(17 değerlendirmenin ortalaması: 4.12)
yeni-emperyalizmDavid Harvey’in Yeni Emperyalizm’de ortaya koyduğu tezlere bakılırsa “yeni emperyalizm”, devlet ve imparatorluk politikası ile sermâyenin zaman ve mekândaki birikiminin moleküler süreçleri arasındaki çelişkili bir karışımdır. Harvey bunu serimlemek için, Arrighi’nin tezlerinden hareketle, gücün kapitalist ve ülkesel mantığı arasında bir ayrım yapar ve aralarındaki diyalektiği inceler.

Harvey’e göre gücün bu iki farklı ve birbirlerine indirgenemeyen mantığı, güce ilişkin güdülerin ve çıkarların farklılığından gelir. Kapitalistler, nerede daha yüksek bir kâr olanağı görürlerse oraya yatırım yapmak isterler. Devlet adamları ise başka devletler karşısında güçlerini koruyup arttıracak sonuçlar elde etmeye çalışırlar.Yeni Emperyalizm, Everest Yayınları, İstanbul, 2004, syf: 23

Dahası kapitalistler, bireysel avantaj peşinde koşarlar ve hareketleri kânunla sınırlıdır. Devlet adamları ise kollektif avantaj peşindedir ve devletin siyasî ve askerî koşulları içinde hareket etmek zorundadırlar. Kapitalistler, yalnızca kendilerine ve yakın çevrelerine karşı sorumludurlar; devlet adamları ise sorumluluğu halkla paylaşırlar. (syf: 24)

Kezâ kapitalistler, zaman ve mekân sınırlamasından uzakken, devlet adamları ülke sınırları ve seçim dönemleriyle sınırlandırılmıştır. Kapitalistler, kendi aralarında birleşirler, faaliyetlerine son verirler, vb. Devletler ise uzun ömürlüdürler; göç etmezler ve fetih durumları hâricinde sınırlarının dışına çıkamazlar. Kapitalistlerin sermâye birikiminde yayıldıkları coğrafya dağınık ve otoriteye daha az bağlıyken, devlet adamları imparatorluk politikası izlemeye daha yatkındırlar. (syf: 25)

Harvey’e göre, emperyalizmi anlamada temel nokta, gücün kapitalist ve ülkesel mantığının birbirinden ayrılması ve aralarındaki dialektiğin ortaya konulmasıdır. İmparatorluk tezleri, genellikle bunlar arasında uyum kurmaya çalışır, uygulamada ise böyle değildir. Bâzen bu ikisi arasında rekâbet bile vardır. Örneğin, ABD’nin Vietnam işgâli sâdece sermâye birikimiyle ilgili değildir. Kezâ, çevreleme politikası da sermâye hareketlerine hizmet etmez. (syf: 27)

İmdi, Harvey’e göre emperyalizm, sermâye birikiminin meydana geldiği eşitsiz coğrâfî koşulları kullanmak ve mübâdele ilişkileri sonucunda ortaya çıkan asimetrilerden yararlanmak ister. Bu asimetriler ise tekelci güçler, sermâye hareketleri ve tekelci kârlarla ortaya çıkar. Piyasa mekanizmasının bozulması, bu asimetrinin zamanda ve mekânda açığa çıkmasını sağlar. Bir ülkedeki zenginlik ve refah artışı, başka ülkelerin zarârına güçlenir. Bu süreçte devletin rolü ise bu asimetriden yararlanmaya çalışmaktır. (syf: 28)

Harvey’e göre gücün bâzen kapitalist mantığı, bâzen de ülkesel mantığı daha baskın hâle gelebilir ve bunların sonuçları da farklı olur. Sermâye birikiminin, gücün ülkesel mantığındaki rolünü anlamak içinse Arendt’in tespitleri son derece önemlidir. Arendt’e göre sonsuz sermâye birikimi, sonsuz güç birikimine dayanmak zorundadır. Fakat siyasî güç, berâberinde sermâye birikimi sağlamayabilmektedir ve bu birikim sürdürülmek istendiğinde, hegemon devletler için sorunlar ortaya çıkar. (syf: 31)

Harvey, hegemonya hakkındaki tespitlerini Gramsci’nin tanımından ve Arrighi’nin gözlemlerinden hareketle ortaya koyar. Gramsci’ye göre hegemonya, egemen bir gücün, kendi çıkar ve taleplerinin genel ve evrensel olduğu konusunda başkalarını iknâ etmesiyle; kendi çıkarlarını, başkalarının kendi çıkarları hâline getirmesiyle ortaya çıkar ve kurumsal yapı bunun üzerine şekillenir. Zorlama olmaksızın egemen güç, bunların başkaları tarafından içselleştirilmesini sağlar ve karşı koyma reflekslerini engeller.

