(12 değerlendirmenin ortalaması: 4.25)
İmparatorluk
İmparatorluk
Michael Hardt, Antonio Negri
Ayrıntı Yayınları (2001)
Bir kitabı günümüzde okumakla kastedilen, söz konusu kitabın bugün için nasıl bir anlam ifade ettiği, yazarın ya da yazarların tezlerinin halen geçerlilik taşıyıp taşımadığı, öngörülerinin gerçekleşip gerçekleşmediği ve zamanın kitabı haklı çıkarıp çıkarmadığı üzerine yeniden düşünmektir. Günümüzde okunan kitaplar, görece olarak uzak/farklı bir tarihsel dönemde, o dönemin içerisinden yazılmışlardır ve günümüz o yazılış döneminden farklı olduğu için bu kitaplar üzerine yeniden düşünmemiz gerekmektedir.

Peki yazılmasının üzerinden sadece 6 yıl geçmiş olan ve yayınlandığı dönemde “21. yüzyılın komünist manifestosu” da aralarında olmak üzere sayısız övgü almış, dile getirdiği tezlerin “post-modern zamanlar”ı anlamak için eşsiz bir anahtar olduğu iddia edilen, üstelik Marksist olma iddiasındaki bir metni, Michael Hardt ve Antonio Negri’nin İmparatorluk’unu günümüzde okumak herhangi bir anlam ifade etmekte midir?

Eğer zaman, İmparatorluk’un tezlerini böylesine hızlı bir şekilde yalanlayarak ironik bir durum yaratmamış olmasaydı, İmparatorluk’u günümüzde okumak için henüz erken diyebilir ve bir beş-on yıl daha bekleyebilirdik, oysa böyle olmamış ve kitabın yayınlandığı yıl, Dünya Ticaret Merkezi kulelerine giren uçaklarla birlikte İmparatorluk’un tezleri de bir toz bulutu içerisinde yerle yeksan oluvermiştir.

İmparatorluk’u sahiden de bir çağı kapatan kitap olarak değerlendirmek gerekir. Ama kitaba büyük hayranlık duyanların iddia ettiği anlamda, modern zamanları, ulus-devlet ve emperyalizm çağını bitirip, post-modern, post-emperyalist zamanları açan bir kitap anlamında değil. Bilakis, nüveleri 1970’lerdeki Fransız post-yapısalcılığında görülmeye başlanan, ancak 1990’ların başında reel sosyalizmin çöküşüyle birlikte egemenliğini ilan eden, entelektüel bir modanın sonu anlamında.

Nedir bu entelektüel moda? Büyük anlatıların sonunu müjdeleyen Lyotard’dan tutun da ideolojilerin sonunu ilan eden Daniel Bell’e, “metnin dışında hiçbir gerçeklik yoktur” diyen Derrida’dan, tarihin sonunun geldiğini vahyeden Fukuyama’ya kadar içerisinde sayısız ismi barındıran ve “her şey bitti, gerçeklik zaten hiç yoktu” düsturuyla hareket eden post modernizmi kastediyorum. İmparatorluk’un ironisi ve trajedisi tam da bu olmuştur. İdeolojik cephaneliğini büyük ölçüde yukarıda sıraladığım isimlerin yazdıklarından tahkim eden Hardt ve Negri’nin İmparatorluk’u, “yeni zamanlar”a dair bir manifesto, bir tür “post-modern prens” olma iddiasıyla yazılmışken, yazarlarının hiç de beklemedikleri bir şekilde, post-modernizmin sonunun gelişini simgeleyen kitap haline gelmiştir ve ironi yine iş başındadır: post-modernizmi felsefi bir ekol haline getiren nasıl kendilerini solda tanımlayan düşünürler olmuşsa, ekolün son ve en yetkin kitabını yazmak da yine solcu düşünürlere nasip olmuştur.

İmparatorluk’u günümüzde okumak tam da bu nedenle anlamlıdır. Kendimizi takvimlerin bağlayıcılığından kurtarıp, dünyanın 2000’li yıllarının 11 Eylül 2001’de başladığını söyleyecek olursak, yazarların “1991–1999” aralığında, yani Birinci körfez savaşıyla Kosova müdahalesi arasında yazıldı dedikleri kitabın argümanlarının 2000’li yıllar için hemen hiçbir anlam taşımadığını görebiliriz, bu aynı zamanda Marksist analizin en güçlü olduğu alanlardan biri olan emperyalizm üzerine yeniden düşünme çabası anlamına da gelmektedir.

