| 08 Ocak 2009
"Hem Marx, hem de Nietzsche, modernitenin tam ortasına düşmüş iki düşünür olarak, tanıklık ettikleri şeye karşı büyük bir öfkeyle doluydular. Nietzsche’nin çağına baktığında gördüğü bir decadance’dan (dekadans: çöküş) başka bir şey değildi: Tüm Avrupa iyileştirilmesi imkânsız bir hastalığın pençesindeydi ve yok oluşa doğru hızla ilerliyordu. Marx’ın gördüğü ise, insanın ne olduğunu anlayamadığı bir gücün karşısında varoluşsal özerkliğini yitirdiği ve insanlıktan çıktığı bir dünya idi. Hem baktıkları yer, hem de odaklandıkları görüngüler bakımından birbirlerinden çok uzak olsalar da, ikisinin de emin oldukları bir şey vardı: Hayat, yaşanılabilir ve sevinçli bir hayat, insanoğlu için imkânsız hâle gelmişti. Birtakım yabancı güçler hayata saldırmaktaydı ve Nietzsche de, Marx da hayatın savunusu için bir silah olarak kullanılabilecek olanın, hayatı olumlayan bir felsefenin peşindeydiler. Nietzsche, saldırısını var olan ahlak anlayışı ile ondan kaynaklanan bütün ilişki biçimlerine yöneltti ve hayatın olumlandığı bir dünyanın kurulabilmesinin ancak bu ahlak anlayışının aşılabilmesiyle mümkün olacağını iddia etti. Marx’ın saldırısı ise, kapitalist üretim ilişkileri ile bundan kaynaklanan tüm tahakküm biçimlerine yönelmişti ve Marx ancak özel mülkiyetin kaldırılmasıyla özgür ve yaşanmaya değer bir hayatın kurulabileceğini düşünüyordu." Bu uzunca alıntı, Fatih Yaşlı’nın ‘Hayatın Olumlanması olarak Felsefe: Nietzsche ve Marx’ başlıklı kitabının onuncu sayfasından. Toplamda 122 sayfa tutan ve Kasım 2008 tarihinde Bilim ve Gelecek Kitaplığı tarafından basılan ‘yükte hafif pahada ağır’ bu kitabında Fatih Yaşlı, yukarıdaki alıntı çerçevesinde bir amaç ve yelpaze çizerek, günümüz dünyasına, insanına, sorunlarına dair karşılaştırmalı bir zihin açıklığı var etmeye çalışıyor.
Kitaba pek çok değer atfetmek mümkün. Bir kere, tutarlı ve sağlam, çözümlemeler ve kendi içerisinde genişlikler barındıran her türden cümleye, “Bana felsefe yapma” cevabının yakıştırıldığı ve felsefenin boş gezenin boş kalfasına ait boş bir iş, daha da beteri, hayatın dışında ve onunla ilgisiz havai bir uğraş kabul edildiği bir ülkede “hayatın olumlanması” başlığı altında felsefenin ele alınması ve bunun gencecik bir insan eliyle gerçekleştirilmesi önemli.
İkincisi, çok tartışmalı, gerici akımlara, hatta düpedüz faşizme esin kaynağı olmuş, edebi bir üslupla yoğurduğu eserleri hâlâ raflarda ve akıllarda yer tutmaya devam eden ‘asi ve asaletçi’ bir isimle, Nietzsche ile patlayan küresel mali krizin yeniden ‘gündeme taşıdığı’ Marx’ın, hayatın olumlanması çerçevesinde karşılaştırılması zekice bir tercih olarak ayrı bir öneme sahip.
Başka şeyler de saymak mümkün. Ama ikisiyle yetinecek ve kitabın Marx ile ilgili kısmını geriye iterek, hemen bir üst paragraftaki yer alan önem çerçevesinde devam edeceğim.
