(5 değerlendirmenin ortalaması: 4.20)
coklukİmparatorluk’un yayınlanışının ardından yapılan tartışmalarda, Hardt ve Negri’ye yöneltilen eleştirilerden biri de, imparatorluk çağının gerçek devrimci öznesi olduğunu iddia ettikleri Spinoza’dan mülhem çokluk kavramının kitap boyunca net bir tanımının verilmeyişi ve kavramın muğlâk niteliği ile ilgiliydi. Hardt ve Negri, bu eleştirilere yanıt vereceği ve çokluğun sarih bir tarifinin yapılacağı beklenen, İmparatorluk’un devamı niteliğinde bir kitap üzerinde çalıştıklarını kendileri ile yapılan röportajlarda belirtmişlerdi. Bu çalışma “Çokluk, İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi” ismiyle 2004 yılında yayınlandı. Ancak, kitap büyük ölçüde bir hayal kırıklığı niteliğindeydi. Çünkü Hardt ve Negri, bu kitapta çokluk kavramı üzerinde İmparatorluk’a nazaran daha ayrıntılı bir şekilde duruyorlarsa da, kitabın temel problematiği bambaşkaydı.

Hardt ve Negri, nasıl ki İmparatorluk’a yazdıkları önsözde “Bu kitap Körfez Savaşı’nın hemen ardından yazılmaya başlandı ve Kosova’daki savaş bitmeden önce bitirildi. Dolayısıyla okur argümanı İmparatorluğun kuruluşundaki iki belirgin olayın orta noktasına yerleştirmelidir” diyerek zımnen de olsa, Soğuk Savaş ertesindeki müphem ve kaotik insanlık durumunun etkisi altında kaldıklarını ve İmparatorluk’ta dile getirilen tezlerin 1991-2001 aralığındaki bu “alacakaranlık yılları”na ilişkin fenomenlerden beslendiğini kabul ediyorlarsa, Çokluk’un önsözünde de “bu kitap asıl olarak 11 Eylül 2001 ile 2003 Irak savaşı arasında, savaş bulutları altında yazıldı” diyerek kitabın bir 11 Eylül-sonrası çalışma olarak okunması gerektiğini belirtiyorlardı. Çokluk’u İmparatorluk’un devamı niteliğindeki bir kitap olarak okurken, yazarların da belirtme ihtiyacını hissettikleri bu dönemselleştirmenin akılda tutulmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. Çünkü İmparatorluk, kapitalizmin ve emperyalizmin tarihindeki 10 yıllık (ve bugün geçici olduğu daha iyi anlaşılan) bir iyimserliğin, zafer sarhoşluğu halet-i ruhiyesinin tam ortasından yazılmış bir kitapken, Çokluk 11 Eylül sonrasının tedirgin atmosferinin, savaş hayaletinin tüm dehşetiyle geri dönüşünün ve emperyalizmin en ilkel, yani kolonyal biçimiyle tekrar vücut buluşunun şaşkınlığı içerisinde yazılmış ve tam da bu niteliğiyle, İmparatorluk’un, “iyimser metafiziğine” mukabil, -bir imparatorluğun mevcudiyetinin kabulü tezinden vazgeçilmemiş olmakla birlikte, ayaklarını yere daha sağlam basan, daha gerçekçi bir kitap. 

İki İstisna

Çokluk’un hemen başında yazarlar, içerisinde bulunduğumuz dünya halini betimlemek için “küresel iç savaş” terimini kullanırlar. Buna göre, Dünya ölçeğinde sürüp gitmekte olan çatışmaları, “savaş değil iç savaş örnekleri olarak anlamak en doğrusu” olacaktır. Çünkü “uluslar arası hukuk tarafından geleneksel olarak kavrandığı biçimiyle savaş, egemen siyasal birimler arasındaki silahlı çatışmayken, iç savaş tek bir egemen birime ait toprak parçasında, egemen olan ve olmayan savaşçılar arasındaki silahlı çatışmadır.”(s.20)

