(1 değerlendirmenin ortalaması: 4.00)
A Brief History of NeoliberalismToplumsal ve iktisadi tarihin akışında 1970’lerin sonu ile başlayan dönemden bugüne kadar geçen süre pek çok açıdan bir devrim süreci olmuştur. Küresel kapitalizmin krizini takip eden bu dönüşüm sürecinin siyasal, toplumsal ve iktisadi pratikleri herkesin bildiği üzere neoliberalizm olarak adlandırılmıştır. David Harvey bu kitabında neoliberal doktrinin ortaya çıkışı, yükselişi ve etkilerini konu almaktadır.     

David Harvey, neoliberalizmi her şeyden önce, insan refahının, özel mülkiyet hakları, serbest piyasa ve serbest ticareti koruyan ve geliştiren kurumsal bir yapı içerisinde bireysel girişim özgürlüğü ve yeteneklerinin geliştirilmesi aracılığıyla arttırılabileceğini savunan bir siyasal iktisat teorisi ve pratiği olarak tanımlamaktadır. Buradan hareketle, devletin rolü özel mülkiyet, serbest ticaret, serbest piyasa ve bireysel girişimciliğin geliştirilmesi ve korunmasını sağlayacak sağlam bir kurumsal yapının oluşturulmasına indirgenmektedir. Devlet var olan piyasaları koruma pratiğinin ötesine sadece yeni piyasalar yaratmak için geçebilir; onun dışında devlet toplumsal ve ekonomik hayata müdahil olmaktan kaçınmalıdır. Genel olarak bu özelliklerle açıklanan neoliberalizm 1970’lerin sonundan itibaren iktisadi ve toplumsal politikaların türetildiği ana kaynak olmuştur. Schumpeter’ın yaratıcı yıkım kavramını neoliberalizmin pratiklerini tanımlamak için kullanan Harvey neoliberalizmi tüm insan faaliyetlerini piyasanın kontrolü altına almak isteyen ve piyasanın tüm insanlık için bir rehber olabileceğini savunan bir doktrin olarak görmektedir; neoliberalizm insanlığın yüzyıllardır sahip olduğu tüm değerleri yıkarak yerine piyasa ahlakını koymaktadır. Bu dönüşümün eleştirisi Harvey’ye göre alternatif siyasi ve ekonomik yapıların tanımlanması için gereklidir.

Neoliberalizmin kurucu figürlerinin, insan haysiyeti ve bireysel özgürlüğü, uygarlığın temel değerleri olarak almalarını Harvey manidar bulmaktadır. Haysiyet ve bireysel özgürlük kavramları insan ruhuna hitap eder ve pek çok toplumsal hareketin çıkış noktaları ve hedefleri olmuştur. Neoliberalizme göre bu değerler, kolektif karar alma mekanizmalarını bireysel tercihlerin üzerine çıkaran her türlü devlet müdahalesi tarafından tehdit altındadır. Öte yandan özgürlük ideali Amerikan geleneklerinde çok önemli bir yer kaplamaktadır. Bunun en önemli göstergeleri 11 Eylül saldırılarının Amerika’nın özgürlüğüne saldırılar olarak adlandırılması; teröre karşı savaşın özgürlük için yapıldığının söylenmesi ve 2003 yılındaki Irak işgalini, Amerikan başkanının sadece Irak’a özgürlük getirmek bahanesiyle Amerikan halkının gözünde meşrulaştırması olmuştur. Fakat Irak için özgürlük serbest piyasanın geri döndürülemeyecek şekilde kurumsal bir yapı altında sağlamlaştırılması anlamına gelmiştir; bu ise yerli ve yabancı şirketler için maksimum kâr anlamına gelmektedir.            

