Son Yorumlar

(4 değerlendirmenin ortalaması: 4.00)

Yapı, Pratik, Özne

Elinizdeki çalışma, iki yılı aşkın bir süre önce başlayan ve çok sayıda kişinin katıldığı uzun ve verimli tartışmalar dizisinin bir sonucudur aslında. Bu sürece katılanların hepsinin ismini burada anmam olanaklı değil elbette, ancak bu çalışmanın ortaya çıkmasında büyük bir emeklerinin olduğunu belirtmeden geçmek doğru olmaz. En iyisi hikâyeye baştan başlayalım.

Bahsettiğim tartışma sürecinin başlaması, Tülin Öngen hocanın danışmanlığını yaptığı yüksek lisans ve doktora öğrencilerine yaptığı bir çağrıya dayanıyor. Çağrının amacı, farklı konularda olmakla birlikte birbirine benzer bir perspektifle çalışma yapmakta olan öğrencileri tanıştırmak ve yaptıkları çalışmaları birbirleriyle paylaşmalarını sağlayacak bir zemin hazırlamaktı. Elbette ki mesele sadece bununla kalmadı, zamanla başka katılımların olmasıyla birlikte ve özellikle tartışmalar ve paylaşımlar ilerledikçe üzerinde tartıştığımız kuramsal ve güncel konuları daha sistematik bir şekilde “ekonomi politik” bir çerçeveden ele alma ihtiyacı kendisini hissettirdi. Günümüzde özellikle akademik çevrelerde sadece “ekonomi politik” perspektiften değil fakat aynı zamanda bu perspektifin dayanak noktaları olan “sınıf”, “emek”, “sermaye”, “meta” gibi kavramlardan bir “kaçış” olduğu düşünülürse karşılaşmış olduğumuz meselelere ekonomi politik bir çerçeveden bakma gerekliliğinin ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkar. Bu gereksinim çerçevesinde Tülin hocanın önderliğinde oluşturulan tartışma grubu kendisini “Ekonomi Politik Tartışmaları Kolektifi / EPTK” olarak adlandırdı. Kısaca tanımlanırsa EPTK, Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinde daha önce yüksek lisans ve doktora yapmış olan ya da halen yapmakta olan gönüllüler tarafından oluşturulan bir tartışma platformudur. Bu kolektif içinde yer alan insanları bir araya getiren temel nokta akademik ve entelektüel bir karşı çıkıştır.

EPTK, mevcut bilim anlayışının, kendisini alternatifsiz gösterip öteki bilim anlayışlarını “ideolojik” ve “radikal” addederek dışlamasına, toplumsal olguları birbirlerinden bağımsızmış gibi soyutlayarak ele alıp incelemesine ve toplumsal meseleleri teknik düzeye indirgemesine, toplumsal gerçekliği ya sadece gözlemlere/istatistiklere ya da sadece söyleme indirgemesine ve betimsel bilgi üretimiyle yetinmesine karşı çıkmaktadır. Bu bilim anlayışı, toplumun farklı alanlarını inceleyen disiplinlerin bilgilerini mekanik bir şekilde bir araya getirmekte, böylelikle toplumsal gerçekliğin bütünselliğini farklı bilim dallarıyla parçalayıp ve üretici gücümüzü, aklımızı baskı altında tutarak bizleri toplumdan ve yaptığımız bilimsel uğraştan yabancılaştırmaktadır. Bu haliyle mevcut bilimsel anlayış despotik, kuralcı, biçimci ve erildir. İçinde bulunduğumuz yüksek öğretim kurumları da bilimsel araştırmaların gerçekleştirildiği ve toplumun bilgisinin üretildiği yerlerden ziyade, bir yandan egemen sınıfların ihtiyaçlarına denk düşen bir ideoloji, öte yandan emek piyasasına nitelikli iş gücü üreten toplumsal iş bölümünün aracı kurumlarından biri haline dönüşmüş, böylece mülkiyet ve sınıf ilişkileri içerisindeki yerini çoktan almıştır.

EPTK katılımcıları, karşı çıkmanın ve eleştirmenin bir sorumluluğu olduğunun ve alternatif üretmenin gerektiğinin bilincindedir. Bu doğrultuda, toplumun bilgisinin ancak ve ancak toplumun bütünlüğü ve tarihselliği içerisinde üretilebileceğini; bu yolla üretilen bilgi ile toplumu anlamanın, açıklamanın ve dönüştürmenin gerekliliğini savunmaktadır. Bu tartışma kolektifinin katılımcıları, hem toplumun hem de toplumsal bir kurum olması sebebiyle bilimin sınıfsal niteliğini öne çıkaran, kendisini bireylerin eşitliği ve özgürleşmesi amacıyla ilişkilendiren, akılların çeşitliliğine ve tarihselliğine dayanan, toplumsal gerçekliği anlamak için onu en küçük parçasına kadar analiz eden ve sentezleyerek tekrar bütünlüğünü kuran tarihsel materyalist yöntemi benimsemektedir.

