|
| Eşit Olmayan Bir Dünyada Saygı |
|
|
|
| Siyasal Kuram | |||||||
| Pazartesi, 03 Kasım 2008 16:21 | |||||||
|
İnsanların birbirleriyle iletişiminin çok daha fazla dolaylı yollardan geçtiği, modern bireyin yalnızlık sorununu derinden hissettiği, bir yandan tekil özneler olarak bu dünyaya dair yeteneklerini sınarken, diğer bir yandan da toplum içinde kollektifleşebilme, yaratılarını diğer insanlarla paylaşabilme sıkıntılarını yaşadığı eşitsiz bir dünyada, hem birey olabilme halini gerçekleştirebilmek hem de kendini bir topluluk içinde var edebilmek mümkün müdür? Kendimiz olmaya çalışarak aynı zamanda başkaları için bir şeyler yapabilmenin, merhamet, acı duyabilmenin ve ötekini yadsımadan tanımanın yolları neler olabilir?
Richard Sennett kendi kişisel deneyimleri ile harmanladığı ve felsefeden, aydınlanma projesine, ABD’deki refah devleti uygulamalarından ve toplu konut projelerinden Sovyetler Birliği’ndeki deneyimlere kadar uzanan geniş bir spektruma yayılan Saygı kitabında çok temel olarak bu soruların üzerine gidiyor. En başta şunu söylemek lazım; özellikle kendi kişisel deneyimlerinden yola çıkması ve bu deneyimleri hepimizin yakından hissettiği yakıcı bireysel-insani sorunlara bağlayabilmesi kitabı benim için çekici kılan temel özelliği (Benzer bir çekiciliği M. Bermann’ın Marksizmle Maceram adlı kitabında da hissettiğimi belirtmeliyim).
Sennett ilk bölüme Chicago’da bulunan Cabrini toplu konut projesine dair anıları ile başlar. Çoğunlukla siyahların yaşadığı bu bölgede orta sınıfa mensup beyaz bir aile olmanın ve bu “ırksal eşitsizliğin” hem kendi birey olma sürecine hem de öteki ile kurduğu ilişkideki etkilerine değinir. Bir sosyal hizmet görevlisi olan annesinin ve kendisinin yaşadığı sıkıntılardan bahseder. Kitapta bunlar kadar çarpıcı olan Sennett’in kendi bireyleşme sürecinde müzik ile olan ilişkisidir. Kişinin kendisine olan saygısı bir hünerle ve yaptığı işte derinleşmesi ile ölçülür, O’na göre. Viyolensele ilgi duyan ve hayatını bu müzik aletini çalmak üzerinden örgütleyen Sennett için müzik tam da böyle bir hünerdir. Bununla birlikte, böylesi bir hüner sınırsız bir kibri beraberinde getirmemelidir. Tam aksine Sennett, müzik konusunda yeteneklerinin sınırlarını hem kendi gelişiminin sonucu olarak hem de fiziki bir problem sonucu olarak anlayınca, özellikle yaşadığı fiziksel problem konusunda ciddi bir bunalım geçirir, müziğe olan ilgisini kaybetmez: “Kibrimi azaltmasına rağmen, sınırlarımı öğrenmek müziğe olan sevgimi azaltmadı; sanırım yaptığı beceri gerektiren işi hakikaten seven çoğu insan için de bu doğrudur” (s. 30). Yeteneğe karşı kendine saygı ve toplumsal saygı konusunda açıklamalarını kuru bir sosyolog edasıyla yapmaz Sennett. Böylesi saygı türlerinin pre-kapitalist toplumdan modern topluma nasıl dönüştüğü üzerinde de durur; insanların ustalık yeteneklerini gittikçe kaybetmelerinin, artan işbölümünün kişilik üzerindeki olumsuz etkilerinin ve bunlar hakkında öne sürülen fikirlerin tarihinde bir yolculuğa da çıkarır okuru (s. 76-108). İnsanın kendine saygısını daha sonra okuduğu üniversitede çeşitli hocaları ile ve öğrenciler ile kurduğu ilişkiler üzerinden de değerlendiren Sennett için, “öteki” ile kurduğu ilişki ve ona karşı gösterdiği saygı, çeşitli projeler için giriştiği derinlemesine mülakatlar ile gelişir. Bu zor bir deneyimdir Sennett için; çünkü başkalarının sorunları karşısında yardım edebilme yeteneği ya da acıma-merhamet karşısında kendi doğrularını başkalarına karşı mutlak doğrular olarak sunmak diğerlerinin çok kolay onurunu da kırabilir. Diğerine karşı belirli bir mesafeyi koruyarak, ona saygı duyarak, kendi doğrularımızı dayatmadan yardımlaşma ve dayanışma acaba nasıl mümkün olabilir? Bunun için ilk elden yapılması gereken, ötekiyle aramızda olan farka saygı duymaktır. Bir başka deyişle, öteki ile kurduğumuz ilişkide kendimizin projeksiyonunu yapmamalıyız; zira bu tarz davranışın diğer bir ucu bizi kendi doğru ve yanlışlarımızdan ibaret bir dünyaya götürebilir, Sennett’e göre (s. 56-60). Salt birey olma kaygısı bizi dünyada yalnız ve kendine yeterli bireyler olarak davranmaya da götürmemelidir, çünkü böylesi bir birey topluma ve kendi karakterine canlılığını kazandıran en önemli unsur olan değiş-tokuşa, karşılıklılık ilkesine sahip değildir. Asalaklık ve kendine yetememe korkusunun kutsanması, toplumsal ihtiyaç fikrine karşı işler (s. 74): “Bir aşık hayal edelim, şöyle desin: ‘Benim için endişelenme, ben kendi kendime bakabilirim, hiçbir zaman sana yük olmam.’ Böyle bir aşığa kapıyı göstermeliyiz; zira bu hiçbir şeye ihtiyaç duymayan yaratık, bizim kendi ihtiyaçlarımızı da asla ciddiye almaz. Özel yaşamda bağımlılık insanları birbirine bağlar” (s. 109). Sennett’e göre, bu muhtaçlık aynı zamanda toplumsaldır da. Lakin, özel yaşam kadar kamusal yaşamda da birbirimize muhtaç olduğumuz gerçeği liberal kanon tarafından bastırılmıştır. Bu bastırmanın kökeni Aydınlanma düşüncesine kadar götürülebilir. Sennett, düşünce tarihine yaptığı bu yolculukta Aydınlanma düşüncesindeki bireyleşme vurgusu ile günümüzde neo-liberal kanon tarafından yapılan vurgu arasında ciddi bir fark olduğunu söyler. O’na göre, ilk gelenek rasyonel muhakeme yapabilen bireyi imlerken, ikincisi toplumsal ilişkilerin bir tür reddini kasteder ve doruk noktasına M. Thatcher’in ünlü sözleri ile ulaşır: “Toplum yoktur, yalnızca bireyler ve onların aileleri vardır.” Sadece düşünce tarihi ile sınırlamaz kendini Sennett; böylesi bir kendine yeterlilik söylemini refah devleti uygulamalarından kopuşa ve bireyin psikolojik dünyasına da bağlar. Günümüz dünyasının kişinin kendine dair nail olamama duygusunu beslediğini ve bu duygunun kişide sürekli “ideal Öteki”ne dair tahayülleri beslediğini, sonuçta da devamlı kendi fark yaraları ile uğraşan sürekli kendi eksiklerini kapatma peşinde koşan bireylere yol açtığını söyler. Oysaki: “(…) sizin benden farklı olduğunuzu hissederek, aslında kendimin farklı bir kişi olarak kim olduğum hakkında daha fazla şey bilebilirim” (s. 128). Kişi Sennett’e göre bireysel özerkliğini de bu sayede kazanacaktır, farklılıklarını bilerek ve kendi veya diğerinin eksikliklerine saygı duyarak yaşamak ona, kendine ve ötekine duyduğu saygıyı kazandıracaktır. Tam da bu noktadan, diğerlerine bir şeyler sunabilme haline sıçrar Sennett; bir başka deyişle, saygının toplumsal ihtiyaçla ilgili olan bölümüne. Toplumu ayakta tutan, bizi sosyalleştiren en önemli unsurdur bir şeyler almanın yanı sıra verme arzusu. Lakin bu cömertlik, merhamet ve hayırseverlik duyguları bizim kim olduğumuzu tanımamıza yardımcı olduğu kadar kolayca ötekini manipüle etme haline de dönüşebilir veya sürekli merhamet ve acıma hissi, kolayca Sennett’in merhamet yorgunluğu diye nitelediği ötekine karşı sempati duygumuzu yitirmemize de yol açabilir (s.133-155). Kısacası Sennett, bütün bu hislerin bizi çekebileceği gayya kuyularına da işaret eder. Kitabın sonraki bölümlerinde Sennett, refah devleti uygulamalarındaki veya sosyalist ülkelerdeki karşılıklı saygı deneyimlerine göz atar. O’na göre, ne tek başına radikal eşitlikçi uygulamalar ne de kapitalist toplumdaki işbölümüne bir alternatif olarak zanaat toplumu karşılıklı saygı için yeterlidir: “Kendi deneyimimden çıkarabileceğim bir sonuç varsa, o da zanaate dayanan kendine saygının tek başına karşılıklı saygı doğuramayacağıdır. Toplumda eşitsizliğin kötülüklerine saldırmak da tek başına bir karşılıklı saygı doğurmaz. Toplumda, özelinde de refah devletlerinde karşı karşıya olduğumuz sorunun özü, güçlünün nasıl zayıf kalmaya yazgılı olanlara karşı saygı duyacağıdır” (s. 263). Kitabının girişinde Sennett, “yiyeceğin aksine saygının hiçbir maliyeti de yoktur. O zaman niçin saygı bu kadar kıt olsun ki?” diye soruyordu. Elbette kitabın bu soruna bir reçete gösterdiğini söylemek mümkün değil; zaten herhangi bir kitaptan bunu beklemek de fazlasıyla haksızlık olur. Lakin karşılıklılığın iyice yittiği, kendimizden bir şeyler sunabilme duygusunun gittikçe köreldiği bu dünyada, kendi toplumsal varoluşumuza dair aydınlatıcı sorular sorup, bunlara dair yol haritaları sunuyor bize Saygı kitabıyla Sennett. Belki de sorun bu dünyanın gittikçe kötüye gitmesi kadar, kötüye gidişe hayıflananların, bundan şikayet edip mücadele edenlerin birbirleriyle olan ilişkilerinde de asgari bir ahlak ve adalet düzeyinin yakalanmasıdır. Belki de o “ideal dünyanın” tohumları tamamıyla olmasa bile kısmen kendi aramızda atılabilir ve saygı bunun için iyi bir başlangıçtır. Sevgili W. Benjamin’de kurtuluşu sadece gelecek kuşaklar için değil, onun uğruna mücadele edenler için de aramıyor muydu? Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir! Kaydolmak için tıklayın.
3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved." |