Şöyle ki; Marx ile karşılaştırılması, Nietzsche’nin kapsamlı, geçmişe, güne, geleceğe ışık tutan dört başı mamur bir öğreti ortaya koymasından, yani modernitenin en büyük düşünsel ismine rakip ve alternatif olmasından değil, sınıf savaşımına boylu boyunca vuran Marx gölgesinin altında her daim güdük kalan ve ancak bu gölgenin vücut bulmuş hâli reel sosyalizmin çözülüşüyle, yani yaşamakta olduğumuz belalı günlerle birlikte günışığına kavuşan ve ağırdan da olsa serpilip gelişen bir tabiata sahip olmasından kaynaklanmaktadır.
Çünkü Nietzsche, baktığı gerçeklikten Marx’ın zıttı sonuçlar türetmiş ve tanrının öldüğü bir dünyada ‘akılcılığın ve göksel beklentilerin prangasından azat olmuş’ şaşkın ve yapayalnız insanlığın, kendi doğasına uygun bir yönelime girerek, hayatla akıl ve düşünce arasında yeni bir bağ inşa edebileceğini, bunu da doğuştan yönetmeye muktedir, iktidara doğumuyla hak kazanan ‘üstün insan’ zümresi aracılığıyla yapabileceğini, geriye kalan büyük çoğunluğun, yani sürünün, ancak ve ancak böylelikle, yani kendini feda ederek, en alt basamağında yer aldığı kast sisteminin bekasını sağlayabileceğini ve toplumsal ilerlemenin tekerleğini döndürebileceğini iddia etmiştir.
Kabaca böyledir ve yaşadığımız nesnellik, yani sosyalizmden geriye kalan dünya, tam da bu kaba tarife denk düşmektedir.
Yalnız arada önemli bir fark vardır: Nietzsche’nin üstün insanı kapitalist üretim ilişkilerinin tepesinde yer alan burjuvalar değildir. Tersine, Nietzsche burjuvaları küçümsemekte ve onları ‘yüksek yaşam biçiminden’ yoksun, kıpkırmızı tombul elleri, asalet ve doğuştan gelme iktidar hakkını yansıtmaktan uzak görüntüleriyle ayaktakımını, sürüyü, ‘Demek ki insan kazara, şans eseri diğer insanların üstünde yükseliyor; öyleyse biz de şansımızı deneyebilir, iktidarı alabiliriz” düşüncesine sevk eden, yani sosyalizm aranışını kışkırtan bir ‘acizler’ güruhu olarak görmektedir. Nietzsche’ye göre işçi sınıfı, bağrında yoğrulduğu modern sınıf mücadelesinde edindiği deneyim ve derslerden, insanlık mirası olarak tanımlanabilecek tarihsel birikimden yola çıkarak başkaldırmamakta, burjuvaların zaaf ve zayıflıklardan ilham almaktadır. Yani burjuvazi, işçi sınıfı ve tüm emekçi halk katmanlarını kast sisteminin en tepe noktasına tırmanmaya cesaretlendiren ve insanlığın biricik kurtuluş yolu olan Aristokratik topluma gidişin önünü tıkayan bir pespayelik sergilemektedir.
Alıntılamak gerekirse:
Şimdiye dek fabrikatörler ve büyük ticari girişimciler, bir kişiyi tek başına ilginç kılacak bütün o yüksek ırkın işaretlerinden, tarzlarından belki de çok fazla yoksun kaldılar; doğuştan gelen soyluluk, gözlerinde ve davranışlarında görünseydi, yığınların sosyalizmi belki de hiç olmayacaktı.
Sonuç çıkarmak gerekirse: Nietzsche’nin üstün insanı aristokratik bir varlık, kurguladığı model ise aristokratik bir toplumdur.
Çürütmek gerekirse: İnsanlık tarihinin kayda geçirdiği tüm aristokratlar, bütün asaletlerine, ihtişamlarına, doğuştan gelme ‘üstün ırksal özelliklerine’ rağmen, yığınların eşitlik ve özgürlük arayışını engelleyememiş, ayaktakımının, soysuzların, sürüden ibaret cahil ve sefil insan topluluklarının, kast sisteminin en altında yer alanların, kölelerin çığ gibi büyüyen öfkelerine ‘taçlarıyla birlikte başlarını’ teslim etmekten kurtulamamışlardır.
