(0 değerlendirmenin ortalaması: 0)

Postmodernliğin Durumu

Postmodernliğin Durumu
David Harvey
Metis Yayınları (Kasım 2006)

Yeni Sağ, Yeni Muhafazakarlık, Yeni Kurumcu İktisat, Yeni Kamu Yönetimi, Yeni Toplumsal Hareketler, Yeni Sol… Son 25 yıldır her şey yenileniyor; değişiyor. Eski olan ne varsa yeni karşısında gücü kırılıyor; yeni kutsanıyor.

Tarihin sonunun ilân edildiği günden bu yana ilerlemeciliğe karşı kesintili-evrimci bakış açısı, akılcılığa karşı şizofreni-mistisizm-ezoterizm, bilimsel olana karşı metafizik, yaratma-bütünselleştirme-senteze karşı yaratmayı imha-yapıbozum-antitez, determinizme karşı bilinemezlik-durumsallık-kaos, büyük anlatı-makro tarihe karşı büyük anlatı karşıtlığı-mikro tarih, amaç karşısında oyun,Karşıtlığın ikinci kısmı, Yeni Kurumcu İktisadın “oyun” teorisine denk düşmektedir. merkeziyetçiliğe karşı adem-i merkeziyetçilik, hiyerarşik örgütlenmeye karşı yatay örgütlenme, kurumsal yapıya karşı süreç-performans öne çıkarılıyor.Söz konusu ikilikler, Hassan’ın “Modernizm ile Postmodernizm arasındaki Şematik Farklar” Tablosu’ndan yararlanılarak hazırlanmış; ancak, kimi boyutları çalışmanın yazarı tarafından şemaya eklenmiştir. Ihab Hassan (1975) Paracriticisms: Seven Speculations of the Times, Urbana: University of Illinois Press. Eski ile yeninin çatışması olarak sunulan bu ikilikler üzerinden “yeni” kurgulanıyor; kuruluyor.

David Harvey, postmodernizmin “1968 ile 1972 arasında bir noktada,Wallerstein’e göre, 1989’da çöken aslında komünizm değil, liberalizmdir. 1968 dünya devrimi, üç ideoloji arasındaki konsensüsü çözmüş ve bunu izleyen yirmi yıl içinde, liberalizm inanırlığını yitirmiştir. Bkz. Immanuel Wallerstein (1998) Liberalizmden Sonra, İstanbul: Metis Yayınları. Akla gelebilecek bir çağrışım olduğunu düşündüğüm için Wallerstein’in tezini burada zikrettim. Ancak, bu teze hiçbir şekilde katılmadığımı da eklemek isterim. Zira, 1968 yılının komünizmle mücadele için kullanılmış bir uğrak olduğu düşünülürse, bu tez gücünü biraz daha kaybedecektir. 1960’lı yılların modernizm karşıtı hareketinin kozasından çıkarak, henüz tutarsız da olsa olgunlaşmış bir hareket olarak belirdiğini” söylemektedir.David Harvey (2003) Postmodernliğin Durumu – Küresel Değişimin Kökenleri, çev. Sungur Savran, İstanbul: Metis Yayınları Henüz “ucu kapatılmamış” bir yaklaşımlar bütünü olarak karşımıza çıkan postmodernizm, çıkış nedenselliğini modernizm karşıtlığından aldığı için eski-yeni çatışması üzerinden kendini kuran birçok farklı yaklaşımı içinde barındırmaktadır. Modernizmin çatışmalı doğasından doğan ve bu doğuşu tarihin belirli bir kesitinde olgunlaştırma imkânı bulan bir tarz olarak ortaya çıkmıştır.