Arrighi’ye göre de hegemon bir güç; başatlık ile entellektüel ve moral liderlikle açığa çıkar. Hegemon bir güç, rakiplerini tasfiye ederek ya da boyun eğdirerek hâkimiyeti altına alırken, dost ve müttefiklerine liderlik eder. Bunu ise iki farklı yolla yapar; ya kendisini öykünülecek bir model olarak sunar, ya da genel bir çıkar doğrultusunda onları birlikte hareket etmeye sürükler. Gücün bölüştürücü ve kollektif özelliğinden her şekilde yararlanır. (syf: 32-3)

Harvey’e göre de hegemon güç, diğerlerinin rızâsına ihtiyaç duyar, hegemonyasını bununla sürdürür. Soğuk Savaş döneminde komünizm tehlikesi, ABD’nin sermâye birikimine çerçeve sağlayacak siyasî gücü olanaklı kılıyordu. Dünyânın özel mülkiyet sâhipleri bu kollektif gücü arkalarına alıp sermâye birikimlerini hızlandırdılar. Mülkiyet hakkının Evrensel Bildirge’yle “kutsal”, “evrensel” sayılması da buna hizmet etmişti. Hattâ, Avrupa’yı Hitler’den kurtardığı söylemini ABD, bu amaçla kullanmıştı. (syf: 35)

Diğer taraftan, Arrighi’ye göre öykünmeyle başlayan rekâbet, toplamı sıfır olan bir oyun yaratacaktı. Ama Harvey’e göre küresel rekâbet, sermâye birikimine katkı sağlamıştır. Siyasî güç ise baskının, öykünme ve liderliğin bir karışımıdır. Prestij, otorite ve diplomatik nüfuz gibi soyut kavramlar, hegemon güç tarafından biraraya getirilir ve kendi çıkarları doğrultusunda kullanılır. Nitekim para, üretim kapasitesi ve askerî güç, hegemonyanın üç sacayağını oluşturmaktadır. (syf: 36-7)

İmdi, Harvey’e göre emperyalizmin 1870-1945 arası dönemdeki kavranışı, burjuva emperyalizminin yükselişine karşılık gelir. Bu dönemde Avrupa, ABD ve Japonya sürekli bir etkileşim hâlindedir. Avrupa’da uyanışa geçen devrimci hareketler kısa zamanda ABD’ye de sıçramış ve sermâye, kendisine yeni coğrafyalar aramaya başlamış, Uzak Doğu’ya yönelmiştir. Sermâyenin dolaşımı, arkasında siyasî gücü de barındırmasını gerekli kılmış, farklı bir kapitalist mantığın doğmasını sağlamıştır. (syf: 37-8)

Harvey’e göre bu dönemde burjuva, iktidârını büyük oranda millî devlet fikrine borçludur. Millî devlet, yabancı sermâye karşısında yerli girişimcinin korunmasını sağlıyor, bu da burjuvanın ekonomik ve siyasî gücünü arttırmasını olanaklı kılıyordu. Fakat, millî devlet fikri emperyalizmin gelişmesine imkân vermiyordu ve ırkçılık, şovenizm, vb. ortaya çıkıyordu. Bu sürecin sonunda ise iki büyük dünyâ savaşı yaşanacaktı. (syf: 38-40)

Harvey’e göre, İkinci Dünyâ Savaşı sırasında Britanya İmparatorluğu parçalanma sürecine girmiş ve gücünü ABD’ye devretmeye başlamıştı. Bağımsızlık mücâdeleleri güçlendikçe, ABD’nin emperyal gücü tesis etmek için sarf ettiği çabalar da nitelik değiştirmeye başlamıştı. (syf: 1-5) Avrupa savaşın etkisiyle harâbeye dönerken ABD’de kapitalist kalkınma hızla devâm ediyor, burjuva yükselişe geçiyor, burjuvanın çıkarlarını korumayı ana ilke edinen bir devlet düzeni tesis ediliyordu. (syf: 40)

