| 18 Ekim 2008
Amerikalı yazar Marshall Berman’ın üç kitabından ikisi, biraz gecikmeyle de olsa, geçtiğimiz senelerde Türkçe’ye kazandırıldı. Henüz Türkçe’ye çevrilmeyen The Politics of Authenticity dışında, All That Is Solid Melts Into Air (Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor) ve Adventures in Marxism (Marksizmle Maceram) kitaplarında Berman, modernite ve Marksizm üzerine söyledikleriyle Türkiye’de de dikkat çekti. Yazar iki kitabında da modernite ve Marksizm üzerine söyleyeceklerini daha çok, bir dizi farklı okumalar aracılığıyla söylemekte. Dolayısıyla, Berman’ın kitapları her şeyden önce okura, modernite ve marksizme ilişkin yeni bir şeyler söylerken, başka kitaplar da okutmakta.Berman’ın marksizm okumalarına geçmeden ve önce Marx’ın düşüncesinin oluşumunu, döneminden ayırmamak durumunda olduğumuzu hatırlamak gerekiyor. Denilebilir ki, 19. yüzyıl entelektüel tarihin belki de altın çağıdır. Bu dönem düşünsel açıdan, eserlerinin 19. yüzyılda etkili olduğu Ricardo ve Hegel’den Darwin’e, yüzyılın ortalarında en etkin çalışmalarını yayımlayan Feuerbach’dan Proudhon ve Owen’a uzanan bir yelpazede yüksek verimler çağı olarak nitelendirilebilir. Marx da sayılan pek çok düşünsel dorukta durarak temel eserlerini vermiştir.
Marksizmle Maceram, Berman’ın bir dizi makalesinden oluşan bir kitap. Bu makaleler, hem Berman’ın Marksizmle olan serüvenini başlatan ve bu serüveni sürdüren İktisadi ve Felsefi El Yazmaları, Komünist Manifesto, Alman İdeolojisi ve Kapital gibi Marksist klasiklere hem de Georg Lukács, Isaac Babel, Walter Benjamin, Edmund Wilson ve Perry Anderson gibi Marksizm üzerine yazmış düşünürlere ilişkin. Dolayısıyla Berman kitabında, Marksizmle macerasının yanı sıra bu yolculukta uğradığı istasyon noktalarını da anlatmakta okuyucuya.
Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’da modern hayatın düşünürlerinin modernliğe bakışını anlatırken, Marksizmle Maceram’da, 1844 El Yazmaları ile tanışmasıyla başlayan, kişisel deneyiminden yola çıkarak Marksizmin seyrine ve bugüne ilişkin anlamlarına bakıyor. Berman’ın deyişiyle kitap, “Marksizmi özel bir insani deneyim olarak yansıtıyor; onun sıradan hayattan ne denli farklı, ne denli keyifli, özgürleştirici, heyecan verici, öte yandan ne denli sorunlu, korkunç ve tehlikeli bir deneyim olduğunu akla getiriyordu. Aynı zamanda açık uçluydu da: Yeni Marksist maceralara gebe olan bir geleceği düşündürüyordu.”(s. 11)
Berman’ın modernite deneyimine ilişkin yazılarında, Goethe, Baudelaire, Nietzsche gibi 19. yüzyıl düşünürleri önemli bir yer tutar. Ancak, başköşenin Marx’a ait olduğu su götürmezdir. Bu noktada belirtilmesi gereken önemli bir nokta Berman’ın, Komünist Manifesto’yu, gerek barındırdığı hayal gücüyle, gerekse de modern hayatı dolduran “ışıltı ve ürküntü” olanaklarını ifade ediş ve kavrayış biçimleri bakımından, siyasal ve tarihsel öneminin yanı sıra, ilk modernist sanat yapıtı olarak nitelemesidir. Berman çalışmasında, Manifesto’yu “Ergime Tasavvuru ve Diyalektiği”, “Yenileyici Özyıkım”, “Çıplaklık: Bağdaşamayan İnsan”, “Değerlerin Başkalaşımı” ve “Kaybedilen Hâle” başlıkları altında inceleler. İncelemenin dikkat çeken bir yönü, dünyanın en çok yayımlanan ve okunan kitapları arasındaki Manifesto’nun, hiç anlaşılamadığına dair yapılan vurgudur.
