| 03 Ekim 2008
Boris Kagarlitski’nin 1982 yılında yazdığı ilk kitabı Düşünen Sazlık: 1917’den Günümüze Sovyet Devleti ve Entelektüeller, ilk kez 1988’de İngiltere’de yayımlandı. Türkiye’de Sovyetler Birliği’nin dağıldığı 1991 yılında yayımlanan kitap Sovyet tarihini, kültürünü ve entelektüellerini, içeriden bir bakışla, yeniden tartışmamızı sağlıyor. Düşünen Sazlık dışında The Dialectics of Change (Değişimin Diyalektiği) ve Farewell Perestroika (Perestroyka’ya Elveda) adlı iki çalışması daha bulunan Kagarlitski, 1958 yılında Moskova’da doğdu. Kendi deyişiyle henüz çocukluğunda, Kruşçev dönemi ve sonrasının sorunlarının, muhaliflerin tüm tartışmalarının izlenebildiği Yazarlar Birliği’nin konut kooperatifindeki ikameti sayesinde, eleştirel bilince sahip bir Sovyet yurttaşı haline geldi. Tiyatro Sosyolojisi eğitimi alan Kagarlitski kendi kuşağını, yeni “zoraki Gorbaçov gönüllüleri” ile Kruşçev’in “buzların çözülüşü dönemini hatırlayanlar” arasındaki köprü olarak nitelemekte.
Düşünen Sazlık, Bolşevik Devrimi ve devrimin yarattığı geleneklerden, 1982’ye neler kaldığını tartışmayı hedefleyen projenin bir parçası. Kagarlitski kitabında entelektüellerin sorunlarını Sovyet toplumunu incelemek için bir kalkış noktası olarak kullanmakta. Bunu yaparkenki gerekçesi ise, Ekim Devrimi’ni kitleler gerçekleştirmiş olsa da Bolşevik entelijensiyanın düşüncesinin, sonuçları belirlemede büyük rol oynamış olmasıdır. Yazar bu durumu şöyle ifade eder: Devrim, zirvesine ulaştığında bir halk devrimiydi, ama geriye çekildiğinde, İç Savaş’tan sonra, Bolşevik olan ve olmayan entelektüellerin etkisi arttı. Geleneksel Rus entelijensiyası ile onun Sovyet haleflerinin bağlarını kurmaya, Stalin ve Brejnev dönemlerinde entelijensiyanın kaderini göstermeye çalıştım. (s. 363) Dolayısıyla Kagarlitski, çalışmasında da altını çizdiği gibi, politikayı kültürün parçası olarak, tersten söylenecek olursa da, kültür ve sanatı politik etmenler olarak incelemektedir. Peki neden? “1950’li ve 1970’li yıllar arasında Sovyet toplumunda bürokrasiye karşı toplumsal protestonun başlıca omuzlayıcıları ve savunucularının(ya da bunların önde gelenlerinin) insan bilimleriyle uğraşan entelijensiya olduğu iyi bilinir. Wolfgang Leonhard’ın, SSCB’deki sınıf mücadelesini konu alan ve bürokrasinin potansiyel mezar kazıcılarını sıraladığı makalesinde, işçi sınıfını bu mezar kazıcıları arasında ancak dördüncü sırada gösterirken, sanatsal entelijensiyayı bilimsel ve teknik entelijensiyadan sonra ikinci sıraya yerleştirmesi rastlantı değildir.” (s. 15) Bu tür bir sınıflandırma, toplumsal grup ya da sınıfların gerçek gücünü doğrudan yansıtmasa da, politik faaliyetin düzeyi açısından, şüphesiz, aydınlatıcı olmaktadır.