Böylelikle ABD, savaş sonrası dönemde, kendi değerlerini evrenselleştirmenin mantığını çözmüştü ve bu da ona stratejik bir üstünlük sağlamıştı. ABD, İkinci Dünyâ Savaşı’ndan en başat güç olarak çıkmış, bu da onu hegemon bir güç hâline getirmişti. Dünyâ altın arzının desteğiyle dolar en değerli para birimi hâline gelirken, ordusu da en güçlü ordu hâline gelmişti. Ayrıca, Avrupa ve Sovyetler Birliği’nde nüfus yorgun ve yaralıyken, ABD’de ise dinamikti ve ülkenin sanâyi kapasitesi yüksekti. (syf: 42)

Öbür taraftan Amerikan burjuvası, büyüme ve istikrârın gerçekleşmesi için savaş sonrası dönemde uygulanmak üzere yeni bir çözüm plânı aramaya koyulmuştu. Ülke içinde demokrasiyi zedelemesinden endişe edilerek ABD’nin, dış sorunlarla ilgilenmekten kaçınması bekleniyor, bu da ABD’yi soyut bir evrenselcilik söylemi geliştirmeye zorluyordu. ABD’de gücün mantığı, ülkenin ve coğrafyanın doğrudan reddedilmesini gerektiriyordu. (syf: 43)

Sovyet yayılmacılığı Avrupa ve ABD’yi rahatsız etmeye başladığında ise bundan tüm ekonomik ve siyasî süreçler de dolayımsız olarak etkilenmişti. Soğuk Savaş’la birlikte ABD, McCarthizm’le, hukukla bağdaşmayacak uygulamalara meşrûiyet yaratmış ve “komünizmle mücâdele amacıyla” düzenlediği ekonomik ve siyasî ilişkiler mârifetiyle içte sermâye birikimini arttırmış, sendikâl hakları sınırlandırmış, artan sermâye birikimini kendi hegemonyasını tesis etmek için kullanmıştı. (syf: 33, 44)

Soğuk Savaş boyunca ABD ile Sovyetler Birliği, birbirleriyle doğrudan savaşmayı göze alamadılar ve birbirlerini zayıflatmak için Üçüncü Dünyâ Ülkeleri’nde belirli birtakım askerî operasyonlara giriştiler. Bu bakımdan Vietnam ve Afganistan, güç mücâdelelerinin merkezinde yer alıyordu. Diğer ülkelerde ise “uydu rejimler” kurmaya ve bu ülkeleri kendi ekonomilerine bağlamaya çalıştılar. (syf: 45-6)

Kezâ, 1960’ların sonlarında İngilizler, Süveyş’in doğusundaki askerî birliklerini geri çekip tüm kontrolü ABD’ye bırakmıştı. ABD ise Vietnam’da güç bir operasyon yönetmekteyken, kendi çıkarlarını savunması için İran ve Suudî Arabistan’ı kullanmaya çalışmıştı. Petrol krizinden ve 1979 İran Devrimi’nden sonra ABD’nin dikkati yeniden Ortadoğu’ya çevrildi ve bölge ülkelerinde örtük operasyonlar başlattı. Bölgedeki askerî varlığını sürekli arttırma yoluna gitti ve silâh satışlarına hız verdi. (syf: 18-9)

Harvey’e göre bu dönemde ortaya çıkan bir diğer önemli gelişme de dünyâ finâns sistemini istikrâra kavuşturmak için Bretton Woods Anlaşması’yla, uluslararası sermâye ilişkilerinin düzenlenmesi için IMF gibi kurumların ortaya çıkması olmuştur. Bu kurumlar da kapitalist genişlemeye katkı sağlamış, bundan en kârlı çıkanlar ise şüphesiz Amerikan finâns kuruluşları olmuştur. Bu yolla zenginleşen ABD, kendi kültürünü tüm dünyâya pazarlamaya başlamış ve bu da hegemonyasını perçinleştirmiştir. (syf: 48)

Ne var ki, 1970 ve sonrasında burjuvanın küresel iktidârında ciddî sorunlar ortaya çıktı. Nitekim aşırı büyüme, iç tüketimciliğin çığırından çıkması, vb. ABD’nin elini güçsüz düşürmeye başlayınca enflasyonist birtakım baskılar yaşandı. ABD, bu dönemde belirsiz bir imparatorluk tezi üzerinde yalpalanıp durdu ve bu tezin nasıl gerçekleştirileceği hakkında genel eğilim, “sert güç yerine yumuşak güç kullanımı” olarak kaldı. (syf: 52-4)