Savaşa ilişkin böylesi bir kavramsallaştırmanın kitabın hemen başında yapılmış olması, Hardt ve Negri’nin İmparatorluk’taki tezlerini savunmaya devam ettiklerini gösterir. Buna göre, eğer artık söz konusu olan küresel ölçekte hüküm süren bir egemenlik aygıtı ise, dünyada vuku bulan bütün savaşlar da birer iç savaş niteliğinde olacaktır. Bu ise, “bunların herhangi birinin tüm imparatorluğu seferber ettiği anlamına değil, -ki söz konusu çatışmaların her biri yerel ve özgündür-, bunların küresel emperyal sistem içinde var olduğu, koşullarının onun tarafından belirlendiği ve aynı zamanda sistemi etkilediği anlamına gelir.” (s.20) Bu satırlar, kapitalist entegrasyonun böylesine derinleştiği günümüz dünyasında hiçbir yerel gelişmenin küresel bağlamından koparılarak anlaşılamayacağını işaret etmesi bakımından anlamlıdır. Lakin yazarlar burada basitçe buna işaret etmenin ötesinde, İmparatorluk’ta da dile getirdikleri bir argümanın, “Emperyalist, emperyalistler arası ve anti-emperyalist savaşlar bitmiştir. Bu tarihin sonu barışın hükümranlığını getirmiştir. Daha doğrusu, küçük ve iç çatışmalar çağına girmekteyiz. Los Angeles ve Granada’dan Mogadishu ve Saraybosna’ya her emperyal savaş bir iç savaştır, bir polis eylemidir. Aslında, iktidarın iç ve dış kolları arasındaki (orduyla polis, CIA’yle FBI arasındaki) görev bölüşümü giderek bulanıklaşıp belirsizleşiyor” (s.203-204) argümanının, 11 Eylül-sonrası dünya için de geçerli olduğunu söylemektedirler. Dolayısıyla, Hardt ve Negri için 11 Eylül-sonrası dünya hala bir İmparatorluk dünyasıdır.

Ancak, kitabın devamına ilişkin dikkatli bir okuma, Hardt ve Negri’nin İmparatorluk’taki mütereddit duruşlarının Çokluk’ta da devam ettiğini gösterecektir. Üstelik Çokluk’ta bu tereddüt hali dozajını artırmış ve Hardt ve Negri, üzeri örtülü bir şekilde de olsa, İmparatorluk’ta dile getirilen kimi tezleri revize etmek durumunda kalmışlardır.

Çokluk’un yazarları, “günümüzün vahşi, küresel savaş halini anlamanın ilk anahtarı istisna mefhumunda ya da daha doğrusu, biri Alman biri Amerikan kökenli iki istisnada gizli” (s.22) diyerek istisna kavramına başvururlar. Alman kökenli olan istisna kavramı, Carl Schmitt’e dayanır ve buradan hareketle Agamben’in istisnanın kural haline gelişine ilişkin yaptığı tespite katılarak, savaşın bir istisna durumu olmaktan çıkarak bir kural haline geldiğine işaret eder.

Hardt ve Negri, her ne kadar, Alman ve ABD kökenli istisnalar arasında bir ilişki bulunduğunu ve bu ilişkinin niteliğini anlamaksızın içinde bulunduğumuz savaş halini doğru bir şekilde çözümleyemeyeceğimizi iddia etseler de, kendileri bu bağlantıyı doğru bir şekilde kuramamış gibi görünmektedirler. ABD bağlamında dile getirdikleri ABD’nin istisnailiği tezi, bizzat ABD yayılmacılığının meşruiyetini sağlamak için ABD’li ideologlarca üretilmiş olup, sahiden de özgün ve ABD’ye aittir. Ancak hukuki istisnailik, bugün ABD şahsında tecessüm etmesine rağmen, ABD’ye özgü olmayıp tam da Schmitt’in istisna tanımına uygun bir görünüm arz etmektedir. Hardt ve Negri’nin bunu görememelerinin esas nedeni ise, temel argümanları olan imparatorluk çağında yaşıyor oluşumuz iddiasıyla doğrudan bağlantılıdır.  İmparatorluk’ta dile getirilen, ABD’de dâhil hiçbir ulus devletin küresel egemenlik aygıtının merkezinde yer alamayacağına ve egemenliğin ulus-devletler, küresel şirketler ve sivil toplum kuruluşları arasında bölüşüldüğüne ilişkin bu iddia, yazarların ABD’nin istisnailiğinden bahsetmelerine rağmen, 11 Eylül sonrasında ABD’nin egemen güç olarak bir istisna durumunu ilan ederek mevcut uluslararası hukuku askıya almasını ve tam da bu anlamıyla Schmitt’in “egemen, istisna durumuna karar verendir” şeklindeki tanımına uygun hareket etmesini görmelerini engellemektedir. Yani, Hardt ve Negri’nin, 11 Eylül sonrası dünyaya ilişkin olarak, Schmitt ve Agamben üzerinden yaptıkları istisna durumu tanımlaması doğru olmakla birlikte, teorik öncüllerinin baştan sorunlu bir şekilde kurulmuş olması nedeniyle eksiktir.