Bu karşı çıkışlar ve kabuller etrafında birleşen EPTK, mevcut bilimsel ve düşünsel iklime yeni bir soluk katabilmek heyecanı ve mutluluğuyla kuruldu. Gelecekte nereye doğru ve nasıl evrileceğini kolektifin katılımcılarının yaptıkları işler ve ürettikleri gösterecektir. Aynı zamanda EPTK, kendisiyle aynı kaygı ve amaçları taşıyan bireysel/kurumsal herkese açıktır. Bu kolektif, söz söyleyenin, iş yapanın ve nihayet kendisini üretmeye katkı sağlayanlarındır.

Böylesi bir kolektif tartışma ve üretimin sonucudur elinizdeki çalışma. Kitapta yer alan makaleler Türk Sosyal Bilimler Derneğinin 2007 yılında düzenlediği 10. Sosyal Bilimler Kongresine sunulan oturumlardan oluşuyor. EPTK olarak bu kongrede “kapitalizmin yeniden yapılanması” genel başlığı altında üç ayrı oturum düzenledik. Tıpkı kongre oturumlarında olduğu gibi bu çalışmanın ilk iki makalesi, kapitalizmin yeniden yapılanması sürecinin “kuramsal ve yöntemsel” sorunları üzerine odaklanıyor. Böylece genel teorik yaklaşımların da bir eleştirisini sunma olanağı sağlıyor. Sonraki iki çalışma ise konunun “yapısal ve kurumsal” boyutuna dönük olup daha çok Türkiye’nin bu yeniden yapılanmada geçirdiği değişim ve dönüşümlere odaklanıyor. Son dört makale de konunun “özne ve pratik” boyutu ile ilgili olup, yeniden yapılanma süreçlerinde ezilen kesimlerin farklı kısımları tarafından geliştirilen muhalif hareketleri ve deneyimleri tartışıyor.

“Kuramsal ve yöntemsel” sorunlar üzerine ilk makale, kongreden hemen önce geçirdiği trafik kazasında yaşamını yitiren Sevilay Kaygalak arkadaşımıza ait. Kentsel mekânın nasıl dönüştüğü üzerine odaklanan yazısında Kaygalak, önce üretim tarzlarının kendi mekanlarını nasıl yarattığına ilişkin kuramsal bir çerçeve sunuyor ve peşi sıra Bursa kentinin kapitalistleşmeyle birlikte yaşadığı değişimi ele alıyor. Özellikle 19. yüzyıldan sonra Osmanlı kentlerindeki değişim ve dönüşümlerin nasıl bağımlı bir karaktere büründüğünü ve bu süreçte Bursa’nın özgül durumunu tartışıyor. Ancak yazının en önemli yanı, bir Osmanlı kentinin tarihsel gelişiminin, evrensel tarihin bir parçası olarak maddeci bir yaklaşımla nasıl kavranabileceğini göstererek Osmanlı İmparatorluğu’ndaki kentsellik olgusunu çözümlemeye dönük çalışmalarda kültürelci yaklaşımların ne denli sınırlayıcı olduğunu ortaya koymasında yatıyor. Bu konudaki ikinci makale E. Deniz Ozan ve Gökten Doğangün’ün devlet-toplum ilişkisi konusundaki kuramsal yaklaşımları kendisine problem ediniyor. Bu makalede yazarlar, önce devlet ve toplum ilişkisine “dikotomik” bir bakış açısıyla yaklaşan, yani ya sivil toplumu ya da devleti merkeze alarak bu ikisini karşıt taraflara koyan yaklaşımların bir eleştirisini sunuyor. Zira bu türden yaklaşımlar farklı tarihsel dönemlerde devlet ve toplum ilişkisinin aldığı biçimleri açıklamakta ve anlamakta yetersiz kalıyor. Ardından Türkiye üzerine yapılan yorumlarda karşılaşılan “güçlü devlet-zayıf sivil toplum” türünden açıklamaların eleştirisine girişiyorlar. Son bölümde yazarlar, devlet ve toplum ilişkisinin bu türden dikotomik yaklaşımlarla değil fakat sermaye birikimi süreçleri, sınıf mücadeleleri ve çelişkileri çerçevesinde ele alınması gerektiğini vurguluyor.

