(6 değerlendirmenin ortalaması: 4.17)
Rus JeopolitiğiTürk medyasının  “Ergenekon’un 1 Numarası”nın kim olabileceğine dair yaptığı spekülasyonlarda, ismi zikredilenlerden biri de Aleksandr Dugin’di.  Bir Rus düşünürün Türkiye’deki bir örgütün lideri olduğunu iddia etmek ilk bakışta tuhaf görünse de, Dugin’in Avrasyacılığın günümüzdeki en önemli ismi ve Ergenekon Operasyonu’nun da Türkiye Avrasyacılığının tasfiyesi olduğunu düşündüğümüzde, bu iddianın bütünüyle temelsiz olduğunu söylemek imkânsız hale gelecektir. Dugin kuşkusuz bir örgüt lideri değildir, ancak Avrasyacılık başlığı altında formüle ettiği görüşler Türkiye’de de etkili olmuştur ve Ergenekon Operasyonu kapsamında tutuklananların önemlice bir bölümü kendilerini Avrasyacı olarak adlandırmaktadırlar.

Peki Avrasyacılık nedir? Dugin’in Avrasyacılığın manifestosu olarak görebileceğimiz “Rus Jeopolitiği” isimli kitabı hem Avrasyacılığı hem de günümüzde Avrasya coğrafyasında verilmekte olan güç mücadelesini anlamak için bir başvuru kitabı olma niteliğindedir.

Kara versus Deniz
Analizlerini jeopolitiğin kavramları üzerine inşa eden Dugin’e göre bütün bir tarih, “doğal ideokratik siyasi yapıya sahip” karasal medeniyetlerle “ticari, piyasacı iktisadi düzen”in taşıyıcılığını yapan kıtasal/denizci medeniyetler arasındaki mücadelenin tarihidir. Bu ayrımın jeopolitiğin birinci yasasını oluşturduğunu söyleyen Dugin, “deniz medeniyetlerinin ve kültürlerinin çoğu zaman piyasa ekonomisine sahip olduklarını ve siyasette liberal-demokratik düzene ağırlık verdiklerini” karasal medeniyetlerin ise “piyasa-dışı (planlı veya kısmen planlı) ekonomileri ve sınırlı demokrasiyi veya genellikle toplumun hiyerarşik yapılanmasını” tercih ettiklerini belirtir. (s.319) Bu mücadele geçmişte Roma’nın Kartaca’ya, Sparta’nın Atina’ya, İngiltere’nin Almanya’ya düşmanlığı şeklinde tezahür etmiş, yirminci yüzyılda ise denizci ve ticari kutbu ABD, karasal kutbu Rusya oluşturmuş, deniz-kara, plütokrasi-ideokrasi ve tüccarlar medeniyeti-kahramanlar medeniyeti gibi kadim zıtlıklar ifadesini Soğuk Savaş’ta bulmuştur. (s.51) Dugin, SSCB ile ABD arasındaki mücadelenin aslında sosyalist ve kapitalist ideolojiler arasındaki bir mücadele niteliği taşımadığını, bunun Avrasya medeniyeti ile Atlantik medeniyeti arasındaki jeopolitik bir mücadele olduğunu iddia etmektedir:

20. Yüzyılda tüm dünyanın Varşova Paktı ve NATO ülkeleri olarak iki stratejik kampa bölünmesi, ideolojik zıtlığın değil, ‘siyasi coğrafya’nın temel yasalarından hâsıl olan salt jeopolitik karşıtlığın sonucuydu. (s.320)

Üçüncü Seçenek: Avrasya İmparatorluğu
Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından Rusya’da Rusya’nın geleceğine ilişkin esas olarak iki projenin gündeme geldiğini söyleyen Dugin’e göre projelerden ilki radikal-liberal reformculara, ikincisi ise milli-vatansever reformculara aittir. Projelerden ilki kendisine Batı medeniyetini örnek alır ve “halk, millet, tarih, jeopolitik çıkarlar, sosyal adalet, din faktör vs.” gibi değerleri inkâr eder. “Bu kamp, Batıda zaten var olan modellerden hareket ederek, Batı liberal terminolojisini ve hukuki normlarını kullanarak ve aynı zamanda liberal-kapitalizmin genellikle işlenmiş teorik yapılarına yaslanarak” Rusya’ya ilişkin formüller üretmektedir.  İkinci proje ise, “kırmızı-beyaz niteliktedir: Yani devletçi Komünistlerin (çoğunlukla katı Marksist-Leninist dogmadan sapanlar) ve Ortodoks-monarşik Çarlık tipi devletçilik taraftarlarının temsilcileri” tarafından gündeme getirilmektedir. Dugin her iki projeyi de reddeder:

