| 18 Ekim 2008
“Üst-anlatı alerjisi’nden muzdaripsen… Büyük hikâyelere inanmıyorsan…
Etrafında olup biteni anlamadan yaşamanın imkânı üzerine felsefî mülahazalar geliştirmekte ustaysan…
Sosyoloji zanaatine çırak olmak yerine, "canımızı niye sıkalım ki, ne kaybederiz?" demekten büyük bir haz alıyorsan…
Sosyal bilim sahasını paten pisti, kendi yaptığını da artistik patinaj olarak görüyorsan…
Eski kavramların yerine yenilerini tercih ediyorsan;
Meselâ sınıf yerine "tikel toplumsal kimlikler"i daha şık;
yabancılaşma yerine "ötekileşme diyalektiği"ni daha derinlikli;
kapitalizm yerine "enformasyon çağı"nı daha yenilikçi;
emperyalizm yerine "küreselleşme"yi daha estetik;
sömürü kavramı yerine "denetim" kavramını daha cici buluyorsan…
bu çalışmayı okuma…”
“Sosyo-tarihsel teoriyi sınıf meselesi ile sınama arzusundaki” çalışma olarak tanımladıkları bu kitaplarıyla Çeğin ve Öğütle, günümüz Türkiyesi’ndeki akademik alana hakim olan illusio’nun hem kökenlerine hem de sonuçlarına yönelik önemli bir müdahalede bulunuyorlar. Politik olandan kendini muaf sayan bir disiplin olarak sosyolojinin “toplumsal sınıfları” analiz nesnesi olmaktan çıkarmasıyla akademik alandaki illusio’nun oluşumu arasında hem uzamsal hem de zamansal anlamda paralellikler kurulabilir. Çünkü sosyo-tarihsel teori, büyük oranda akademia’nın etkinliğiyle yön kazanmış ve akademia’da açılan kulvarlarda yol almıştır. Bu alanda özellikle yüzyılın son çeyreğinde bir çeşit yok-sayma operasyonuyla karşı karşıya kalan toplumsal sınıf meselesinin gözden düşürülmesi “politik alandaki daralmanın” temel sebeplerinden biri olarak görülebilir.
Kitap, zikredilen yok-sayma operasyonunun ardındaki mekanizmaların kökenine inerken; a) işçi sınıfının siyasi bir fail olarak tarih sahnesine çıkışını ve kendini kendi nesnel koşulları içinde sınıf olarak kurarak siyasallaşmasını b) sınıf meselesinin kalbini oluşturan “toplumsal”ı politik aktörlükten sistematik bir biçimde dışlayan temel tarih paradigması olan Rankeci tarihyazımının eleştirisini c) sınıf hakkındaki polemiklerin kendini tükettiği eksen olarak “kendinde sınıf” ve “kendisi için sınıf” kavramlarının kronikleşmiş epistemolojik karşıtlıklara dönüşümünü, son dönem literatürdeki başat figürleri örnekleyerek kuramsal anlamda farklı bir yaklaşıma işaret etmekte. Bu yaklaşım, en temelde Marx ve ardından Marx sonrası tartışmaları Erik Olin Wright, Pierre Bourdieu, Ralph Miliband, Nicos Poulantzas, Edward P. Thompson vb. düşünürler ekseninde sınıfın tarihsel gerçekliğini kavramaya yönelerek mümkün olduğunca çok sayıda görünümü değişik boyutlarıyla kapsayacak “ilişkisel sosyolojik” bir anlayışı ikame ve idame etmeye dönük bir yaklaşımdır. Kitabın alt başlığını da oluşturan “İlişkisel Sosyolojik Perspektiften Yeni Bir Sınıf Kavrayışı Denemesi” deneme olmakla kalmayıp hem sınıf meselesiyle ilgili temel tüm tartışmaları özlü bir biçimde ortaya seriyor hem de “politik alanı kültürün ve ahlakın kıskacından kurtarma amacında iş görebilecek tezler” geliştirmede yeni bir epistemolojik ve metodolojik yaklaşımı Türkiye’deki kuramsal çalışmaların gündemine taşıyor.