“Yapısal ve kurumsal” boyuta ilişkin elinizdeki kitapta iki makale var. Bunlar genel olarak kapitalizmin yeniden yapılanma dinamiklerinin Türkiye’deki yansımalarını anlamaya çalışıyor. Özgün S. Duman tarafından yazılan makale, küreselleşme süreçleriyle birlikte değişen ulus devlet-hükümet-sermaye-uluslar arası kurumlar ilişkilerine odaklanıyor. Devletin başlıca işlevinin serbest piyasa ilişkilerini ulusal sınırlar dâhilinde ve ötesinde koruyup kollamak olduğunu vurgulayan Duman’a göre, bu çerçevede düşünüldüğünde uluslararası pazarla bütünleşme türünden politikalar uluslararası finans örgütleri tarafından dayatılan bir siyasa olmayıp, hükümetlerin bu yöndeki tercihlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmış bulunuyor. Dolayısıyla Türkiye’deki devlet politikaları, “kurban devlet” (olarak) değil, “kapitalist devlet” politikaları olarak algılanmalıdır. Makalenin önemi, Türkiye’de bugün sanki birbirleriyle çatışıyorlarmış gibi algılanan hükümet-ordu-büyük sermaye arasındaki ilişkilerin hiç de bu yönde olmadığını, tersine, ihracata dayalı ekonominin yerleştirilmesinde nasıl işbirliği içinde olduklarını göstermesinde yatıyor. Bu konu hakkındaki ikinci makale Oğuz Topak tarafından yazıldı. Topak makalesinde ilk olarak refah devletini açıklamaya yönelik yaklaşımları kısaca özetledikten sonra, özellikle refah devletini sermaye birikim süreçleriyle ilişkilendiren Düzenleme Okulunun önermelerini tartışıyor. Peşi sıra Türkiye’de refah devletinin tarihsel bir olgu olarak varolup olmadığını, nasıl şekillendiğini, kendine has özellikleri varsa bunların neler olduğunu, yaşanan kriz süreciyle beraber ne tür bir yeniden yapılanma geçirdiğini ve neoliberal politik stratejilerin hangi düzeyde bu yeniden yapılanma sürecini etkilediğini tartışıyor. Bu tartışmada Türkiye’nin yaşadığı değişim ve dönüşümün Düzenleme Okulunun refah devleti yorumlarına uygun özellikler gösterdiğini vurguluyor. Ancak devamında ülkenin kendine has özellikleri dolayısıyla bu okulun açıklamalarına uymayan yönlere vurgu yapılarak, Türkiye’de ortaya çıkan refah devletinin Fordist birikim rejimine uygun bir biçim almadığı ve bunun nedenleri tartışılıyor.