Irak işgalinin ardından uygulanan neoliberal politikaların ilk deneme tahtası 1973’te demokratik yollardan seçilmiş Salvador Allende’nin CIA ve Kissinger tarafından destekli General Pinochet tarafından devrilmesinin ertesinde Şili olmuştur. Ekonominin yönetimini Chicago Üniversitesi’nde eğitilmiş Şilili iktisatçılara bırakan Pinochet her türlü toplumsal muhalefeti ve emeği ezmiş ve ihracata dayalı ekonominin, özelleştirmelerin ve serbestleştirmelerin gerekli kıldığı baskı ortamını Şili halkına dayatmıştır. Harvey’nin de belirttiği gibi Şili ve Irak’taki dönüşümlerin arkasında Amerikan emperyalizmi olsa da İngiltere, İsveç ve Fransa gibi Birinci Dünya ülkelerine neoliberalizm Amerika tarafından dayatılmamıştır. Bu noktada Harvey, bizi kitabındaki belki de en önemli analizine yönlendirecek olan soruyu soruyor: Neoliberalizmin küresel düzeyde yayılmasında hangi dinamikler etkili olmuştur?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan uluslararası düzen jeopolitik çıkar çatışmalarının önlenmesi ve toplumsal barışın sağlanması amacıyla Keynes’in, gelirin yeniden dağıtımını öngören ve piyasa kontrolü sağlayan, müdahaleci devlet modeline dayandırılmıştı. Bu model, uluslararası mal ve sermaye hareketlerine öngörülebilirlik katarak düzen getirmeyi ve böylece uluslararası ilişkilerin çatışmadan ziyade işbirliğine yönelmesini ve aynı zamanda devletin toplumsal sınıflar arasında bir denge yaratmasını hedefliyordu. 1950’ler ve 1960’lar bu müdahaleci model çerçevesinde yüksek istihdam, ekonomik büyüme ve refah yılları olmuştu. Fakat 1970’lere gelindiğinde Keynesyen politikalar artık işlemez olmuştu ve küresel anlamda kapitalizm stagflasyon ve mali kriz sarmalına girmişti. Sermaye birikiminin devam ettirilebilmesi için Harvey’nin de belirttiği gibi iki alternatif vardı. Birinci olarak devlet müdahaleleri derinleştirilebilirdi fakat bu sermaye birikiminin gereklerine uygun değildi. İkinci alternatifse neoliberalizmdi. Başlarda çekingen, birbirinden bağımsız ve deneysel politikalarda ifade edilen neoliberalizm Washington Oydaşması’nın oluşturulması ile yekpare bir toplumsal, siyasal ve iktisadi reçete haline geldi. Fakat burada önemli nokta 1970’lerin krizine neden neoliberalizmin cevap olarak verildiğidir. Harvey’ye göre sermaye birikimi krizi, yönetici sınıfı siyasal ve iktisadi anlamda tehdit etmekteydi. Bir taraftan sosyal reform talepleri, protestolar ve toplumsal muhalefet komünist ve sosyalist partilerle birlikte 1970’ler boyunca yükselirken diğer yandan büyümesi yavaşlayan ülke ekonomileri ekonomik elitlerin kârlarını azaltmıştı. Bu noktada yönetici ve ekonomik elitler güçlerini koruyabilmek için bu krize cevap olarak neoliberal politikaları seçtiler. Neoliberalizmi, hem uluslararası kapitalizmi yeniden organize etmeyi hedefleyen ütopik, hem de sermaye birikim koşullarını yeniden oluşturmayı ve ekonomik elitlerin sınıf gücünü geri kazandırmayı amaçlayan siyasi proje olarak nitelendiren Harvey bu hedeflerden sadece ikincisinin gerçekleştiğini belirtmektedir. Son otuz yıldır dünyanın neredeyse her tarafında görülen sosyal eşitsizlik patlamaları ve zenginliğin çok daha az elde toplanmaya devam etmesini Harvey bu argümanına kanıt olarak sunmaktadır. Yani kısaca, Harvey’ye göre neoliberalizm kapitalist sınıfın gücünü yeniden kazanması için yapılmış bir saldırıdır ve bunun toplumsal gerçeklikte yansıması inanılmaz boyutlarda görülen sınıf eşitsizliklerdir.        