Kitabın "ana fizyonomisini" oluşturan atıf ise Bourdieu’ya ait: “Bugün bürolarıyla, konseyleriyle, bayraklarıyla birlikte onu temsil ettiği düşünülen örgütler üzerinden algıladığımız şekliyle sınıf (tabii ki buradaki haliyle işçi sınıfı)- Durkheim’ın dinden “sağlam temellendirilmiş illüzyon” olarak bahsettiği gibi- sağlam temellendirilmiş tarihsel bir eserdir.” Bu atıf, Edward P. Thompson’un “oluşum” kavramına dikkat çeker ki sınıfın tarihsel gerçekliği, sınıfı basit bir analiz nesnesi olarak değil, gerçek bir “dert nesnesi” olarak sınıfın tarihsel inşasına, bu inşanın en başından beri taşıdığı ilişkisel karaktere ve sınıfın bu anlamıyla gerçekliğine işaret eder.
Marx’a göre “ilişki”, şeylerin bizatihi varlık koşuludur. Başka bir deyişle “ilişki”, ortakduyusal görüşte kabul edilenin aksine, bağımsız kendilikler arasında kurulmaz; o, şeylere dışsal olmayıp bizzat varlıklarına içkindir. Marx, tüm toplumsal fenomenlerin aslen birer sosyal ilişki olduğunu söylerken sermayenin de üretimin toplumsal bir ilişkisi olduğunu belirterek artık sosyal kendiliklerin değil sosyal ilişkilerin sözkonusu olduğuna vurgu yapmıştır. Daha da ötesi Marx’a göre sosyal bilim, ilişki analizi demektir. Peki bu ilişki analiziyle sınıflar nasıl analiz edilebilir?
Ollman’a göre karmaşık bir ilişki olarak sınıf, ayırt edici toplumsal ve ekonomik koşulları (yani sınıfın üretim tarzındaki konumuna eşlik eden koşulları), bir grubun benzer şekilde teşekkül etmiş diğer gruplara karşıtlığını, onun kültürel düzeyini, onun halet-i ruhiyesini (bu bir sınıf olarak onun ideolojisini ve bilinç düzeyini de kapsar) ve sınıf içi iletişim ve sınıflar arası mücadele gibi diğer yönlerini de kapsar.
Wood’un da belirttiği gibi sınıfı, ilişkilerle değil, tabakalaşma kuramlarının oluşturduğu arka plana yaslanarak farklar, eşitsizlikler ve hiyerarşi üzerinden açıklamaya çalışan kuramlar tahakküm, sömürü, mücadele vb. gibi ilişkileri dışarıda bırakan bir tanımlamayla sınıfı tümüyle görünmez kılma tehlikesini kendinde taşır. İlişki olarak sınıf aslında iki yönlü ilişkiyi içerir; birincisi sınıflar arasındaki ilişki, ikincisi aynı sınıfın üyeleri arasındaki ilişki. Dolayısıyla bu ikili ilişkinin niteliği sınıflar arasındaki bölünme çizgisinin niteliğine dair de bir fikir verir. Ancak gerek yatay gerekse de dikey düzlemdeki ilişkiler sistemi içerisinde yer alan sınıfsal farklılıklar ya da benzerlikler, hem niceliksel hem de niteliksel ayrımların analizinin yapılabilmesi açısından sınıfın da parçası olduğu toplumun bütününün de incelenmesini gerektirir. Yani toplumsal-tarihsel ilişkiler, bütünsel bir boyut taşırken sınıfın kendisi de bu bütünün bir parçası olarak ilişkisel bir alan kaplar. Bu alanın analizi, parça- bütün ilişkisinde içsel bağların taşıdığı niteliğin de kapsanmasını gerektirir. Yapısal analizlerin yaslandığı dışsal ve olumsal nosyonlu ilişki tezahürü, donuk ve mekanik bir hareket öngörüsüyle değişimi açıklamaya çalışır. Çelişkilerin ortaya çıkışını ve eğilimlerini göz ardı eden bu görüşler yapı ile süreç arasındaki kesişim noktasını ve tarihsel özne olarak insan failin rolünü göremez.