Berman’ın Marksizm okumasında bir diğer dikkat çekici nokta, Marx’ın metinlerinin, genellikle politik ve tarihsel niteliklerinin yanında gözden kaçan, üslubuna ilişkin yazdıklarıdır. “Ancak Marx, bu tehlikeli yaratıcılığın vardığı boyutları tam anlamıyla gözümüzde canlandırmamızı sağlayan özel bir düzyazı biçemi icat etmesi bakımından ilktir. Manifesto’daki üslubunu bir çeşit dışavurumcu lirizm olarak adlandırabiliriz. Her bir paragrafı, dengemizi yitirmemize, düşünceden sırılsıklam kesilmemize yol açan şiddetli bir dalga gibi çarpar yüzümüze.” (s. 304) Komünist Manifesto akademik bir metin değildir ama, akademide üzerine en fazla zaman harcanan metinlerdendir. Gerçekten de, akademide üzerine çalışılan çok az metin hem bu denli renkli hem de bu denli sarsıcı bir anlatıma sahiptir. Örneğin şu satırlar bu duruma verilebilecek bir örnektir: Kendi üretim, değişim ve mülkiyet ilişkileri ile modern burjuva toplum, böyle devasa üretim ve değişim araçları yaratmış bir toplum, büyüleriyle harekete geçirdiği ölüler diyarının güçlerini artık denetleyemeyen büyücüye benziyor… Tek sözcükle, bizi, mülkiyetinizi ortadan kaldırmaya niyetlenmekle suçluyorsunuz. Kesinlikle öyle; bizim niyetimiz tam da budur… Halkı kendi ardına toplayabilmek için, aristokrasi, bayrak niyetine, önde, proleter sadaka torbasını dalgalandırdı. Ama halk, onun ardına her takılışında kıçındaki eski feodal hanedan armasını görüp yüksek perdeden aşağılayıcı kahkahalarla onu terk etti. (K. Marx-F. Engels, Komünist Manifesto, s. 16-40)
Berman, Marx’ın genellikle sosyalizm ile çatışıyor gibi gösterilen ve Marx’a atfedilen görüşlerden oldukça uzak olan, hümanist ve özgürlükçü vurguların altını çizer. Berman’ın deyişiyle, Marx bir konuda fetişistse bile bu, çalışma ve üretim alanında değil, çok daha karmaşık ve kapsamlı gelişme idealindedir. Gerçekten de, gerek Alman İdeolojisi’ndeki “bireylerin kendilerinde var olan yeteneklerin bütün olarak geliştirilmesi”; gerek Manifesto’daki “herkesin özgürce gelişiminin önkoşulu olarak her bir kişinin özgür gelişimi”, gerekse de Grundrisse, Kapital ve El Yazmaları’ndaki “tamamen gelişmiş birey”, “bireysel ihtiyaçların, yeteneklerin, zevklerin, üretici güçlerin… evrenselliği”, “fiziksel ve tinsel enerjilerin özgürce gelişimi” gibi satırlar Marx’ın düşüncesinin, temel olarak bireylerin özgür ve eşit gelişimi üzerinde kurgulandığını göstermektedir. Amacı, insanların artık özgür olmak uğruna baş kaldırmaları gerekmeyen, bireylerin yaşamın gündelik döngüsünde, yani iş günü içerisinde, tasarılarını ve amaçlarını gerçekleştirebilecekleri, emek aracılığıyla kendilerini geliştirebilecekleri, bolluğun ve planlanmış üretimin hüküm sürdüğü bir toplum ve dünya yaratmak olan bir düşünce akımının eşitlik vurgusunun yanında özgürlük vurgusu da olmazsa olmazıdır.
Son sözü tekrar Berman’a bırakarak bitirebiliriz. “Marx, modern dünyanın iç dinamiklerine, çelişkilerine ve olanaklarına, bu dünyayı bir arada tutan güçlere ilişkin emsalsiz bir kuramsal kavrayışa sahipti…” (s.211) Peki ama yalnızca bu mu? Bu kuramsal kavrayışın modernleşme ve modernizm düşüncelerinin topluma yeni yeni kök salmaya başladığı bir tarihsel süreçte ürünlerini bulması onu daha da çarpıcı hale getirip tekrar tekrar üzerine çalışılmaya değer kılmıyor mu?
