| 13 Ocak 2009
Bir ulusal kimliğin inşasında din ile milliyetçiliğin bir sentez olacak şekilde bir bütünlük oluşturması, dünyadaki başka ulusal hareketlerle karşılaştırıldığında Kürtlere özgü bir durum olarak beliriyor. Kürt ulusal hareketlerinin tarihi ele alındığında söz konusu entegrasyonu sağlayacak koşulların ise, bu ulusal hareketlere kimliğini verecek olan toplumsal örgütlenme biçimlerinden kaynaklandığı görülüyor. Bu açıdan Kürt ulusal hareketlerinin tarihini, Kürtlerin yaşadığı coğrafyada kurmuş oldukları toplumsal ilişki biçimlerinden ayrı düşünmemek gerekiyor. Jwaideh’in “Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi” adlı kitabı, tam da bu noktada Kürt Ulusal Hareketlerinin oluşumunda ona niteliğini veren temel kimlikler ile onların içinden çıktığı toplumsal koşullar arasındaki bağıntıyı sergileyebilmesi açısından önem kazanıyor.
Jwaideh bu çalışmasında, Kürt milliyetçiliğinin onun oluşumuna etki eden unsurları ile birlikte ele alarak erken dönemlerinden 1950’ye kadar geçirdiği sarsıcı değişim süreçlerini ele alıyor. Fakat çalışmanın 1950’lere kadar gerçekleştirilmiş olması sonraki dönemlere ilişkin çıkarımda bulunmanın önünde herhangi bir engel teşkil etmiyor. Kürtlerin toplumsal örgütlenme biçimlerine, bunun geçirmiş olduğu değişim süreçlerine ve Kürt isyanlarına yansımasına yönelik olarak yapılan analizler, Kürt hareketlerinin bugün geçtiği seyri yorumlamaya çalışırken de önemli bir referans noktası olarak beliriyor.
Kitaptan hareketle Kürt milliyetçiliğinin gelişiminin seyri konusunda bir takım önemli kırılma anlarının olduğunu görüyoruz. Bu momentlerden birini, 19. yy’a kadar imparatorluğun İran sınırında özerk siyasal birimler olarak kendisine varlık bulan Kürt emirliklerinin, imparatorluğun dünya sistemiyle entegrasyonunu öngören ve 19.yy idari ıslahatlarına temel niteliğini veren merkezci bir siyaset aracılığıyla ortadan kaldırılması oluşturuyor. Bu, hem Türkiye siyasetinin dünya sistemine eklemlenme projeleri olan merkezci ve adem-i merkezci hatlar tarafından şekillenmesinin hem de Kürtlerin siyasal merkeze olan yaklaşımının değişiminin bir simgesi olarak beliriyor. Daha da önemlisi, Osmanlı merkezi bürokrasisi tarafından dağıtılan Kürt emirliklerinden geriye kalan iktidar boşluğunun Osmanlı Devleti tarafından doldurulamamış olması ile Kürtlerin politik önderliğinde de önemli bir değişim gerçekleşiyor. Aşiret ve tarikatların Kürtlerin toplumsal örgütlenme biçimi içindeki yeri düşünüldüğünde, o tarihe kadar aşiretlerin ve aşiret reislerinin oynadığı politik önderlik rolü tarikatlara ve şeyhlere geçiyor. Artık 19.yy başından 20.yy’ın önemli bir periyoduna kadar sürecek Kürt Ulusal ayaklanmalarında tarikat şeyhlerinin ve dolayısıyla İslam’ın başat bir rol oynayacağı bir süreç de başlamış oluyor. 1870’lerin ortalarında gerçekleşen ve milliyetçi taleplerle ortaya çıkan Şeyh Ubeydullah ayaklanması ve 1925’te genç cumhuriyetin içinde patlak veren, Piran şeyhi Şeyh Sait tarafından liderliği gerçekleştirilen Şeyh Sait İsyanı gibi iki büyük ayaklanma, tarikat şeyhlerinin Kürt milliyetçiliğinin gelişiminde ve ulusal ayaklanmalarında oynamış olduğu politik rolü göstermesi açısından yeterince önemli örnekler olarak beliriyor. Bu nokta asıl olarak bir başka açıdan önem kazanıyor. O da, birbirlerini çelen ve gerilimli bir ilişkiye sahip olan din ve milliyetçilik gibi faktörlerin, Kürt ulusal hareketinin oluşumunda nasıl olup da bir bütünün birbirini tamamlayan parçaları olarak işlev görüyor oluşudur. Bu noktada bir takım sosyolojik değerlendirmelerin önemi ortaya çıkıyor. Gerek Kürtlerin İslam’ı nasıl algılayıp yaşadıklarının ve aşiret toplumu olarak nasıl bir düşünüş alışkanlığı kazandıklarının, gerekse de Nakşibendi şeyhlerinin Kürtleri nasıl ve hangi süreçler içerisinde örgütlediğinin ve İslam’ın burada nasıl bir işlev gördüğünün açıklanması çabası, şeyhlerin Kürtler içinde yalnızca dini bir lider olarak değil, ama aynı zamanda politik bir lider olarak da belirmesine yol açan toplumsal koşulların da anlaşılabilmesinin ipuçlarını veriyor.