Kitabın ana sorunlarından birisi, “ilişkinin bireylerin birbirleri üzerinde icra ettiği özgül pratikler olarak kavramsallaştırmasıyla Marx’ın bizi asli politik sorunla karşı karşıya getirmesi”dir. Yani sınıfın ilişkisel karakteri kabul edildiğinde toplumsal sınıflar arasındaki ilişki ne ilişkisidir? Bu içsel ilişkinin niteliği nedir? Marksist literatür içerisinde de bu sorulara cevap arama amacıyla tartışma konusu yapılan iki kavram sorun oluşturmaktadır: Sömürü mü, tahakküm mü? Kitabın eğilim olarak yoğunlaştığı ve tartıştığı kavram ise aşağıdaki temel tezlerden anlaşılabilir:
Kitap, zikredilen yok-sayma operasyonunun ardındaki mekanizmaların kökenine inerken; a) işçi sınıfının siyasi bir fail olarak tarih sahnesine çıkışını ve kendini kendi nesnel koşulları içinde sınıf olarak kurarak siyasallaşmasını b) sınıf meselesinin kalbini oluşturan “toplumsal”ı politik aktörlükten sistematik bir biçimde dışlayan temel tarih paradigması olan Rankeci tarihyazımının eleştirisini c) sınıf hakkındaki polemiklerin kendini tükettiği eksen olarak “kendinde sınıf” ve “kendisi için sınıf” kavramlarının kronikleşmiş epistemolojik karşıtlıklara dönüşümünü, son dönem literatürdeki başat figürleri örnekleyerek kuramsal anlamda farklı bir yaklaşıma işaret etmekte. Bu yaklaşım, en temelde Marx ve ardından Marx sonrası tartışmaları Erik Olin Wright, Pierre Bourdieu, Ralph Miliband, Nicos Poulantzas, Edward P. Thompson vb. düşünürler ekseninde sınıfın tarihsel gerçekliğini kavramaya yönelerek mümkün olduğunca çok sayıda görünümü değişik boyutlarıyla kapsayacak “ilişkisel sosyolojik” bir anlayışı ikame ve idame etmeye dönük bir yaklaşımdır. Kitabın alt başlığını da oluşturan “İlişkisel Sosyolojik Perspektiften Yeni Bir Sınıf Kavrayışı Denemesi” deneme olmakla kalmayıp hem sınıf meselesiyle ilgili temel tüm tartışmaları özlü bir biçimde ortaya seriyor hem de “politik alanı kültürün ve ahlakın kıskacından kurtarma amacında iş görebilecek tezler” geliştirmede yeni bir epistemolojik ve metodolojik yaklaşımı Türkiye’deki kuramsal çalışmaların gündemine taşıyor.
Kitabın "ana fizyonomisini" oluşturan atıf ise Bourdieu’ya ait: “Bugün bürolarıyla, konseyleriyle, bayraklarıyla birlikte onu temsil ettiği düşünülen örgütler üzerinden algıladığımız şekliyle sınıf (tabii ki buradaki haliyle işçi sınıfı)- Durkheim’ın dinden “sağlam temellendirilmiş illüzyon” olarak bahsettiği gibi- sağlam temellendirilmiş tarihsel bir eserdir.” Bu atıf, Edward P. Thompson’un “oluşum” kavramına dikkat çeker ki sınıfın tarihsel gerçekliği, sınıfı basit bir analiz nesnesi olarak değil, gerçek bir “dert nesnesi” olarak sınıfın tarihsel inşasına, bu inşanın en başından beri taşıdığı ilişkisel karaktere ve sınıfın bu anlamıyla gerçekliğine işaret eder.