Yine de, ABD’nin istisnailiğine ilişkin vurgunun, Hardt ve Negri’yi, günümüz dünyasını değerlendirirken İmparatorluk’takinden daha gerçekçi bir konuma yerleştirdiğini görebiliriz. Örneğin, İmparatorluk’ta uluslararası mahkemelerden bahsederken son derece iyimser bir şekilde, “Mahkemeler süreç içinde sadece yenilmişlere mahkûmiyet kararları veren bir organ olmaktan çıkıp, ahlaki düzen içindeki ilişkileri, polis eylemlerini ve emperyal egemenliği meşrulaştırıcı mekanizmaları dayatan ve yaptırıma bağlayan yasal bir organ ya da organlar sistemi olma yönünde dönüşmek zorunda kalacaktır” (s.63) denilirken; Çokluk’ta, “En güçlünün de emperyal hukuka ve yaptırımlara tabi olması şeklindeki savlar, bizce soylu ama ütopik bir strateji. İnsanlığa karşı suçları yargılayan emperyal adalet kurumları ve uluslar arası mahkemeler, BM Güvenlik Konseyi ve en güçlü ulus-devletler gibi hâkim küresel güçlere bağımlı oldukları sürece zorunlu olarak İmparatorluğun siyasal hiyerarşisini yeniden üretecektir. Amerika Birleşik Devletlerinin kendi vatandaşlarının ve askerlerinin Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargısına tabi olmasını reddetmesi, yasal normların ve düzenlemelerin nasıl eşitsiz uygulandığını gözler önüne serer” (s.47) şeklinde realist bir betimleme yapılmıştır.

Yaşanan küresel savaş halinin ve istisna durumunun da, Hardt ve Negri’nin ABD’nin askeri müdahalelerine bakışları üzerinde etkili olduğunu görebiliriz. İmparatorluk’ta, ABD yayılmacılığının emperyalist mi emperyal mi olduğuna ilişkin tereddütlerle dolu bir tarihsel bakışın ardından, “Vietnam Savaşı emperyalist eğilimin son nefesi ve dolayısıyla yeni bir Anayasal rejime geçiş noktası olarak görülebilir. Avrupa tarzı emperyalizmin yolu artık bir daha açılmayacak biçimde kapanmıştı; ve bundan sonra ABD hem geri dönmek hem de şanına yakışır bir emperyal yönetim için ileriye atılmak zorunda kalacaktı” (s.194) sonucuna varmaları ve imparatorluk çağı argümanıyla birlikte, emperyalist müdahaleler döneminin kapandığını iddia etmelerine mukabil, Çokluk’ta vurgu biraz daha, emperyal mantıkla iç içe olduğu iddia edilen “ABD emperyalizmi”ne kaymış durumdadır.

