaçlamaktadır. Bu, ABD ile sorunlu söz konusu ülkelerin de çıkarlarına olduğundan ortaya yeni bir müttefiklik ilişkisi çıkmaktadır.
Emperyalizm, kapitalizmin zafer sarhoşu olduğu ve sosyalizmin büyük bir akıl tutulması yaşadığı 90’ların alacakaranlığının ardından, yeniden dünyayı anlamak için anahtar kavramlardan biri haline gelmiştir. Dünyayı değiştirmek için önce anlamak gerekiyorsa, dünyayı değiştirmek isteyenler daha uzunca bir süre emperyalizm kavramına politikliği ve bilimselliği birbirinden ayrıştırılamaz bir şekilde başvuracaklardır. Yeni Emperyalizm ise bu başvuru için gereken temel eserlerden biri olarak güncelliğini uzun süre koruyacaktır.