Marx’a göre “ilişki”, şeylerin bizatihi varlık koşuludur. Başka bir deyişle “ilişki”, ortakduyusal görüşte kabul edilenin aksine, bağımsız kendilikler arasında kurulmaz; o, şeylere dışsal olmayıp bizzat varlıklarına içkindir. Marx, tüm toplumsal fenomenlerin aslen birer sosyal ilişki olduğunu söylerken sermayenin de üretimin toplumsal bir ilişkisi olduğunu belirterek artık sosyal kendiliklerin değil sosyal ilişkilerin sözkonusu olduğuna vurgu yapmıştır. Daha da ötesi Marx’a göre sosyal bilim, ilişki analizi demektir. Peki bu ilişki analiziyle sınıflar nasıl analiz edilebilir?
Ollman’a göre karmaşık bir ilişki olarak sınıf, ayırt edici toplumsal ve ekonomik koşulları (yani sınıfın üretim tarzındaki konumuna eşlik eden koşulları), bir grubun benzer şekilde teşekkül etmiş diğer gruplara karşıtlığını, onun kültürel düzeyini, onun halet-i ruhiyesini (bu bir sınıf olarak onun ideolojisini ve bilinç düzeyini de kapsar) ve sınıf içi iletişim ve sınıflar arası mücadele gibi diğer yönlerini de kapsar.
Wood’un da belirttiği gibi sınıfı, ilişkilerle değil, tabakalaşma kuramlarının oluşturduğu arka plana yaslanarak farklar, eşitsizlikler ve hiyerarşi üzerinden açıklamaya çalışan kuramlar tahakküm, sömürü, mücadele vb. gibi ilişkileri dışarıda bırakan bir tanımlamayla sınıfı tümüyle görünmez kılma tehlikesini kendinde taşır. İlişki olarak sınıf aslında iki yönlü ilişkiyi içerir; birincisi sınıflar arasındaki ilişki, ikincisi aynı sınıfın üyeleri arasındaki ilişki. Dolayısıyla bu ikili ilişkinin niteliği sınıflar arasındaki bölünme çizgisinin niteliğine dair de bir fikir verir. Ancak gerek yatay gerekse de dikey düzlemdeki ilişkiler sistemi içerisinde yer alan sınıfsal farklılıklar ya da benzerlikler, hem niceliksel hem de niteliksel ayrımların analizinin yapılabilmesi açısından sınıfın da parçası olduğu toplumun bütününün de incelenmesini gerektirir. Yani toplumsal-tarihsel ilişkiler, bütünsel bir boyut taşırken sınıfın kendisi de bu bütünün bir parçası olarak ilişkisel bir alan kaplar. Bu alanın analizi, parça- bütün ilişkisinde içsel bağların taşıdığı niteliğin de kapsanmasını gerektirir. Yapısal analizlerin yaslandığı dışsal ve olumsal nosyonlu ilişki tezahürü, donuk ve mekanik bir hareket öngörüsüyle değişimi açıklamaya çalışır. Çelişkilerin ortaya çıkışını ve eğilimlerini göz ardı eden bu görüşler yapı ile süreç arasındaki kesişim noktasını ve tarihsel özne olarak insan failin rolünü göremez.
Kitabın ana sorunlarından birisi, “ilişkinin bireylerin birbirleri üzerinde icra ettiği özgül pratikler olarak kavramsallaştırmasıyla Marx’ın bizi asli politik sorunla karşı karşıya getirmesi”dir. Yani sınıfın ilişkisel karakteri kabul edildiğinde toplumsal sınıflar arasındaki ilişki ne ilişkisidir? Bu içsel ilişkinin niteliği nedir? Marksist literatür içerisinde de bu sorulara cevap arama amacıyla tartışma konusu yapılan iki kavram sorun oluşturmaktadır: Sömürü mü, tahakküm mü? Kitabın eğilim olarak yoğunlaştığı ve tartıştığı kavram ise aşağıdaki temel tezlerden anlaşılabilir:
1. Tahakküm-merkezli sosyal analiz, sınıf ilişkisini pek çok baskı biçiminden sadece biri hâline getirir ve giderek de devreden çıkarır.