ABD versus İmparatorluk

İmparatorluk’un birçok yerinde post-emperyalist ve post modernist bir egemenlik aygıtı olan imparatorluğun, aslında ABD’nin kuruluş projesine içkin olduğu, ABD anayasasından ve ABD yayılmacılığından feyz aldığı iddia edilir. Buna göre Amerikan tarzı egemenlik anlayışı, Avrupa egemenlik anlayışından farklı olarak, aşkın değil içkindir, kendisini ancak ağ şeklinde ve çokluğu devindiren mekanizmaları kurarak meşru kılabilir, dışlayıcı değil içleyicidir, toprak temelli bir genişlemeyi fazla önemsemez, açık uçlu sınırları dikkate alır, emperyalist değil emperyaldir. ABD, imparatorluğun merkezinde yer almamasına ve bunu yapacak gücü olmamasına rağmen, İmparatorluğun “rol-modeli” niteliğindedir. Öyle ki, yazarlar İmparatorluğun içerisinde monarşi, aristokrasi ve demokrasinin bir arada bulunduğu bir karma anayasa fikrini barındırdığını söyledikten sonra. Bu üçlüye tekabül eden üç ABD şehrinden söz ederler Bomba monarşik güç demektir ve Washington’dur, para aristokratik güçtür ve New York’tur, gökyüzü ya da iletişim demokratik güçtür ve Los Angeles’tır. (s.353-354)

1990’lar boyunca, ABD’nin düzenlediği bütün askeri müdahaleler ABD’nin kendi ulusal çıkarlarından değil, küresel bir hak nosyonundan kaynaklanmıştır. Dünya polisi ABD emperyalist çıkarlarla değil, emperyal çıkarlarla hareket” etmektedir. (s.195) bunu yaparken ise, “Birleşmiş Milletleri, uluslararası para örgütlerini ve hatta insan hakları örgütlerini” devreye sokmakta, kendisinden müdahale talebinde bulunmasını istemeye çalışmaktadır.(s.196) ABD, “tek başına hareket edebilecekken BM şemsiyesi altında diğerleriyle ortaklaşa hareket etmeyi tercih eden bir süper güçtür.” (s.321)

Oysa Çokluk’ta, bir önceki kitapta imparatorluğun en önemli göstergelerinden biri olarak kabul edilen bu çok taraflılık ve emperyal hak nosyonu ile hareket etme ilkesinin ABD tarafından açıkça terk edildiği belirtilir ve ABD, İmparatorluk projesinin karşısında konumlandırılır:

“Günümüzde asıl olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin temsil ettiği tektaraflı jeopolitik stratejinin ilk görevi, eski uluslararası düzenin kurumlarının krizini sürdürmektir. Tektaraflı bir strateji etkili bir biçimde küresel siyasete hükmetmek için, örneğin Birleşmiş Milletler’in siyasal ve yasal kapasitelerini zayıflatmalıdır.” (s.330)

Dolayısıyla, İmparatorluk’ta post-emperyalist küresel egemenlik aygıtın fikrinin ilham kaynağı olan, bu aygıt içerisinde ayrıcalıklı bir konumu bulunan, imparatorluğun barış gücü konumunda olan, askeri operasyonları kendi ulusal çıkarları adına değil, emperyal sistemin sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi için gerçekleştiren Amerika Birleşik Devletleri, 11 Eylül-sonrasının dünyasında artık başka bir yerde, imparatorluk projesinin tam karşısında konumlandırılır.

Benzer bir şekilde İmparatorluk’ta, küresel egemenlik aygıtının işleyişi için son derece önemli bir rolü haiz olan ve çoktaraflılık ilkesi uyarınca emperyal müdahalelerin meşrulaştırıldığı küresel bir zemin olarak işlev gören Birleşmiş Milletler, Çokluk’ta daha farklı bir şekilde algılanır. “Birleşmiş Milletler, artık geriye kalan tek süper gücün idaresine” girmiştir. Günümüzde, “Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel hegemonyasının ve tektaraflı kontrolünün en açık ifade bulduğu yer Birleşmiş Milletler” olmuştur. Hardt ve Negri, sadece bu cümleyle bile, İmparatorluk’ta kendileri tarafından kurulan argümanlar silsilesini yine kendileri yıkmış olurlar. Artık söz konusu olan çok taraflı değil tek taraflı bir emperyal biçimdir. Böylesi bir kavramsal dönüştürmenin sorunlu olduğu ise ortadadır. Çünkü, imparatorluğu kendisinden önce gelen egemenlik biçimlerinden ayıran ve post-emperyalist kılan ilkelerden biri (çoktaraflılık) yerini başka bir ilkeye (tek taraflılığa) bırakmıştır ama bu bir imparatorluk çağında yaşıyor olduğumuza ilişkin iddiayı geçersiz kılmamaktadır. İşte tam da bu nedenle, Çokluk’ta, bir imparatorluk çağında yaşadığımız fikri adeta zorunluluk kabilinden ve bir mahcubiyetle birlikte dillendirilebilmektedir.