Harvey’e göre ABD, bu dönemde tam bir küresel hegemonya kuramamıştı. Soğuk Savaş sonrası dönem ise ABD’nin küresel hegemonya kurma çabasını anlatır. (syf: 53) Sermâyenin uluslararası hareketini sınırlandıran engellerin ortadan kaldırılması, sermâye üzerindeki denetimlerin aşılmasını sağladı ve ABD, finâns alanında gücünü arttırarak, kendisine üretimde meydan okuyan devletlere, finâns alanı üzerinden karşılık vermeye başladı. Fakat bu durum, zamanla ABD’de de üretimde bir daralma ortaya çıkarttı. (syf: 54-7)

Harvey’e göre Soğuk Savaş’ın bitmesiyle, Amerikan kamuoyunda 1990’lı yıllar boyunca açık bir rahatlama görülmekteydi. Artık savaşılacak bir düşman kalmamıştı; ancak, “yeni ekonomi”nin ortaya çıkarttığı bâzı durumlar, çok ciddî ekonomik ve siyasî sorunların gündeme gelmesine de yol açmıştı. Rekâbet en korkunç düzeyine ulaşmış, hîle ve kandırma esâsına dayalı ekonomik yapı iyice çürümüş, yolsuzluk ve rüşvet skandalları alışılır olmuş, toplumsal sağduyu yitirilmişti. (syf: 14-6)

Bu bakımdan, Harvey’e göre Irak Savaşı, ABD hegemonyasına katkı sağladığı gibi, içeride de toplumsal barış ve sağduyu ortamının güçlenmesine de katkı sağlamış ve “Şer Ekseni”ne karşı ittifak çağrısı, bütün bunların nirengi noktası olmuştu. (syf: 14-6) Soğuk Savaş’ın ardından ABD, liderlik rolünü korumakta güçlük çekmeye başlayınca ve “imparatorluk gücü”nün sorgulanmasından rahatsızlık duyunca (syf: 36), “küresel teröre karşı küresel mücâdele stratejisi”ne yapışmak zorunda kalmıştı. (syf: 4)

Böylelikle, Irak’ta ve bölge ülkelerinde “demokratik rejimlerin” kurulmasının, bölge insanlarının çıkarlarına olduğunu savunan ABD, hegemonik bir güç olarak petrol kaynakları üzerindeki denetimini sağlamlaştırdı. (syf: 9) Ve Murdoch gibi medya baronlarının desteğiyle ABD, büyük ekonomik, siyasî ve askerî hezimetlere uğrasa da bu hegemonyasını sürdürmeye devâm etmektedir. Oysa ABD, tüm târihinin en zayıf dönemindedir ve dikkatleri başka konularına çekerek gündemi saptırma gayreti içindedir. (syf: 12)

İmdi, Harvey’e göre Irak Savaşı, ABD’nin yalnızca petrol kaynaklı paylaşım stratejisi olarak görülemez; ABD hükümeti, petrol mafyası değildir. Bu savaş ekonomik, siyasî ve askerî sonuçları îtîbârîyle bir bütün olarak değerlendirildiğinde imparatorluk tezinin kurulmasına katkı sağlamaktadır. ABD, yalnızca kendi enerji ihtiyacını karşılamak peşinde değildir; aynı zamanda rakiplerinin üretim kapasitelerini belirlemek ve rekâbeti kendi kontrolü altına almak için de bu kaynakları ele geçirmek istemektedir. (syf: 17)

Harvey’in zaman-mekân sâbitesi teorisi ise kapitalizmin niçin çökmediğini açıklama iddiâsındadır. Harvey’e göre bu teori, kapitalizmin kendi içindeki bir eğilimin ifâdesidir ve Marx’ın krizler hakkındaki görüşünün yeni bir formülasyonudur. Zîrâ krizler, işgücü fazlalarının kâra dönüştürülememesi sonucu çıkar ve coğrâfî genişleme altyapı yatırımlarını gerektirdiği için, üretim-mekân ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi krizleri dizginler. Kamusal istihdâmı amaçlayan yatırımlar, krizlerden çıkmayı sağlar. (syf: 76)

Harvey’e göre sermâye birikiminin moleküler süreçleri, mekânda özgün bir gelişim sergiler. Diğer unsurları, girift bir kapitalist ağ örmek için kullanırlar. Kapitalizmin hâlâ ayakta kalması, birikim süreciyle ilgilidir. Birikim, hiçbir zaman pürüzsüz olmaz. Sermâye birikiminin önündeki engeller ise hiçbir zaman mutlak değildir. Kapitalizmin yeni bir dönemi için geçici niteliktedir. Konu hegemonyaya gelince ise devletin, küresel kapitalizmin dinamikleri arasında ön plâna geçmesi kaçınılmazdır. (syf: 79)