Postmodern durum, aydınlanma düşüncesine ve öncelikli olarak onun ilerleme ve akılcılık düşüne savaş açmış görünmektedir. Tarihin doğrusal ilerlemediği ve bir ereğe sahip olmadığı tezine yaslanan postmodernizm, kendinden önce gelen bütün toplum tarihi okumalarını teleolojik olmakla itham etmiştir.Karl Popper (1966) The Open Society and Its Enemies, Princeton: Princeton University Press II. Dünya Savaşı’nda yaşananları, modernizmin araç-amaç ilişkisini sorunlu kuruşuna bağlayan yaklaşımlardan beslenen postmodernizm, araçsalcı aklın her zaman için pozitif bir ilerleme anlayışını beraberinde getirmeyebileceğini; insanlığı planlanan hedeflerden başka hedeflere de götürebileceğini söyler. Ben bu araç-amaç arasında olduğu varsayılan karşıtlığın zaman içinde daha belirginleşmesinin nedenini, modernizmin çelişkili dünyasında buluyorum.Her çelişki diyalektik materyalizmde olduğu gibi bir zıtların birliği ilkesine yaslanır. Harvey, “modernizmi böylesine karmaşık ve birçok bakımdan çelişik bir olgu haline getiren farklı türden tepkiler” olduğunu söyler ve Bradbury ve McFarlane’ye atıfta bulunarak modernizmi şu şekilde tanımlar:

Gelecekçilik ile nihilizmin, devrimcilik ile muhafazakârlığın, doğalcılıkla simgeciliğin, romantizmle klasisizmin olağanüstü bir birleşimiydi. Teknolojik bir çağın hem kutlanmasıydı, hem mahkum edilmesi; eski kültür düzenlerinin sona ermiş olduğu inancının kabulüydü, ama aynı zamanda bu korku karşısında derin bir umutsuzlanmaydı; yeni biçimlerin tarihselcilikten ve dönemin basınçlarından kaçışlar olduğu yolunda inançlar ile bu biçimlerin tam da bu olguların yaşayan birer ifadesi olduğu yolundaki inançların bir karışımıydı.Malcolm Bradbury ve James McFlarlane (1976) Modernism, 1890-1930, Harmondsworth: Penguin, aktaran, Harvey, s.38

Harvey, bu durumun ortaya çıkışında özellikle sınıf mücadelesinin keskinleştiği 1848 yılının aydınlanma felsefesinin kategorik sabitliğini yıkan bir uğrak olmasından kaynaklandığı tespitinde bulunur; ancak, tezini daha ileri bir noktaya taşımaz. Oysa, 1848 yılının önemi bunun ötesine geçmektedir. Tarihin teorik karşıtlıkları keskinleştirdiği bir uğrağı olarak 1848, aynı zamanda işçi sınıfının tarih sahnesine çıkışıyla burjuvazinin tarih sahnesindeki yerinin değişmeye başladığı devrimci dönemin adıdır. Burjuvazinin aydınlanma düşüncesinin taşıyıcısı ve tarihsel ilerlemenin öznesi olarak görüldüğü 1848 öncesi dönem ile 1848 dönemi birbirinden ayırmak gerekmektedir. Çünkü, bu tarih, burjuvazinin gericileştiği ve artık ilericilik adına kendine biçilen misyonları taşıyamayacağını ortaya koyduğu tarih olmuştur. İşte asıl bu nokta modernizmin krizini ve postmodernizme giden yolu aydınlatmaktadır. Modernizmin krizi, taşıyıcı öznesini kaybettiği an başlamıştır. Bu, Harvey’in modernizmin krizini aslen “ilerlemenin kaçınılmazlığına olan inancın yitirildiği”Harvey, a.g.e., s.43 ana odaklamasından daha öncedir. Çünkü, 1848 yılında işçi sınıfı ilerlemeciliğin taşıyıcılığını yapacağı iddiasını da taşıdığını göstermiştir. Bu durum, en açık şekliyle Marx’ın teorik açılımında kendini gösterir. Marx, aydınlanmanın ilerlemecilik anlayışını başka bir formda işçi sınıfının eline vermektedir.Karl Marx ve Friedrich Engels (1997) Komünist Parti Manifestosu, İstanbul: Sol Yayınları Dolayısıyla, Harvey’in aydınlanma geleneğinin sorgulanmasında çıkış nedenselliği olarak ortaya koyduğu ilerlemeciliğe olan inancın yitirilmesi bir başka dönemi tanımlamak için kullanılabilir. Bu dönem, aynı zamanda krizin de derinleştiği dönemdir.