2. Dolayısıyla bu analiz çerçevesi, sosyal konumlanmaların analizi ile nesnel çıkarların analizi arasındaki bağı koparır. Zira tahakküm ilişkisi nesnel çıkarlara dayandırılamaz: Ebeveynler çocuklara hükmederler; ama bu, özü gereği farklı çıkarlara sahip oldukları anlamına gelmez.
3. Tahakküm ile nesnel çıkarlar arasında somut bir ilişki olmadığına göre, tahakkümün hangi temele dayandırıldığını irdelediğimizde, karşımıza kaçınılmaz olarak “statü” ya da “güç istenci” kavramları çıkar. Bu, Marksist bir sosyal analiz çerçevesinin yerine Weberci (ve dolayısıyla da Nietzscheci) bir çerçeveyi merkeze almak demektir (bu çerçeveye ilişkin tartışma şu anda konumuz değil).
4. Marksist pozisyonun temel vurgusu; sömürünün tahakkümü açıkladığı düşüncesidir. Bu, aralarında tek-yanlı bir belirleme ilişkisi olduğu anlamına gelmez. Bu, tahakküm analizlerini tamamen devre-dışı bırakmak anlamına da gelmez.
5. Zira “sömürü, tahakkümden tamamen ayrılabilir bir şey değildir. Bunun ilk sebebi, nesnel bakımdan, sömürü ilişkisinin tanımında içerilen artı-değere el koyma sürecinin bizâtihî tahakküm uygulanmasını zorunlu kılmasıdır. Bu süreç, tahakküm uygulanımını doğası gereği içerir. Artı-değerin sızdırılması, doğa yasası gibi işleyen bir şey değildir. Gelgelelim sınıfsal tahakkümün kavranışı da sınıfsal sömürüyle öncelenmediği noktada, bizi kısır insan doğası tartışmalarına getirip bırakır”.
6. “Meseleye işçi sınıfının eylemi açısından bakıldığında ise, sömürüye verilen önceliğin işçi sınıfının eylemini açıklamaya dönük bir öncelik olmadığını; tam tersine, eylemi yaratan öfkenin hemen her zaman tahakküm yöntemlerinden ileri geldiğini vurgulamak gerekir. Salt sömürü ilişkisine vurgu yaparsak, işçi sınıfının tarihsel olarak ortaya çıkan muhtelif eylem ve eylemsizliklerini empirik olarak açıklayamayız. Gelgelelim, sömürünün de, içsel bir düşmanlık yarattığını görmek gerekir. Tahakküme karşı gösterilen öfke, bu içsel düşmanlık olmaksızın, sınıfsal karakter sergileyemez. Bu demektir ki; işçi sınıfının eylemine sınıfsal karakterini veren şey, içsel düşmanlığı daim kılan sömürü ilişkisidir.”
7. Sonuç olarak; sömürü ile tahakküm arasındaki ilişki, “sınıf”ın sırasıyla nesnel ve öznel momentlerine tekabül eder: İşçi sınıfının, kapitalist gelişmenin ürünü olan nesnel birliğiyle, konumunun radikal olumsuzluğunda bulunan öznel birliği.