Ekonomik elitlerin ve yönetici sınıfın bu karşı saldırısına kavramsal çerçeveyi sunan neoliberal teori, uygulamalarından çok önce geliştirilmişti. Friedrich von Hayek, Milton Friedman, Ludvig von Mises gibi ünlü iktisatçıların 1947 yılında kurduğu Mont Pelerin Topluluğu’nu Harvey neoliberal doktrinin türetildiği kaynak olarak almaktadır. Görünmez ele olan inançları ve devlet müdahalesine karşı yılmaz düşmanlıkları grup üyelerinin bireysel özgürlüklere - sermaye özgürlüğü okuyunuz - olan inançlarıyla birleşmişti. Alfred Marshall, Stanley Jevons ve Leon Walras gibi neoklasik iktisat akımının İkinci Dünya Savaşı sonrası temsilcileri olsalar da 1970’lerde ortaya çıkan küresel krize kadar sosyo-ekonomik politikalarda etkili olamamışlardır. Bu yıllardan itibaren pek çok, iyi finanse edilmiş düşünce kuruluşlarında geliştirilen ve akademide de kabul görmeye başlayan neoliberal teori İngiltere’de Margaret Thatcher’ın seçilmesi ve ABD’de dönemin FED Başkanı Paul Volcker’ın Amerikan para politikasındaki değişikliğini takiben Ronald Reagan’ın seçilmesiyle gelişmiş ülkelerde kamu politikasını belirleyen ana çerçeve halinde siyasi hayata girdi. Üçüncü Dünya ülkelerindeyse kimi zaman Şili’de olduğu gibi neoliberalizm askeri diktatörlük aracılığıyla yerleştirildi kimi zamansa Irak’ta olduğu gibi yabancı işgali araç olarak kullanıldı; diğer zamanlarda ülkeler borç krizine sürüklenerek IMF ve Dünya Bankası’nın önerdiği politikaları kabul etmek zorunda kaldılar. Genel olarak sınıf gücünün yeniden inşasının dört aracı olmuştur. Bir, 1970’lerde başlayan, finans hareketlerine daha fazla özgürlük verilmesi politikaları; iki, sermayenin coğrafi dolaşımına daha fazla özgürlük; üç, yabancı ülke ve kuruluşların siyasi baskıları ve dört, ideolojik anlamda neoliberalizmin tek ekonomik çare olarak çoğunluk tarafından kabul edilmesi. Neoliberal teorinin, bu araçları kullanarak kamu politikasını dikte ettirmeye başlamasıyla inanılmaz boyuttaki toplumsal eşitsizliğin ve üst sınıflara ekonomik gücün iadesinin temelleri atıldı. Burada unutulmaması gereken nokta üst sınıfı oluşturan grupların ve bireylerin aynı kalmıyor olduğudur. Evet, eski zenginler güçlerini bu politikalarla geri aldılar fakat kimileri gücünü kaybetti; kimileri de çok kısa sürede inanılmaz zenginlik sahibi oldular. Susan Strange’in kumarhane kapitalizmi olarak adlandırdığı bu dönemde finansal işlemlerin üzerindeki devlet kontrollerinin kalkması George Soros ve Warren Buffet gibi finansörlerin spekülatif işlemler aracılığıyla çok kısa sürede milyonlar kazanmasını sağlarken neoliberal politikaların devamlılığı için gerekli bioteknoloji ve bilgi teknolojilerine yapılan yatırımlar da, Bill Gates, Paul Allen ve Rupert Murdoch gibi yeni zenginlerin doğmasına yol açtı. Bu noktada liberalizmi neoliberalizmden ayıran bir olguyu açık bir şekilde görebiliyoruz. Liberalizmde riskli yatırımlar zarara yol açarsa bu zararı riski alan yatırımcı üstlenir; fakat neoliberalizmde ‘iflas etmesine izin verilemeyecek kadar büyük’ anlayışı üretilerek büyük finans şirketlerinin ve kuruluşlarının, yatırımlarında ne kadar zarar ederlerse etsinler, batmalarına izin verilmedi ve zararları halkın vergileri sayesinde kapatıldı. Öte yandan, yeni girişim olanaklarının ve ticari ilişkilerin artması da üst sınıfların zenginliklerini arttırmaları için yollar sağladı. Ekonomik anlamda zenginleşen bu gruplar siyasi hayatı da kendi çıkarları için daha kolay yönlendirmeye başladılar. Küresel anlamda sınıf haline gelmeye başlayan bu gruplar ortak çıkarlarını tartışmak ve küresel siyaseti etkilemek için Dünya Ekonomik Forumu da dâhil olmak üzere pek çok forumda bir araya gelmeye başladılar.  Harvey, bu küresel kapitalist sınıfın, artık hiçbir bireyin sahip olamayacağı gücü elinde bulundurduğunu belirtmektedir.   

Peki, neoliberalizmin neredeyse dini bir nitelik atfettiği bireysel özgürlük kavramının Harvey’nin gözünde nasıl bir değeri var? Bu soruyu cevaplamak için Harvey, Polanyi’nin liberal ütopyanın özgürlük kavramını basit bir serbest ticaret savunuculuğuna indirgediğini söylediğini hatırlatıyor. Polanyi’ye göre böyle bir özgürlük ideali sadece otoriteryanizm ve faşizme yol açar. Harvey için, Polanyi’nin bu tespiti günümüz için de geçerlidir; özgürlük adı altında yapılan, sermayenin erişimini arttırmaktan başka bir şey değildir. Bu noktada özgürlük ideali toplumun küçük bir kesimi için bir anlam ifade etmektedir.