Yazarların “Türkçe Basıma Önsöz”de belirttikleri üzere imparatorluk, “çağdaş küresel düzenini adlandırmak için kullandıkları” kavramdır ve esas olarak “emperyalizm terimine karşı” bir anlam taşımaktadır; çünkü Hardt&Negri’ye göre emperyalizm, “artık küresel iktidar yapılarını anlamakta yeterli bir kavram” değildir. (s.14) Hardt&Negri’ye göre imparatorluğun ortaya çıkışı esas olarak dünya piyasasının kuruluşuyla doğrudan ilgilidir. “küresel piyasa ve küresel üretim çevrimleriyle birlikte bir küresel düzen, yani yeni bir yönetim mantığı ve yapısı, kısacası yeni bir egemenlik biçimi ortaya” çıkmıştır. (s.17) İmparatorluk ise “bu küresel mübadeleyi etkinlikle düzenleyen politik özne, dünyayı yöneten egemen güçtür.” (s.17) burada ilginç olan Hardt ve Negri’nin İmparatorluk terimini kavramsallaştırırken içine girdikleri çıkmazdır. En başta İmparatorluk terimi yazarlar tarafından emperyalizm terimi yerine kullanılırken ve dolayısıyla kapitalizmin emperyalizmden sonra ulaştığı bir evreye işaret etmesi gerekirken, başka bir şeye; “küresel mübadeleyi düzenleyen” bir egemenlik aygıtına dönüşmektedir.

Hardt ve Negri’ye göre, “emperyalizm aslında sermayeye deli gömleği giydirir”; (s.248) yani, “belli bir noktada emperyalist pratikler tarafından yaratılmış sınırlar kapitalist gelişmeyi ve onun dünya piyasasının eksiksiz gerçekleşmesini engeller. Sermaye neticede emperyalizmi aşmak ve içerisi ile dışarısı arasındaki engelleri parçalamak zorundadır.” (s.248) Emperyalizm, “sermaye akışlarını yönlendiren, kodlara ve yere bağlayan, belli akışları engelleyip diğerlerini kolaylaştıran, bir küresel hat çizme makinesidir.” (s.342) Bundan farklı olarak “dünya piyasası kodlanmamış ve yere bağlı olmayan pürüzsüz bir akış uzamı gerektirir.” (s.342)

Yazarlara göre emperyalizmden imparatorluğa geçişin esas nedeni, bu geçişin gerçekleşmemesi halinde kapitalizmin öleceğinin anlaşılmış olmasıdır. Bunun nedeni ise artık “anayurttaki” ya da “merkez”deki çelişkilerin aktarılacağı bir dışarısının kalmamış olmasıdır. Hardt&Negri’ye göre, emperyalizm esas olarak bir dışarı yaratma meselesidir ve emperyal egemenlik artık dışarısının olmaması meselesine çözüm getirmek için ortaya çıkmıştır. Ancak bu noktada, Hardt ve Negri’nin emperyalizm tanımlamasına bir eleştiri getirmek gerekir. Çünkü emperyalizm basitçe bir dışarısı yaratma meselesi değildir; zaten onu klasik sömürgecilikten ayıran nokta tam da budur. Emperyalizm için esas mesele dışarının içselleştirilmesi meselesidir. Bu, açıkça Badiou’nun küme teorisindeki “içleyerek dışlama” kategorisine tekabül eder. Emperyalist sömürüye maruz kalan ülkeye yalnızca sermaye ihraç edilmez; aynı zamanda kapitalist üretim ilişkileri de ihraç edilir. O ülkelerin burjuvazileriyle ilişkiler kurulur, ticaret anlaşmaları yapılır. Günümüz emperyalizminin bir biçimi olarak, yapısal uyum programları ve istikrar tedbirleri aracılığı ile söz konusu ülkelerin kamusal kaynakları özelleştirmeye tabi tutulur. Bu ülkelere sermaye-yoğun değil emek-yoğun sanayide uzmanlaşmaları telkininde bulunulur, sosyal devlete ilişkin bütün kazanılmış hakların tedricen tasfiye edilerek bunların piyasa mekanizmasına tabi kılınmaları amaçlanır, bu ülkelerden serbest ticaret kurallarına uymaları istenir vs. Dolayısıyla bu ülkeler küresel ekonomiye dahil edilme anlamında içlenirler ancak bölüşümden aldıkları pay anlamında da dışlanırlar. İçleyerek dışlama ile kastettiğimiz tam da budur. (David Harvey, Yeni Emperyalizm adlı çalışmasında bu süreci “mülksüzleştirerek birikim" kavramıyla açıklamaktadır.)