“Düşünen Sazlık” ve “Entelijensiya ve Glasnost” adlı iki bölümden oluşan çalışmanın ilk kısmı sırasıyla, Rusya’da Devlet ve Entelijensiya, Devrim ve Bürokrasi, Bürokrasinin Labirentleri ya da Oyunun Kuralları, Buzların Çözülüşü, Dönüm Noktası ya da Muhalefetin Krizi ve Çıkış Yolu Arayışı alt başlıklarından oluşuyor. Konu adlarından da anlaşılacağı üzere, “Rusya’da Devlet ve Entelijensiya” Çarlık Sarayı’na ilk kurşunu atan Dekambristleri ele alarak başlıyor ve 1825’ten 1917’ye kadarki süreçte Rusya’daki entelijensiya-aydın kavramlarını, hareketlerini ve polemiklerini devletle olan ilişkileri düzleminde tartışıyor. Kagarlitski’ye göre, 19. yüzyılın başından sonuna dek, Rusya’da devrimci ilkelerin taşıyıcısı belirli bir sınıftan ziyade entelijensiyadır. Yazar, bu dönemdeki devrimci geleneği başlıca üç kuşağa ayırır. İlk dönem Puşkin, Lermontov, Belinski ve Gogol dönemidir. İkincisi, Turgenyev, Çernişevski ve Dostoyevski dönemi. Üçüncü dönem ise ‘Lenin ve Çehov çağı’ deyişiyle tarif edilir. Birinci dönemin entelijensiyası genel olarak soylu kökenlidir. İkinci döneminki küçük burjuva ve son döneminki de proletarya. Dolayısıyla her üç dönemdeki entelijensiyanın idealleri farklı da olsa, onları birleştiren ortak payda yönetime karşı olan kavgalarıydı.
“Devrim ve Bürokrasi”, Çarlık Rusya’sının tarihin çöplüğüne itildiği 1917’den Lenin’in ölümüne kadarki süreci tartışmakta. Kagarlitski’ye göre, devrimi izleyen iç savaş ve savaş komünizmi ardından Yeni Ekonomik Program (NEP) dönemlerinde Bolşeviklerin temel açmazı hem devrimci bir partinin hem de bir düzen partisinin görevlerini yerine getirme yükümlülüğüydü. Özellikle Parti’deki hiziplerin yasaklandığı Onuncu Kongre’nin bu duruma çarpıcı bir örnek oluşturduğu söylenebilir. Demokratik fikirleri ilkesel olarak reddetmesi mümkün olmayan Bolşevikler, tarihsel koşulların zorlamasıyla bu tür kararlar almak zorunda kalabiliyorlardı. Bolşeviklerin bu dönemdeki uygulamaları üzerine Rosa Luxemburg’dan Lenin’e Troçki’den Gramsci’ye kadar pek çok tarafı bulunan yoğun tartışmalar cereyan ettiği bilinir. Kagarlitski de kitabında hem bu tartışmaları özetlemekte hem de o dönemdeki uygulamaları, uygulamaların sonuçlarını da göz önünde tutarak, yeniden düşünmekte.
Lenin’in ölümüne kadarki dönemde Bolşeviklerle entelijensiyanın arasını açan, Bolşeviklerce mecburen alınan bazı anti-demokratik önlemlerdi. Kagarlitski’nin Stalin dönemini tartıştığı “Bürokrasinin Labirentleri ya da Oyunun Kuralları”, Lenin’in ölümünden sonra parti içindeki ve dışındaki komünist ve komünist olmayan muhalefete ardı ardına darbe indiren parti bürokrasisinin geçirdiği evrimi vurgulamakta ve bu dönemdeki kültürel hareketsizliği sorgulamakta. Son makalesinde, Sovyetlerdeki mevcut devlet aygıtının sefil olmasa da acınacak halde olduğunu söyleyen Lenin, palazlanmaya başlayan parti bürokrasisinin panzehirinin kültür olduğuna vurgu yaparak gelecek kuşakları uyarıyordu. “Lenin, Rusya tarihinde özel bir durulukla dışa vurulan gerçek tarihsel mantığı çok iyi anlamıştı: Bürokrasinin tek akla uygun temeli, kültür yetersizliğinde yatmaktadır. Kültürle bürokrasi bağdaşmaz. Zıt şeylerdir onlar. Dolayısıyla bürokrasiye karşı kavga, kültür için verilecek kavgadan başka bir şey olamaz.” (s. 80) Bürokrasiyle kastedilen, atama yöntemiyle oluşmuş, ayrıcalıklı bir memurlar aygıtıyken, Stalin dönemini ise Komünist Parti’nin üst kademelerini giderek bürokrasiyi de aşan sınıf tipinde bir topluluk, statokrasi, olarak niteleyen Kagarlitski, Stalin’in projesinin, toplumsal enerjinin savaş sonrasındaki tükenişini kullanarak, toplumu statokrasiye uydurmak ve dolayısıyla her şeyi yönetilebilir hale getirmek olduğunu iddia eder. Bu da çok geçmeden, işçisinden doktoruna, mühendisinden yazarına kadar tüm toplumun ve entelijensiyanın aşırı yabancılaşmasına yol açar.