Krizin derinleşmesi 1970’li yılların başına denk gelir. Krizin derinleşmesinin nedeni, zamanında tarihin ileri götürülmesinde bir uğrak olarak görülmüş sosyalizm projesinden vazgeçilmesidir.“… postmodernliğin ve devrimin birbiriyle bağlantısı vardır. Yalnızca, sosyalist devrimin uygulanabilirliğinin ve arzu edilebilirliğinin yadsınmasının eşlik ettiği postmodern döneme olan inanç değil, devrimin gözle görülür yenilgisi de bu inancın yaygın bir biçimde kabul görmesine yardım etmiştir.” Alex Callinicos (2001) Postmodernizme Hayır – Marksist Bir Eleştiri, çev. Şebnem Pala, Ankara: Ayraç Yayınevi, s.23 Bir başka deyiş ile, Soğuk Savaş’ın taraflarından biri olan emperyalist odakların açtıkları savaşın Batılı sosyalist aydınlar tarafından göğüslenememesi bu krizin nedeni olarak görülebilir.Perry Anderson (2004) Batı Marksizmi Üzerine Düşünceler, çev. Bülent Aksoy, İstanbul: Birikim Yayınları Soğuk Savaş’ın derinleşme tarihinin öne çekilmesinde önemli bir neden Avrupa aydınının kaybedilmiş olmasıdır. Soğuk Savaş’ın teori üzerindeki etkisi bu tarihten sonra kendini daha güçlü hissettirmeye başlamıştır. Soğuk Savaş’ın yönetim alanına etkisi genellikle 80’li yılların başında kendini göstermeye başlamıştır denir.Manitoba Winnipeg, Albert J. Mills, Bill Cooke ve Elizabeth Kelley (2002) “Management Theory in Context: Exploring The Influence of the Cold War”, luxor.acadiau.ca Ancak bu tarih Savaş’ın tam anlamıyla kaybedildiği tarihtir. Savaş bundan bir on yıl önce derinleşmeye başlamıştır. Modernizmin tekelleşmesi ve bir Soğuk Savaş aracı haline getirilmesi, modernizmin ilerlemecilik anlayışından koparılmasının da başlangıcı olmuştur.“Modernizmin soyut dışavurumculuğun yükselişi ile başlayan depolitizasyonu, ironik biçimde, modernizasyonun politik ve kültürel hakim güçlerce soğuk savaş mücadelesinde bir silah olarak benimsenmesinin habercisi oldu.” Harvey, s.52 Aslen, II. Dünya Savaşı sonrasında modernizmin çelişkili dünyasını ideal-büyük toplum söylemiMehmet Atalay (2006) “Dwight Waldo ve The Administrative State”, Kamu Yönetimi Dünyası, S. 27, Ekim 2006 altında tek tipleştirmeye başlayan emperyalizm,“İki savaş arası dönemin modernizmi ‘kahramanca’ ama felaketle yüklüydü; 1945 sonrasında hegemonik hale gelen ‘evrensel’ ya da ‘yüksek’ modernizm toplumdaki hakim iktidar merkezleri ile çok daha rahat bir ilişki sergiliyordu. .. ABD hegemonyasının uyanık bekçiliğinde yürüyen Fordist-Keynesci temeller üzerinde örgütlenmiş olan uluslararası iktidar sisteminin kendisinin göreli bir istikrara kavuşmuş olmasındandı. … Aydınlanma’nın ilerleme ve insanlığın kurtuluşu yolunda gelişme projesinin tekelci kapitalist bir versiyonunun politik-ekonomik hakimiyeti altındaki bir toplumda, sistemin sanatı ve pratiği haline geliyordu. … Standartlaşmış bilgi ve üretim koşulları altında, ‘doğrusal ilerlemeye, mutlak hakikate ve toplumsal düzenlerin rasyonel biçimde planlanmasına’ inanç, özellikle güçlü idi.” Harvey, s.50 Böylelikle Amerika’ya özgü şeyler, Batı modernizminin özü olarak kutsandı ve statikleştirildi. 50’li yıllardan itibaren geçilmesi gereken bir yol olarak sunulan “modernleşme yolu”, Fordizm’den Post-fordist aşamaya geçildiği tam tamları arasında kolaylıkla çöpe atılabilir bir olgu haline geldi. Ancak, burada çöpe atılan sadece tek tipleştirilmiş modernizm anlayışı değil aynı zamanda bir bütün olarak aydınlanma ülküsü oldu. sosyalizmin geri çekilişini modernizmin ortadan kaldırılması için fırsat bilmiştir.