Neoliberalizmin, sınıf gücünün yeniden inşası olarak tanımlanması başka bir soruyu beraberinde getiriyor. Üçüncü Dünya ülkelerinde neoliberalizmin dış müdahale veya baskıcı rejimler aracılığıyla kurulduğunu söylemiştik. Fakat bu tarz etkenlerin olmadığı Birinci Dünya ülkelerinde toplumun geneli neoliberal politikaları ve siyasetçileri neden destekledi? Neoliberal partilerin başa gelmesi için gerekli siyasi destek ve toplumsal onay çok farklı kanallar aracılığıyla elde edildi. Öncelikle medya, şirketler, çok sayıda sivil toplum örgütü ve akademi aracılığıyla neoliberalizmin bireysel özgürlüğün tek garantisi olduğu düşüncesi topluma sağduyu olarak benimsetildi. Toplum düşüncesi yok edildi ve yerine kolektif anlayıştan yoksun bireyler ve tüketim için yaşama anlayışı yerleştirildi. Neoliberalizm başarılı bir şekilde, bireysel özgürlük ve sosyal adalet arasındaki uyumsuzluktan faydalandı. Özgürlük idealini müdahaleci devlet anlayışına karşı kullanarak kapitalist sınıf gücünü eski konumuna yükseltti. Bu anlayışı neoliberalizmi, post-modernizm ile tamamen uyumlu kıldı. Kapitalist sınıf, bir yandan mali krizin sunduğu olanakları sömürmek için gelirin tekrar dağıtımını hedefleyen politikaları yerel idarelere ve hükümetlere dayattı diğer yandan da seçimlerde kendi çıkarlarını destekleyecek siyasi partilere farklı yollardan destek verdi. İşsizliğin bireysel tercih meselesi olduğu iddia edildi ve emeğin muhalefetini engellemek için sendikalara savaş açıldı; toplumun gözünde, ekonomik krizlerin kaynağının sürekli daha fazla maaş isteyen tembel işçiler ve onlara destek olan sendikalar olduğu imajı yaratıldı. Sınıf bilinci, milliyetçilik ve dini duyguların sömürülmesiyle ezildi. Sermayenin üretimden finans alanına kaydırılması ve küreselleştirilmesiyle birlikte yükselen işsizlik oranları bireylerde, iş sahibi olmanın bir hak değil bir ayrıcalık olduğu düşüncesini yerleştirdi. Artan yedek emek ordusu bir taraftan emeğe verilen payın azaltılmasına yol açtı diğer taraftan iş sahibi olanların, işlerini korumak için, her türlü baskı ve rezilliğe sessiz kalmalarına yol açtı. 

Daha önce de belirtildiği gibi Harvey’ye göre neoliberal devletin görevleri özel mülkiyeti ki buna fikri mülkiyetler de dâhildir ve hukukun üstünlüğünü korumak ve serbest piyasanın işlemesi için gerekli ve sağlam bir kurumsal yapı oluşturmaktır. Devletin güç kullanma tekeli sözleşmeleri uygulatmak ve davranış, ifade ve seçim özgürlüğünü korumak için vardır. Çünkü zenginlik ve innovasyonun kaynağı devlet değil özel teşebbüs ve bireysel girişimciliktir. Özel teşebbüsün yarattığı zenginlik zamanla toplumun diğer kesimlerine de yayılacaktır ve yoksulluk yok olacaktır. Başka bir deyişle, iktisadi kalkınmanın ve refahın önündeki en büyük kurumsal engel özel mülkiyet haklarının olmamasıdır. Bu sebepten devlet, sahip olduğu işletmeleri özelleştirmelidir, piyasadaki kontrol mekanizmalarını serbestleştirmelidir. Ayrıca rekabet kurallarının gözetildiğinden emin olmalıdır. Çünkü rekabet bu sistemin olmazsa olmaz bir prensibidir. Piyasanın, var olmayan yerlerde yaratılması da devletin görevleri arasındadır. Teoriye göre bu politikalar bürokrasiyi azaltacak, verimliliği ve kaliteyi arttıracak ve maliyetleri düşürecektir. Uluslararası alanda devlet, sermayeyi kendi sınırlarına çekebilmek için diğer devletlerle rekabet halinde olmak zorundadır; tabii bu da ülkelerin, sınırlarından geçen mal, hizmetler ve sermaye hareketleri üzerindeki kontrolleri kendi arzularıyla azaltmalarını gerektirmektedir. Böylece küresel bir piyasanın oluşumu sağlanmaktadır. Fakat önemli bir nokta olarak, emeğin üzerindeki kısıtlamalar, sermayenin kâr etmeye devam edebilmesi için, korunmalıdır. Elbette ki bütün bu politikaların uygulamaya sokulması siyasete demokratik müdahalenin engellenmesiyle mümkündür. Bu da son yıllarda ortaya çıkan yönetişim kavramının içeriğini açıklamaktadır. Az sayıdaki uzman ve elit siyasetçilerle küresel ve yerel kararlar alınmaktadır. Küresel ekonomiyi etkileyen kararların nasıl az sayıda uzman tarafından kapalı kapılar ardında IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi demokratik olmayan kuruluşlarda alındığı unutulmamalıdır. Bu noktada Yalçın Küçük’ün, TBMM’den AB reform paketlerinin jet hızıyla çıkarılmasının demokrasinin ayaklar altına alınması demek olduğu eleştirisi de hatırlanmalıdır.   