Yazarlar, “dışarısını içselleştirmek” (s.239) başlıklı bölümde yeni alanların kapitalist üretim ilişkileri ağına dâhil edilişlerinden bahsederler. Ancak, dışarının içselleştirilişini basitçe bir toprak parçasının pazara dâhil edilişi olarak aldıkları ve dolayısıyla da emperyalizmin işleyişini yatay bir genişleme mantığına dayandırdıkları için, dâhil olma süreci gerçekleştiği andan itibaren dışarısının “artık sermayenin artık-değerini gerçekleştirmesi için zorunlu dışarısı” olamayacağını söylerler; hal böyle olunca da, bugün sermaye ilişkisinin sızmadığı hiçbir toprak parçası kalmamış olması olgusundan hareketle “artık dışarısı yoktur” demeleri mümkün hale gelir. Ancak mesele sadece yatay bir genişleme meselesi değildir, mesele sömürü ilişkilerinin dikey yayılımı, yani daha da derinleştirilmesinin sağlanması meselesidir. Aynı zamanda yalnızca sömürü ilişkileri düzeyinde değil, örneğin ekolojik tahribat bağlamında da hala bir dışarısının olduğu söylenebilir.

Üstelik dışarının içselleştirilmesi mekanizması, sürekli yeni dışarılar ve dışarıdakiler yaratarak, bugün eskisinden daha iyi işlemektedir. Ülkeler, örneğin Irak’ta olduğu gibi, eğer bir savaş aracılığı ile işgal edilip yeniden-pazarlaştırılmıyorlarsa, var olan pazar ilişkilerinin daha da derinleştirilmesi aracılığı ile sömürü ilişkilerine tabi kılınmaktadırlar. Dolayısıyla toprak temelinde olmasa bile –çünkü silah zoruyla ele geçirilebilecek topraklar güç dengeleri nedeni ile son derece azalmıştır ve Irak açıkça bunun çok da kolay olmadığını göstermektedir.- var olan sömürü ve tahakküm ilişkilerinin derinleştirilmesi anlamında hala bir dışarısı mevcuttur. Hatta bugün bu dışarısı esas olarak içerinin tam kalbinde yer almaktadır. Gelişmiş kapitalist ülkelerin emekçi sınıfları bugün hiç olmadıkları kadar “dışarı” konumundadırlar.

İmparatorluk’un yayınlanışının ve emperyalizmin bitişinin böyle görkemli ve “Marksist” bir şekilde ilan edilişinin üzerinden çok geçmeden emperyalizm bir kez daha sahneye çıkmış durumda. Sosyal bilimler, kapıdan kovduğu emperyalizm kuramlarını, başta Lenin’inki olmak üzere bacadan içeri almak zorunda kaldı ve emperyalizm kavramı burjuva bilim adamları için bile kullanışlı hale geldi. Bu da en başta da söylediğim gibi, Hardt ve Negri’nin ve İmparatorluk’unun düşünsel trajedisi oldu.

Hardt ve Negri, nasıl ki İmparatorluk’a yazdıkları önsözde “Bu kitap Körfez Savaşı’nın hemen ardından yazılmaya başlandı ve Kosova’daki savaş bitmeden önce bitirildi. Dolayısıyla okur argümanı İmparatorluğun kuruluşundaki iki belirgin olayın orta noktasına yerleştirmelidir.” diyerek zımnen de olsa, reel sosyalizmin çöküşü ertesindeki müphem ve kaotik insanlık durumunun etkisi altında kaldıklarını ve İmparatorluk’ta dile getirilen tezlerin 1991–2001 aralığındaki bu “alacakaranlık yılları”na ilişkin fenomenlerden beslendiğini kabul ettilerse, 2004 yılında yayınladıkları Çokluk isimli çalışmanın önsözünde de “bu kitap asıl olarak 11 Eylül 2001 ile 2003 Irak savaşı arasında, savaş bulutları altında yazıldı.” diyerek kitabın bir 11 Eylül-sonrası çalışma olarak okunması gerektiğini belirttiler.

İmparatorluk, kapitalizmin ve emperyalizmin tarihindeki 10 yıllık (ve bugün geçici olduğu daha iyi anlaşılan) bir iyimserliğin, zafer sarhoşluğu halet-i ruhiyesinin tam ortasından yazılmış bir kitapken, Çokluk 11 Eylül sonrasının tedirgin atmosferinin, savaş hayaletinin tüm dehşetiyle geri dönüşünün ve emperyalizmin en ilkel, yani kolonyal biçimiyle tekrar vücut buluşunun şaşkınlığı içerisinde yazılmış bir kitaptı ve tam da bu niteliğiyle, İmparatorluk’un, “iyimser metafiziğine” mukabil, -bir imparatorluğun mevcudiyetinin kabulü tezinden vazgeçilmemiş olmakla birlikte, ayaklarını yere daha sağlam basan, daha gerçekçi bir kitaptı. Çokluk’un eleştirisi başka bir yazının konusu olmakla birlikte, söylenebilir ki ne İmparatorluk’taki ne de Çokluk’taki post-emperyalist tezler bugünü açıklayan bir makro teoriyi kurma yeterliliğini haiz değildir. Rusya-Gürcistan Savaşı’nın ve kapitalizmin küresel krizinin gündemimizde bulunduğu şu günlerde emperyalizm hala daha bugünü anlamamız için anahtar bir kavram niteliğindedir.