Emperyalizmin bu denli yıkıcı olma ihtiyacı, bir, “bir daha hiçbir şey eskisi gibi” olmasın diye uğraş vermesinden; iki, kapitalizmin aynı dönemde krize girmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu iki olgu bir birini kuvvetli şekilde desteklemektedir. Tek tipleştirilmiş – tekelleştirilmiş modernizm anlayışının işlevselsizleşmesi, sermayenin krizi olarak okunması gereken Fordizm’den Post-fordizm’e geçiş dönemine denk gelmektedir. Ancak “Batı modernizmi” olarak da adlandırılabilecek bu anlayışın terk edilmesi, sadece uzun zamandır tekelci-kapitalizm güdümüne girmiş modernizmden değil; aynı zamanda bir bütün olarak aydınlanma ülküsünden vaz geçilmesi anlamına gelir. Burjuvazi, aydınlanma ülküsüne bir kez daha ihanet etmiş ve ilkinde olduğu gibi bu durumu da ancak biraz daha gericileşerek göğüsleyebilmiştir. Harvey, “Postmodern teolojik proje, aklın kudretini terk etmeksizin, Tanrı’nın hakikatini yeniden ileri sürmektir” teziyle özetlenebilecek bu dönemin ruhunu Soğuk Savaş’ın önemli aktörlerinden biri olan Papa II. Johannes Paulus’a yakın bir teolog olarak bilinen Rocco Buttiglione’den yaptığı uzunca bir alıntı ile betimliyor:9 Eylül 1987 tarihli Baltimore Sun’dan aktaran Harvey, s.57

Papa, Marksizme ya da liberal laikliğe, bunlar geleceğin akımları oldukları için değil, 20. yüzyılın felsefeleri çekim güçlerini yitirdiği, günlerini doldurduğu için saldırıyor. Günümüzün manevi krizi Aydınlanma düşüncesinin bir krizidir. Çünkü Aydınlanma gerçekten de insanın kendini ‘bireysel özgürlüğünün üstünü örten ortaçağ geleneğinden ve cemaatinden’ özgürleştirmesine izin vermiş olabilir; ama bu düşüncenin ‘Tanrısız bir benlik’ iddiası, sonunda kendi kendini yadsıyacaktı; çünkü bir araç olan akıl, Tanrı’nın yokluğunda, herhangi bir ruhsal ya da ahlâki amaçtan yoksun kalacaktı. Şayet tensel arzu ve iktidar "aklın ışığını gereksinmeksizin keşfedilebilecek yeğane değerler” ise, o zaman akıl başkalarına boyun eğdirmek için basit bir araç haline gelmek zorunda kalırdı.

Her zaman için ‘doğru’ amaca yönelemediği için eleştirilen araçsalcı akıl, bir dönem kapanır; yeni bir dönem açılırken postmodern öğreti ile ‘kutsal’ bir amaca bağlanmış olur. Artık amacın yerini oyun alabilir; çünkü, insan belirlenimli amaç ortadan kaldırılmıştır. Yeni Muhafazakârlığın kapıları da işte burada açılır.