Yine de Nietzsche’nin hayali orta yerde durmaktadır ve ne yazık ki, öyle de olsa böyle de olsa, sosyalizmden geriye kalan dünya, çözülüşten bugüne kadar gerçekleşen değişim, bu hayali ete kemiğe büründüren bir seyir izlemiştir. Bugün, sürü olarak adlandırılan büyük çoğunluk, hayatı tüm insanlık adına olumlama ve yeniden kurma mevziinden geriye püskürtülerek, efendilerine itaat etme, kast sisteminin en alt basamağına tekrar inme yoluna sokulmuştur. Yani Nietzsche’nin hayali, efendilik mertebesini işgal edenler hariç, yarı yarıya gerçekleşmiştir. Sosyalizmin çözülüşüyle piyasa bulan Postmodernizm de işin cabası yahut cilasıdır.
İşte bu nedenle, Fatih Yaşlı’nın Nietzsche ile Marx’ı karşılaştırması, aynı nesneye bakıp ‘ak ve kara’ şeklinde zıt çıkarsamalar yapan iki ayrı düşünürü birbirine tokuşturan kışkırtıcı bir girişim olarak değerlendirilmemeli. Tersine, Hayatın Olumlanması Olarak Felsefe, kişisel merakların ve kitabi felsefe tartışmalarının dışında, bugüne, bugünün gerçekliğine ve somutluğuna denk düşen bir özellik taşıyor. Önemi de burada.
Sadece iki düşünürün, Marx ile Nietzsche’nin temel kıstaslarını, eleştiri ve önermelerini yahut onların öğretilerinin temel dayanaklarını değil, bu iki isim etrafında bugünün dünyasının gidişatını da aklınızda billurlaştırabiliyor, sorulara yeni sorular, cevaplara yeni cevaplar ekleme cesaretine kavuşabiliyorsunuz.
İnsanlığın çektiği büyük acıdan bir başka ve kurumsal bir acı çıkarmanın nasıl mümkün olduğunu, bakmakla görmek arasındaki farkı, hayatı olumlamakla inkâr etmenin birbirine çok yakın düşebildiğini, niyetle ortaya çıkan sonucun bambaşka şeyler olabildiğini anlıyor, nice gelişkin aklın ‘iyilik ve kötülüğün ötesine geçmek adına’ yıkım değirmenlerinin öğütücü taşları hâline gelebildiğini görüyorsunuz.
Sosyalizmden geriye kalan dünyanın nasıl bir şey olduğunu bir kez daha etinizde, kemiğinizde duyumsuyor ve onun tarihsel referans noktalarının nasıl yeniden güncellendiğini kavrıyorsunuz.
Tüm bunları ve burada sayamadığım pek çok şeyi yeniden hatırlatan Fatih Yaşlı’nın bu çalışması, diğer tüm felsefi çalışmalar gibi, okunmayı ve okutulmayı hak ediyor.
Felsefeyi ‘meleklerin cinsiyetinin tartışıldığı’ bir alan olarak tarif eden ve bu tarifi kabul ettirmek bahsinde hayli mesafe kat edenlerin inadına…
Hayatın inkârını inkâr etmek ve onu tüm inkârlardan kurtaracak düşünsel ve eylemsel yolları, yöntemleri yeniden güncellemek adına…
Yaşamanın biriktirmek, geliştirip güçlendirmek ve devretmek olduğunu bilerek…
Ve ‘nasıl bir dünyada yaşıyoruz, nasıl değiştireceğiz’ yahut ‘nereden geldik nereye gidiyoruz’ sorusunun merkezinde durduğu binlerce yıllık birikimin ve aranışın hakkını vermek üzere…
(soL dergisinden alınmıştır.)