Şeyhlerin Kürt Coğrafyasına Yerleşme Süreci ve Kürtlerin İslam’la Olan İlişkisi
Nakşi şeyhlerinin Kürt coğrafyasına yerleşip kendilerine önemli bir toplumsal destek sağlayarak dini lider olarak belirmesi ve daha da ötesinde Kürtlerin 19.yy’dan itibaren politik temsilcisi olarak işlev görmesi, bu şeyhlerin çok uzun süren ve belli bir strateji gerektiren bilinçli bir faaliyet göstermesi ile bağlantılı olarak beliriyor. Jwaideh, burada şeyhlerin bu süreci nasıl örgütlediklerini örnekleriyle birlikte açıklama girişiminde bulunarak bu sürecin belirli aşamalardan geçilerek kurulduğunu ifade ediyor. İlk aşamayı şeyhlerin Kürt coğrafyasında tespit ettikleri kimi kritik yerlere gelip o bölgeye yerleşmesi oluşturuyor. Buradaki tercih, sömürünün yoğun olduğu ve aşiret üyesi olmayan Kürtlerin yerleştiği bölgeler olarak beliriyor. Herhangi bir aşiret mensubu olmayan ve de yaşadığı bölgenin yabancısı olan şeyhler, ilk elden o coğrafyada belirli bir güç ve iktidar biriktiren aşiret reislerine bulaşmak istemiyor. İkinci aşamayı ise, bölgeye yerleşen şeyhlerin dindarlıklarını öne çıkarması oluşturuyor. Burada önemsedikleri şey, aşiret üyesi olmayan ve yoğun bir sömürüye maruz kalan Kürt köylüleri tarafından nasıl algılanacakları oluyor. Bu açıdan, yerleştikten hemen sonra sürekli olarak dua etmeleri, oruç tutmaları ve mütevazi görünme çabaları Kürtler üzerinde bir etki bırakıyor. Üçüncü aşamayı ise, şeyhlerin taraftar kazanma süreci oluşturuyor. Bölgeye yerleşen ve iyi amelleriyle kendisini kabul ettiren şeyhler, aşiret üyesi olmayan Kürtleri kendi etrafında toplamakta her hangi bir zorluk çekmiyor. Bundan sonra yaşanan süreci de, belirli bir iktidar gücünü elinde tutan tarikat şeyhlerinin güçlerini artırma çabası olarak okumak gerekiyor. Zira, evlilik yoluyla kurulan ittifaklar ve özellikle büyük aşiret reislerinden aldıkları hediyelerle mülklerini artırmaları, şeyhlerin politik bir aktör olarak öne çıkmasında ekonomik gücün de kullanıldığını gösteriyor. Peki İslam burada nasıl bir rol oynuyor? Jwaideh’in ortaya koyduğu bu tespitleri veri kabul ettiğimizde, İslam’ın, tarikat şeyhleri ve Kürtler açısından farklı şekillerde anlam kazandığını görüyoruz. Şeyhler açısından taşıdığı anlam yeterince açık. İslam, tarikat şeyhleri aracılığıyla kendilerini politik bir güç yapacak bir biçimde kullanılıyor. Fakat bunun dışında, İslam’ın şeyhlerin kişisel varlıklarında cisimleşmiş olması ve bu kişilerin politik önder olarak öne çıkması ile de, din/İslam ile Kürt etnisitesi arasında birbirini içerleyen bir zihinsel sürecin oluşumu da gerçekleşmeye başlıyor. Dünyadaki başka ulusal kalkışmalar içinde pek de örneği görülmeyen bu özellik Kürtler için bir realite oluyor.