Böyle bir siyasal ve düşünsel ortamda, eleştirel düşüncenin varlığından söz etmek mümkün görünmüyor. Stalin’den sonraki Kruşçev dönemi kitapta, “Buzların Çözülüşü” bölümünde özetleniyor. Özellikle Yirminci Parti Kongresi’nde Stalin dönemi uygulamalarının açıkça eleştirilmesinden sonra yavaş yavaş liberalleşmeye başlayan siyasal ortam, Sovyetler Birliği’nde eleştirel düşünceyi tekrar mümkün kılıyordu. Bununla beraber, Kagarlitski Kruşçev’i de eleştirmektedir. “Ama öbür yandan Kruşçev’in raporu, insanları sersemletti ve daha derinlemesine bir çözümleme talebini gündeme getirdi. Stalin çağının trajik olaylarını ülkedeki toplumsal süreçlere ve o çağın politik kurumlarına bağlamayan ‘kişi putlaştırması’ temelindeki açıklama ‘Marksist tarih çözümlemesiyle alay etmeye’ benziyordu” (s. 150). Salt Stalin döneminin topyekün karalanması, Sovyet tarihinin yeniden çarpıtılması da denebilir, devlet ve parti yapısında bir değişiklik getiremezdi elbette. Ancak, Kagarlitski’nin de belirttiği gibi, eski döneme yönelik açıklamalar halkın büyük kesimlerinde karışıklık ve şaşkınlık doğurdu ve kültürel ortamda yeniden kıpırdanmaların başlamasına sebep oldu. 1956’dan itibaren Aykırı, Yeni Sesler, Anka Kuşu, Bumerang, Kokteyl gibi, ilginç isimli, resmi olmayan yayınların ortaya çıkması da bu durumun göstergesidir.
Kagarlitski’nin kitabının sonraki bölümleri Kruşçev’in iktidardan düştüğü 1965’den 1982’ye kadarki dönemde, uluslararası ortamdaki muhalif hareketlerin etkileri de gözardı edilmeden, siyasal iktidar ile muhalif hareketler arasındaki tartışmalara, gerilimlere ve muhalif hareketlerin niteliğine ayrılmış. Yazarın, Batı yazınının çokça düştüğü Soğuk Savaş psikolojisinin etkilerinden sıyrılarak, içeriden bir bakışla Sovyet devleti ve entelektüeli üzerine düşünmesi çalışmasının nesnelliğinin zeminini hazırlıyor. Bunu yaparken de, Sovyetler Birliği’nde ekonomiden, güzel sanatlara, tarihten edebiyata kadar pek çok alandaki tartışmaya dair devlet ile çeşitli kesimlerden muhalif hareketlerin görüşlerini aktarması çalışmanın değerini artırmakta. Bir örnek vermek gerekirse, bugünkü Rus siyasal hayatında da gördüğümüz faşizan öğeler, liberaller, milliyetçi “komünist”ler ve sosyalistler gibi pek çok siyasal grubun nüvelerini ve bu gruplar arasındaki tartışmaları Düşünen Sazlık’ta okumak mümkün.
Kitabın ikinci kısmı olan “Entelijensiya ve Glasnost” ise çalışmaya sonradan eklenmiş iki makale ve bir söyleşiden oluşuyor. Bu makaleler daha çok Gorbaçov dönemindeki gelişmelerin değerlendirilmesine ayrılmış. Düşünen Sazlık, Kagarlitski’nin de belirttiği gibi Sovyetler’deki yasadışı literatürün pek çoğu, Rus olmayan ulusal kültürlerin sorunları gibi konuları dışarıda bıraksa da, Sovyet tarihi ve entelektüeli üzerine yeniden düşünmeyi sağlayan ve ezberi bozan, kısaca döneme ilişkin okunması gereken bir çalışma.