Kitabın yazarlarından Öğütle’nin bir süre önce Radikal İki’deki yazısında yukarıdaki tezlerle birlikte konu ettiği bu iki kavram üzerindeki tartışma, “sosyal analizin, sömürü-merkezli mi yoksa tahakküm-merkezli mi olacağına, buradan hareketle de birer “ilişki” olan sömürü ve tahakküm ve bunlar arasındaki ilişkinin sosyal-ontolojik düzlemde nasıl kavramsallaştırılacağına” ilişkin önemli ipuçları da vermekte. Kitapta “kendinde sınıf” ve “kendisi için sınıf” tartışmaları ekseninde geçen tartışmaların nasıl savrulmalara yol açtığını, sınıfı reddedenlerin toplumu da reddetmelerinin bir tesadüf olmadığını, sosyal teorideki yapı-fail geriliminin -bir tarafını temsil eden- ürettiği sorunların çözümünün “politik rezonanstan muaf ‘fark’ teriminde” ve kimliksel varoluşlarda arandığı, diğer bir tarafın da yapısalcı çözümlemelere mahkum kaldığı gösterilmektedir. Bu tartışmalar üzerinden hareket eden kitabın temel meselesini ise, sosyal analizin epistemolojik ve metodolojik muhtevasına dönük “sınıf” üzerinden geliştirilmeye çalışılan ilişkisel düşünme (meşrebine göre; analiz, yaklaşım) oluşturuyor. Yazarların ilişkiselliğe ilişkin yaklaşımlarını aşağıdaki alıntı özetler nitelikte.
“İlişkisel sosyolojinin bizim açımızdan merkezi önemi, araştırma zanaatını yönlendirecek olan iki temel meta-sosyolojik ilgiyi merkezileştirmesidir: 1) özcü (ilişkisel olmayan) bir toplumsal gerçeklik anlayışın yerine ilişkisel bir anlayışın ikamesi; 2) sosyal teoride kronikleşmiş öznelci ve nesnelci toplumsal hayat araştırması yaklaşımlarına bağlı karşıtlığı aşma.”
Sonuç olarak tarihsel ve toplumsal ilişkilerde çelişkilerin ortaya çıkışını ve eğilimlerini, yapı ile süreç arasındaki kesişim noktasını ve tarihsel özne olarak insan failin rolüne sadece bakmayı değil “görme”yi de ekleyerek sosyo-tarihsel teoriyi sınıfla bir çeşit imtihana sokarak politik bir taraflaşmaya da çağrı niteliği taşıyan kitap, yayın hayatında entelektüel ve politik bir solukla varolmaya çalışan yayınevlerinden Duvar Yayınları tarafından okuyucuların karşısında...
3. Tahakküm ile nesnel çıkarlar arasında somut bir ilişki olmadığına göre, tahakkümün hangi temele dayandırıldığını irdelediğimizde, karşımıza kaçınılmaz olarak “statü” ya da “güç istenci” kavramları çıkar. Bu, Marksist bir sosyal analiz çerçevesinin yerine Weberci (ve dolayısıyla da Nietzscheci) bir çerçeveyi merkeze almak demektir (bu çerçeveye ilişkin tartışma şu anda konumuz değil).
4. Marksist pozisyonun temel vurgusu; sömürünün tahakkümü açıkladığı düşüncesidir. Bu, aralarında tek-yanlı bir belirleme ilişkisi olduğu anlamına gelmez. Bu, tahakküm analizlerini tamamen devre-dışı bırakmak anlamına da gelmez.
5. Zira “sömürü, tahakkümden tamamen ayrılabilir bir şey değildir. Bunun ilk sebebi, nesnel bakımdan, sömürü ilişkisinin tanımında içerilen artı-değere el koyma sürecinin bizâtihî tahakküm uygulanmasını zorunlu kılmasıdır. Bu süreç, tahakküm uygulanımını doğası gereği içerir. Artı-değerin sızdırılması, doğa yasası gibi işleyen bir şey değildir. Gelgelelim sınıfsal tahakkümün kavranışı da sınıfsal sömürüyle öncelenmediği noktada, bizi kısır insan doğası tartışmalarına getirip bırakır”.