Şeyhlerin politik bir önder olarak belirmesinin bir başka boyutunu ise, Kürtlerin İslam’la olan ilişkisi oluşturuyor. Jwaideh, burada Kürtlerin dinsel inanışları ile ilgili kimi tespitlerde bulunuyor. Bu noktada, Kürtlerin İslam veya başka dinlere olan inancından ziyade, doğaüstü güçlere inanmak gibi bir takım batıl inançlarının dinsel belirlenimlere girmesini kolaylaştırdığını belirtiyor. Burada, Kürtlerin İslam ile ilişkisini doğrudan değil de şeyhlerinin aracılığıyla kurduğunu ifade etmek gerekiyor. Söz konusu ilişkilenme biçimi ise, Kürtleri dinsel ve politik önderler olarak beliren tarikat şeyhlerinin etkisine açık bir hale getiriyor.
Hem tarikat şeyhlerinin politik bir önder olarak öne çıkması hem de Kürtlerin, şeyhlerin bu derece belirlenimi altında olması, Kürt ulusal ayaklanmalarında dile getirilen taleplerin hangi doğrultuda seslendirildiğinin de göstergesi oluyor. Kürtlüğü dinsel bir içerikle kaynaştıran şeyhler, merkezi iktidarla girdiği mücadelede Kürtler içindeki iktidar gücünü daha da ileri götürme çabasını gizlemiyor. 1908 sonrası İttihat ve Terakki’ye sundukları memorandumla, taleplerinin İslami Kürt Devleti’nin kurulması yönünde olduğunun işaretlerini veriyor.
İttihat ve Terakki İktidarında Kürtler
1908 sonrası İttihat ve Terakki’ye, Kürt ulusal hareketinin politik önderleri olan şeyhler tarafından sunulan memorandum, Kürtlerin yaşadığı illere Kürtçe konuşan kaymakamların atanması, Kürtçe eğitim verilmesi ve Kürt kazalarında Kürt bir idarenin kurulması gibi talepleri içeriyor. Türkiye siyasetinde 1908 sonrası merkezci ve adem-i merkezci eklemlenme projelerinin artık kendi pozisyonlarını alarak birbirine karşı konumlandığı veri alınacak olursa, tarikat şeyhlerinin başını çektiği ve İslami tonların temel belirleyici olduğu Kürt hareketinin taleplerinin, millici ve laisist bir hattı simgeleyen İttihat ve Terakki tarafından hangi düzlemde algılanabileceği önem kazanıyor. Kürtlerin hem İttihat ve Terakki ile hem de Kemalist kadrolarca kurulan genç cumhuriyetle olan tarihsel husumetini değerlendirirken bu noktayı gözden kaçırmamak gerekiyor. Zira bu durum, hem Kürtlerin hem de Kemalistlerin kendi verili tarihsel koşulları referans alındığında aralarındaki ilişkinin önemli tıkaç noktalarının nedenini oluşturuyor. Bu hususların bir başka yazının konusu olacağını belirterek son bir sözle toparlayalım. Jwaideh’in Kürt hareketlerinin tarihine yönelik bu çalışması, yalnızca Kürt ulusal hareketini oluşturan dinamiklerin bir analizini değil aynı zamanda söz konusu durumun devletle girilen ilişkide nasıl bir algılanışa sahip olduğunun gerekçelerini verebilmesi açısından önem kazanıyor. Meselenin daha sarih bir şekilde anlaşılabilmesi için, her iki unsurun bu verili durumlarının kendi tarihsel koşulları içinde değerlendirilmesi gerekiyor. Bu açıdan Jwaideh’in çalışması meselenin Kürtlerle ilgili olan boyutunu anlayabilmek açısından önem kazanıyor.