Harvey, neoliberal teorinin devlete yaklaşımında çatışan bazı noktaları olduğunu belirtir. Bunlardan birincisi, neoliberalizmin, rekabetin tekel ya da oligopollerin oluşumuna yol açmasını göz ardı etmesidir. İkinci nokta, bireylerin ve firmaların kârları özelleştirirken maliyetleri toplumsallaştırma, hava kirliliği gibi, girişiminde olmalarıdır. Üçüncü nokta, neoliberalizmin, piyasadaki aktörlerin hepsinin aynı bilgiye erişiminin olmadığının ve asimetrik güç ilişkilerinin göz ardı etmesidir. Dördüncü nokta, rekabetin sağladığı teknolojik gelişimin her şeye çare olarak düşünülmesi fakat teknolojik gelişmenin toplumsal birliğin bozulmasına ve sanayi üretiminden finansa yönelen sermayeye teşvik olmasıdır. Beşinci olarak, bireyin özgürlüğü savunulurken aynı zamanda bireylerin kolektif kurumlar kurarak toplumsal dayanışmayı güçlendirmeyi seçmelerinin önüne geçilmesinin savunulmasıdır. Yeri geldiğinde bireylerin kolektif yapılar aracılığıyla iktisadi hayata müdahalesi baskıcı yollarla veya karar alma mekanizmalarının demokratik yöntemlerin dışına çıkarılmasıyla engellenmektedir. Bu noktada Harvey, Polanyi’nin, liberal ütopyanın hayatta kalması için otoriteryanizme başvurulması gerekeceği tezini hatırlatmaktadır.  

Harvey, neoliberal dönemde devlet uygulamalarında pek çok nedenden ötürü neoliberal teoriden sistematik sapmalar olduğunu belirtmektedir. Bu sistematik sapmaların en önemli sebebi neoliberal teorinin kimi zaman, asıl hedef olan kapitalist sınıfın gücünü geri kazandırma sürecinde etkili olamamasıdır. Buna en sık görülen örnek büyük finans kurumlarının devlet müdahalesiyle kurtarılmasıdır. Diğer bir örnekse, olası bir çatışma durumunda devlet, emeğin ve çevrenin karşısında yer alan sermayenin yanında aktif olarak rol almaktadır. İkinci olarak, devlet, sınırları içerisinde iş dünyası için olumlu bir hava yaratmak zorundayken uluslararası planda diğer devletlerle rekabet içinde olmak zorundadır. Bu iki hedeften ikincisini gerçekleştirmek için kolektif bir yapı olarak davranmaz zorundadır ve bu noktada vatandaşlarının sadakatine ihtiyacı vardır. Ortaya çıkan durumda bireysellik ve kolektiflik çatışmaktadır. Üçüncü olarak, neoliberal politikaların toplumun geneline rağmen uygulanması devletin baskıcı yöntemlere başvurmasını zorunlu kılmakta, bu da bireysel özgürlük ideali ile çatışmaktadır. Kısacası neoliberal teori, uygulamalarının yarattığı pek çok yıkıcı çelişkiyle karşı karşıya kalmaktadır. Piyasa özgürlüklerinin ve metalaşma sürecinin yarattığı toplumsal sorunlarda artış insanları farklı sosyal dayanışma biçimleri oluşturmaya itmekte ve bu süreçte milliyetçilik ve din temelli dayanışma yöntemleri öne çıkmaktadır. Harvey’nin de belirttiği gibi sorunun asıl kaynağı neoliberalizmin vaat ettiği zenginlik ve refahın yerine toplumsal eşitsizliğin artmasıdır.