6. “Meseleye işçi sınıfının eylemi açısından bakıldığında ise, sömürüye verilen önceliğin işçi sınıfının eylemini açıklamaya dönük bir öncelik olmadığını; tam tersine, eylemi yaratan öfkenin hemen her zaman tahakküm yöntemlerinden ileri geldiğini vurgulamak gerekir. Salt sömürü ilişkisine vurgu yaparsak, işçi sınıfının tarihsel olarak ortaya çıkan muhtelif eylem ve eylemsizliklerini empirik olarak açıklayamayız. Gelgelelim, sömürünün de, içsel bir düşmanlık yarattığını görmek gerekir. Tahakküme karşı gösterilen öfke, bu içsel düşmanlık olmaksızın, sınıfsal karakter sergileyemez. Bu demektir ki; işçi sınıfının eylemine sınıfsal karakterini veren şey, içsel düşmanlığı daim kılan sömürü ilişkisidir.”
7. Sonuç olarak; sömürü ile tahakküm arasındaki ilişki, “sınıf”ın sırasıyla nesnel ve öznel momentlerine tekabül eder: İşçi sınıfının, kapitalist gelişmenin ürünü olan nesnel birliğiyle, konumunun radikal olumsuzluğunda bulunan öznel birliği.
Kitabın yazarlarından Öğütle’nin bir süre önce Radikal İki’deki yazısında yukarıdaki tezlerle birlikte konu ettiği bu iki kavram üzerindeki tartışma, “sosyal analizin, sömürü-merkezli mi yoksa tahakküm-merkezli mi olacağına, buradan hareketle de birer “ilişki” olan sömürü ve tahakküm ve bunlar arasındaki ilişkinin sosyal-ontolojik düzlemde nasıl kavramsallaştırılacağına” ilişkin önemli ipuçları da vermekte. Kitapta “kendinde sınıf” ve “kendisi için sınıf” tartışmaları ekseninde geçen tartışmaların nasıl savrulmalara yol açtığını, sınıfı reddedenlerin toplumu da reddetmelerinin bir tesadüf olmadığını, sosyal teorideki yapı-fail geriliminin -bir tarafını temsil eden- ürettiği sorunların çözümünün “politik rezonanstan muaf ‘fark’ teriminde” ve kimliksel varoluşlarda arandığı, diğer bir tarafın da yapısalcı çözümlemelere mahkum kaldığı gösterilmektedir. Bu tartışmalar üzerinden hareket eden kitabın temel meselesini ise, sosyal analizin epistemolojik ve metodolojik muhtevasına dönük “sınıf” üzerinden geliştirilmeye çalışılan ilişkisel düşünme (meşrebine göre; analiz, yaklaşım) oluşturuyor. Yazarların ilişkiselliğe ilişkin yaklaşımlarını aşağıdaki alıntı özetler nitelikte.
“İlişkisel sosyolojinin bizim açımızdan merkezi önemi, araştırma zanaatını yönlendirecek olan iki temel meta-sosyolojik ilgiyi merkezileştirmesidir: 1) özcü (ilişkisel olmayan) bir toplumsal gerçeklik anlayışın yerine ilişkisel bir anlayışın ikamesi; 2) sosyal teoride kronikleşmiş öznelci ve nesnelci toplumsal hayat araştırması yaklaşımlarına bağlı karşıtlığı aşma.”
Sonuç olarak tarihsel ve toplumsal ilişkilerde çelişkilerin ortaya çıkışını ve eğilimlerini, yapı ile süreç arasındaki kesişim noktasını ve tarihsel özne olarak insan failin rolüne sadece bakmayı değil “görme”yi de ekleyerek sosyo-tarihsel teoriyi sınıfla bir çeşit imtihana sokarak politik bir taraflaşmaya da çağrı niteliği taşıyan kitap, yayın hayatında entelektüel ve politik bir solukla varolmaya çalışan yayınevlerinden Duvar Yayınları tarafından okuyucuların karşısında...