Çalışmanın son dört makalesi yaşanan değişim ve dönüşümlere karşılık gelişen muhalefeti ve yaşanan deneyimleri, yani dönüşümün “özne ve pratik” boyutunu değerlendiren yazılara ayrıldı. İlk makale Kürt hareketinin değişim ve dönüşümünü değerlendirdiği yazısıyla Handan Çağlayan’a ait. Çağlayan’a göre Kürt muhalefeti 1970’li yıllardan 2000’li yıllara doğru gelindikçe kapitalizmin eşitsiz gelişme olgusuna göndermede bulunan ve daha sınıfsal bir bakış açısı içeren mücadele tarzından uzaklaştı, bunun yerine insan hakları ve yerellik vurgusu ağır basan bir sivil toplum söylemi ile kültürel kimlik taleplerinin öne çıktığı bir harekete dönüştü. Bu bağlamda kadın özgürlüğü, ekolojik dengenin korunması gibi “yeni toplumsal hareketler”in öne çıkardığı sorunlara vurgu yapmaya başladı. Dolayısıyla “proleterya öncülüğünde gerçekleştirilecek milli demokratik devrim” anlayışından “kültürel haklar” ve “AB üyeliği” gibi sorunlara öncelik veren bir anlayışa doğru evrildi. Çağlayan’a göre bu süreç sadece siyasal süreçlerin değişimi ile değil aynı zamanda değişen sosyo-ekonomik bağlamın da göz önünde tutulması ile açıklanabilir. Dolayısıyla yazar, Kürt hareketinin ideolojik-politik söylemlerinin değişim sürecini kapitalist gelişmenin farklı uğrakları ile bağlantılandırarak açıklamaya yöneliyor. Özne ve pratik boyutuna ilişkin ikinci makale “neoliberal reformlar ve toplumsal muhalefet” başlığını taşıyor ve Faruk Ataay ile Ergül Acar’ın ortak çalışmasından oluşuyor. Yazarlar ilk olarak neoliberalizmle birlikte devletin yeniden yapılanması politikalarının sınıfsal güç dengelerinin ve bölüşüm ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi süreci olarak düşünülmesi gerektiğini vurguluyor haklı olarak. Kısaca dikkati çekmek istedikleri temel nokta, güç dengelerinin sermaye lehine fakat emek aleyhine olmak üzere yeniden kurulduğudur. Bunun ardından bu türden “reformlar” karşısında gelişen toplumsal muhalefetin sorunları üzerine odaklanıyorlar. Zira sermaye, uygulanan politikaları meşrulaştırabilmek amacıyla bir “demokratikleşme” söylemini yaygınlaştırmaya çalışıyor ve bu da toplumsal muhalefet hareketlerinin reformlar konusunda bir tür kafa karışıklığı yaşamasına neden oluyor. Diğer taraftan yazarlar, toplumsal muhalefet hareketlerinin hem “reformist” hem de “ekonomist” yaklaşımlardan kaçınması gerektiğini, neoliberalizme alternatif bir siyasal projenin hayata geçirilmesi zorunluluğunu vurguluyor. Konunun üçüncü makalesi olan Ceren Kalfa’nın yazısı, Türkiye’de bir dönem yaşanan fabrika işgal eylemleri ile sosyalist hareket ilişkisini kendisine problem ediniyor. Kalfa, sınıf hareketinin güçlenmesinin, işçi mücadelesi geliştiği bir dönemde sol perspektife sahip örgütlerle ilişkilerine bağlı olduğunu iddia ediyor. Bu çerçevede Türkiye’de 1968-71 döneminde yaşanan fabrika işgalleri ile yine bu dönemde sol siyasetlerin yükselişi arasındaki karşılıklı ilişkiyi inceleyerek, her iki hareketin gelişmesinin ikisini bir araya getirmeye yetmediğini vurguluyor. Kalfa’ya göre bu durumun temel nedeni, sosyalist hareketlerin işçi sınıfına gerekli öncülüğü yapamamış olmasında, yani işçileri ekonomik mücadeleden siyasal mücadeleye geçirecek zemini kuramamış olmasında yatıyor. Bu amaçla yazar, dönemin önde gelen sol siyasetlerinin politikalarını eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutuyor ve bu hareketlerin sınıf hareketini hangi politikalara yönlendirerek onları siyasal mücadeleden uzaklaştırdığını ortaya sermeye çalışıyor. Bu çalışmanın son makalesi ise Cengiz Ekiz’in Kamu İktisadi Teşebbüslerinde çalışan işçilerin özelleştirmeye ilişkin tutumlarını araştırdığı çalışması. Ekiz, öncelikle özelleştirme sürecinin nasıl bir “mülksüzleştirme “süreci olarak işlediğini tartışıyor. Bunu yaparken kuramsal tartışmalara ve tarihsel verilere vurgu yapıyor. Çalışmasının ikinci bölümünde ise Türkiye’de Kamu İktisadi Teşebbüslerinin özelleştirilmesiyle bu mülksüzleştirme sürecinin nasıl işlediğini ortaya koyuyor. PETLAS, SEKA ve SÜMER işletmelerinin özelleştirmesi sürecini takip ederek, bu özelleştirmelerin işçileri ekonomik olarak nasıl etkilediğini, sosyal konumlarını nasıl tehdit ettiğini ve mücadelelerinin başarılı/başarısız sonuçlarını anlamaya çalışıyor. Yazarın özelleştirme yoluyla birikim ile bunun yarattığı mülksüzleştirme ilişkisini ortaya koyması, bugün Türkiye’de olanı biteni daha net anlamamızı olanaklı kılıyor.

Bu çalışma uzun, yorucu fakat aynı zamanda güzel ve verimli tartışmalarla ortaya çıktı. Bilgi üretiminin olsa olsa kolektif bir çabayla gerçekleştirilebileceğinin bilincinde olmanın ve bu amaçla hareket etmenin verdiği mutluluk ise elbette ki bu işin cabasıdır.

(Kitabın sunuş yazısı)

 

Yorumlar (0)

Bu yorumun beslemesine abone olun

Yorum yaz

Küçült | Büyüt

busy