Neoliberalizmin kendi içindeki çelişkilerinin ve toplumsal sonuçlarının analizi bizi şu soruya yöneltmektedir: Eğer neoliberalizm sürdürülebilir bir siyasal iktisat politikası değilse yerine nasıl bir alternatif gelebilir? Amerika Birleşik Devletleri’nde neo-conların yükselişi bu çerçevede anlamlandırılabilir. Bireysel çıkarların yarattığı kaosun yerine düzen getirmeyi ve toplumsal yapıyı ahlak üzerinden korumayı hedefleyen bir anlayışı olan neo-con teori neoliberalizmin getirdiği toplumsal yapıyı yıkıcı etkileri milli, dini, tarihsel ve kültürel değerleri ön plana çıkararak azaltmak istemiştir. Neoliberalizmin, sınıf gücünün yeniden inşası projesine meşruiyet kazandırma görevi neo-conlara düşmüştü. Fakat neo-con siyasetin dünyaya bıraktığı miras, çıldırmış bir ülkenin gücünü her açıdan sorumsuzca kullanarak yol açtığı zararlarda yaşayacaktır.            

Neoliberalizmin karnesine baktığımızda, neoliberalizmin getireceği öne sürülen refah, zenginlik ve özgürlük söz konusu olduğunda, görüntü pek de iç açıcı değil. Her şeyden önce dünya ekonomisi genelinde onar yıllık büyüme rakamları 1960’lardan günümüze kadar düşmüştür. Latin Amerika 1980’leri iktisadi olarak ‘kayıp on yıl’ olarak hatırlarken Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıkan Doğu Avrupa ülkeleri ve Rusya’da 1990’larda uygulanan şok terapisi bu ülkelere neredeyse toplumsal yıkım getirmiştir. Afrika kıtasında uygulanan politikalar da pek farklı sonuç vermemiştir. Neoliberal politikaların uygulanmasından kısa süre sonra iktisadi anlamda belirli belirsiz bir ilerleme olsa da bu ilerleme yerini ekonomik çöküntüye bırakmaktadır; neoliberalizmin belki de tek başarısı enflasyonun kontrol altına alınması olmuştur. Başka bir deyişle neoliberalizm küresel ekonomik büyümeye katkıda bulunmamıştır. Hatta metalaştırma süreci, çevre kirliliği, baskıcı rejimler ve hakların ayrıcalık haline gelmesi göz önüne alındığında bizi geriye götürdüğü bile söylenebilir. 

Neoliberalizmin bugün halkların gözünde meşruiyetini kaybetmeye başladığı iddia edilebilir. Hem kendi içindeki çelişkileri hem de yarattığı toplumsal ve iktisadi sonuçlar açısından sadece günümüz siyasi yapısının daha fazla baskıcı bir hale gelmesiyle sürdürülebilir. Ki daha önce de söylendiği gibi muhafazakâr rejimlerin yayılması buna örnektir. Elbette ki Türkiye de kendine has özellikleriyle bu sürecin bir parçası olmaktadır. Fakat neoliberal politikaların etkilerini göstermeye başlamasıyla eş zamanlı olarak bu sürece karşı hareketler de ortaya çıkmıştır. Bu hareketler kimi zaman organize bir toplumsal örgüt veya uluslararası kurum halini alırken kimi zaman kendiliğinden gelişen protesto gösterileri halinde cereyan etmiştir. Bu karşı çıkma sürecine katılan herkesin reddettiği şey aynı; fakat yerine konulmak istenen alternatif farklıdır. Öte yandan, kapitalist sınıf ve yönetenlerin de kendilerine göre neoliberalizm sonrası alternatif bir dünya görüşleri bulunmaktadır. Birbirleriyle çatışan bu görüşlerin, yaşanılan ekonomik kriz süresince kendilerini gösterme şansları çok daha fazla olacaktır. Fakat bir geçiş sürecinde yaşadığımız kesindir ve sürecin nereye yöneleceğini görebilmek için değişimin kökenlerine gitmek zorunludur. David Harvey’nin kitabı neoliberalizmin kökenlerini, dinamiklerini ve yükselişini açıklıyor olması bakımından okunması gereken kitaplar arasında yer almalıdır.