Her iki proje –liberal ve Sovyet-Çarcı- Rus halkı ve tarihi için mahiyet itibariyle birer açmazdır. Liberal proje, genelde Rusların milli özelliklerinin ‘tarihin sonu’ ve ‘küresel piyasa’ kozmopolit çağında tedricen silinmesini öngörürken, Sovyet-Çarcı görüş, aslında Rusları tedricen çöküşe götüren tarih biçim ve yapılar üzerinde millet ve devleti ihya etmeye çabalamaktadır. (s.18)

Dugin’e göre Rusya’nın geleceği bu iki proje ile değil, üçüncü bir seçenekle yani bir imparatorluk stratejisi ile belirlenmek zorundadır. Rusya hiçbir zaman batılı anlamda bir ulus-devlet olmamıştır ve gelecekte de olmayacaktır. Rusya, Avrupa’da ulus-devlet kökleşirken buna direnmiş ve emperyal yapısını muhafaza ederek teokratik ve aristokratik niteliklerinden vazgeçmemiştir. Aynı şekilde SSCB de bir ulus-devlet olmayıp emperyal milli geleneği devam ettirmiştir. Çarlık Rusya’sı da SSCB de, emperyal ideallerinden vazgeçip birer ulus-devlet olmaya kalkıştıklarında, kendi felaketlerinin hazırlayıcısı olmuşlardır. (s.32-33) Ulus-devlet gibi bölgesel devlet de, imparatorluktan vazgeçme anlamına geldiği için Rusya’nın intiharı anlamına gelecektir, Batı, Rusya’yı bölgesel güç olmaya teşvik ederek “suni ve güçlü bir dış etki ile Rus milli tarihinin yönünü tersine çevirmek, Rusların bir imparatorluk haline gelmesi gibi jeopolitik bir süreci kökünden kurutmak” istemektedir.  (s.37) Dolayısıyla Rusya ancak bir imparatorluk olursa varlığını devam ettirebilecektir.

Yeni İmparatorluk
Dugin’e göre, Yeni İmparatorluk daha bugünden emperyal prensiplerinin temelini atmalıdır. “İstikamet, ne Rus devleti, ne Rus İmparatorluğu, ne sosyo-politik evrim değil, jeo-politik Devrim’dir.” Dugin, yeni imparatorluğun “daha önceki imparatorluk biçimlerini çöküşe götüren nedenleri” giderecek şekilde şu ilkeler üzerine inşa edilmesi gerektiğini söyler:

Yeni İmparatorluk:
  • Materyalist, ateist ve ekonomi merkezli olmamalıdır.
  • Komşu kıtasal teritorilerde deniz sınırlarına ya da müttefik bloklara sahip olmalıdır.
  • Ülke içi siyasi-idari düzen esnek ve farklılaştırılmış etnik-dini yapıya sahip olmalı, yani bölgelerin yerel, etnik, dini, kültürel, ahlaki vs. özelliklerini dikkate almalı, bu unsurlara hukuki statü vermelidir;
  • Ekonomi yönetiminde ve ancak stratejik alanlarda devletin katılımını esnek kılmalı, sosyal dönüşüm keskin şekilde düşürülmeli, halkın doğal katılımını temin etmelidir. (s.48)

Bu dört maddenin Sovyetler Birliği’nin çöküşüne dair analizlerden ortaya çıktığını söyleyen Dugin, Çarlık Rusya’sının çöküşünden ise yeni imparatorluğa dair şu çıkarımlarda bulunmaktadır: yeni imparatorluk gerçek Hıristiyan dünya görüşü kaynaklarına dönmek için Ortodoks ‘muhafazakar devrim’i gerçekleştirmelidir, halk başlıca siyasi ve hukuki kategori yapılmalı ve bir halklar hukuku teorisi hazırlanmalıdır, yeni imparatorluk doğuda Japon ve batıda Alman karşıtı politikayı reddetmelidir, özelleştirme ve kapitalizasyon süreci ve borsa ile mali spekülasyona engel olmalı, “halkın ekonomik gerçeklik üzerinde korporatif, kolektif ve devletsel kontrolüne” yönelmelidir. Ve son olarak yeni imparatorluk, “azami düzeyde kültürel, dilsel, ekonomik ve hukuki özerkliğe sahip olan etnik-dini vilayetler oluşturmalı, ancak onları siyasi, stratejik, jeopolitik ve ideolojik egemenlik hususlarında kısıtlamalı”dır.(s.49)   

Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte jeopolitik denge kıyısal medeniyet ya da aynı anlama gelmek üzere Atlantikçilik lehine bozulmuşsa da yeni bir karasal emperyal gücün/imparatorluğun ortaya çıkışı kaçınılmazdır ve bu gücün merkezinde Rusya bulunacaktır. Kurulacak olan karasal imparatorluk ortak düşman ilkesi etrafında şekillenecektir: “Atlantikçiliğin, ABD’nin stratejik kontrolünün ve ekonomik, piyasacı-liberal değerlerin üstünlüğünün reddedilmesi, sarsılmaz siyasal ve stratejik ittifakın yolunu açan müstakbel imparatorluğun mihver yapısını oluşturan ortak medeniyet esası ve dürtüsüdür.” (s.52)

İmparatorluğun Müttefikleri
Dugin’e göre Rusya yeniden bir imparatorluk olmak istiyorsa, yalnızca yakın çevresindeki ülkelerle yapacağı bir işbirliği ile yetinemez, batıda ve doğuda kendisine yeni müttefikler bulmak da zorundadır:

Rusya’nın jeopolitik ve stratejik egemenliği için gereken, sadece kaybedilen ‘yakın çevre’nin yeniden kazanılması ve Doğu Avrupa ülkeleri ile müttefiklik ilişkilerinin yeniden tesis edilmesi değil, aynı zamanda kıtasal batı (öncelikle Amerika güdümlü NATO’nun Atlantikçi himayeciliğinden kurtulmaya meyleden Fransız-Alman Bloku) ve kıtasal Doğu (İran, Hindistan ve Japonya) devletlerinin Avrasya stratejik blokuna dâhil edilmesidir. (s.10)

Dugin’in anti-Atlantikçi ve anti-liberal kıtasal/karasal imparatorluğunun mekânsal koordinatları şu şekildedir: Batıda Almanya merkezli Avrupa, doğuda Japonya merkezli Pasifik ve Güneyde İran merkezli Orta Asya İmparatorluklarından müteşekkil ve merkezinde Rusya’nın bulunduğu bir büyük alanlar konfederasyonu ya da bir imparatorluklar imparatorluğu. Yeni imparatorluğun başlıca günah keçisi ise elbette ki Amerika Birleşik Devletleri olacaktır. Kadim Roma’nın “Kartaca yok edilmelidir” sloganı ABD’ye uyarlanarak mutlak slogan haline getirilmeli ve hem Latin Amerika’nın ABD güdümünden çıkarılması hem de ABD içerisinde her türlü istikrarsızlığın ve ayrılıkçılığın teşvik edilmesi sağlanmalıdır. Ancak böylelikle “Avrasya halkları ve devletleri, Avrasya’da barışı, uyumu, gelişmeyi ve bağımsızlığı, onuru ve geleneğin yükselişini engelleyen Atlantikçi güçlerin baskısı olmadan dâhili problemlerini özgür bir şekilde çözebileceklerdir.” (s. 85)

Günümüz dış politikası bugün bütünüyle Avrasyacı bir rotayı takip etmemekteyse de, Dugin Vladimir Putin’in danışmanları arasındadır ve Rus dış politikası üzerinde etkin bir role sahiptir. En son örneğini Rusya’nın ABD yanlısı Gürcistan’a yönelik operasyonunda görmüş olduğumuz bu etkin rolün, dünya hâkimiyetine ilişkin mücadelenin yoğunlaşmasına paralel bir şekilde artacağını tahmin edebiliriz, Avrasyacılığın Türkiye üzerindeki etkileri ise üzerine kafa yorulması ve çalışılması gereken bir mesele olarak karşımızda durmaktadır.