İmparatorluk’tan Çokluk’a geçişte üzerinde durmamız gereken son alan ise küresel güçler arasındaki rekabetle ilgili. İmparatorluk’taki, “bir zamanlar tanık olduğumuz birkaç emperyalist güç arasındaki çatışma ya da rekabetin yerini (bütün bunları üst-belirleyen, bir örnek yapılandıran ve tartışmasız post-kolonyal ve post-emperyalist olan tek bir ortak hak nosyonu altında toplayan) tek bir iktidar fikri almıştır.” (s.33) şeklindeki argüman, Çokluk’ta açıkça terk edilmiş durumdadır. Hardt ve Negri, küresel egemenlik için ABD ile mücadele eden üç güçten, Avrupa Rusya ve Çin’den bahsederler. Buna göre, ABD’nin şimdiki ve gelecekte düzenleyeceği askeri operasyonların temel saiki, aslında bu güçlerle olan rekabettir. Öyle ki, şer eksenine dâhil edilen ülkelerin, yani Irak, İran ve Kuzey Kore’nin “kendi başlarına” pek bir önemleri yoktur, bu ülkeler küresel egemenlik mücadelesinin gerçekleştiği alanlar olmaları hasebiyle önemlidirler:

“Irak Savaşı Avrupa’ya yönelik dolaylı bir saldırı olarak okunabilir: Hem savaşın gerçekleştirilişindeki siyasal tarz itibarıyla hem de ABD’nin Irak’taki enerji kaynaklarını kontrol etmesinin Avrupa endüstrisi için yarattığı tehdit itibarıyla. Aynı şekilde, İran’a yönelik uyarılar da Rus Kontrolünün güney kanadına yönelik dolaylı bir tehdit olarak görülebilir. Son olarak da, Kuzey Kore’ye yönelik uyarıların Doğu Asya’da büyük bir ABD askeri varlığı için gerekçe sağlayarak Çin kontrolünü dolaylı olarak tehdit edip zayıflatacağını kurgulamak hiç de güç değil.” (s.331)

Dünya düzenine yönelik bu tarz bir bakış açısı, sorunlu olmakla birlikte, yine de dünya ekonomisi ve siyasetini üst-belirleyen, ulus-üstü, tek bir iktidar fikrine nazaran daha gerçekçidir ve yine çoktaraflılığın yerini tek taraflılığa bırakışında olduğu gibi, İmparatorluk’taki argümanların alaşağı edilmesi anlamına gelir. Çünkü şer eksenine dahil edilen ülkeler, aslında dünya egemenliği için verilen mücadelenin siyasi ve askeri açıdan dolayımlandığı alanlar ise, ortada ne bir küresel egemenlik aygıtı, ne de emperyal bir hak nosyonu var demektir.

11 Eylül-sonrası, sahiden de “artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı” bir dünyadır. Ama burada sözü edilen “eski” aslında çok da eski değildir; Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün ardından yaşanan o tuhaf on yıldır. 11 Eylül sonrasında yaşananlar, başka birçok şeyle birlikte, liberal ütopyanın bitişi anlamına gelir. Tarih henüz sona ermemiştir, ebedi barış tesis edilememiştir, sömürü ortadan kalkmamıştır, emperyalizm yok olmak bir yana eskisine göre çok daha kanlı bir şekilde varlığını devam ettirmektedir. İşte İmparatorluk ve Çokluk, 11 Eylül bir milat olarak alındığında anlamlı bir karşılaştırmalı okumaya tabi tutulabilir. İmparatorluk’taki, her şeyin eski argümanlarla anlaşılamayacak kadar radikal bir şekilde değiştiğine ilişkin inanç ve postmodernizm ile paylaşılan “her şeyin sonu” ideolojisi, Çokluk’ta yerini, söz konusu olanın bir kopuş değil, bir süreklilik olduğuna ilişkin daha itidalli, daha “ayakları yerde” bir perspektife bırakmış durumdadır. Çokluk’u, bugünü anlamada İmparatorluk’a nazaran daha faydalı kılan da bu perspektiften başka bir şey değildir.