Kezâ, Harvey’e göre mal mübâdelesi, dâimâ yer değişikliklerini gerektirir ve mekânın düzenlenişi, insanlar arasındaki etkileşimi belirler. Kapitalist faaliyet, coğrâfî gelişimi belirler ve dâimâ mâliyetin düşük, kârın yüksek olacağı coğrafyalara yönelir. Bunu yaparken mekânın dengeli bir gelişimini gözetmek zorunda değildir; kendi ihtiyaçlarını gözeterek mekânı belirler. Bu bakımdan küreselleşme, sermâyenin önündeki mekânsal engellerin kaldırılması süreci olarak da görülebilir. (syf: 79-84)

Harvey’e göre mekândaki dolaşım, fizikî altyapıları mekâna sâbitleyerek sağlanır. Demiryolları, limanlar, kablo ağları, vb. sâbit sermâyeyi oluşturur. Sâbit sermâye, diğer sermâye türlerinin dolaşımını kolaylaştırır. Ancak, mâliyeti kurtarması için mekânsal etkileşimin sürdürülmesi gerekmektedir. Bu konuda herhangi bir engel ortaya çıkarsa, bu sefer de devlet gücünün katkısıyla bu engel aşılır. Kapitalizm, kendi faaliyetlerini sürekli olarak kolaylaştıracak mekânlar arar, bulamayınca da yok etmeye başlar. (syf: 84-5)

Harvey’e göre sermâye birikiminin zaman ve mekân içindeki moleküler süreçleri, bölgesel ekonomilerin oluşumunda da esastır. Mekân içinde birbirine bağlanan sermâye yapısal bir uyuma gereksinim duyar. Bu uyum, üst-yapıyı da içine alacak geniş tabanlı bir uyumun parçasıdır. Fakat devlet, bu süreçleri izlemekle yetinmez; bu süreçlerden etkin bir şekilde yararlanmaya çalışır ve elindeki gücü, bölgesel dinamikleri yönetmek için devreye sokar. (syf: 86-9)

Harvey’e göre sermâyenin dolaşımı, kaçınılmaz olarak jeo-politik çatışmaları da doğurur. Aynı şekilde, sermâyenin dolaşımı, bâzen emek fazlasını, bâzen de sermâye fazlasını ortaya çıkartır ve daha kârlı yatırım olanağı bulamayan sermâye, krizlere yol açar. Böyle durumlarda ya sâbit sermâye yatırımlarına önem verilmeli, ya sosyal harcamalar özendirilmeli, ya da uzun dönemli sosyal altyapı yatırımlarına veya kamu hizmetlerine öncelik tanınmalıdır. (syf: 90-7)

İmdi, Harvey’e göre kapitalizmde birikim artık ilkel değil; el koyarak birikimdir ki bu, özelleştirme ve piyasa liberalizasyonuyla açığa çıkar. Ortak mülkiyet nesnelerinin çevrelenmesi sağlanır ve aşırı biriken sermâyenin krizleri bu yolla çözülür. IMF, el koyarak birikimin, genel bir krize yol açmadan çözülmesine katkı sağlar. Özelleştirme süreçleri, kapitalist emperyalizmin büyüme şeklidir. (syf: 150-1)

Kezâ Harvey’e göre, genişlemiş yeniden üretimden doğan kronikleşmiş aşırı birikim sorunlarının çözüm yolu olarak bu yöntem, 1970’lerden sonra yayılmaya başlamıştır. Ancak, “İngiliz burjuvazisinin on dokuzuncu yüzyılın son otuz yılında keşfettiği olguyu Amerikan burjuvazisi yeniden keşfetmiştir. Arendt’in anlatımıyla bu, ‘birikimin motoru aniden durmasın diye’ ilkel sermâye birikimini mümkün kılan ‘âdi hırsızlığa nihâyetinde yeniden başvurulmak zorunda kalınmasıdır.’ Eğer durum buysa, ‘yeni emperyalizm’, eskisinin tekrârından başka birşey değildir; tek fark, değişik bir yer ve zamanda ortaya çıkmasıdır.” (syf: 151)

Harvey’e göre ABD, sermâye hareketlerini yeniden düzenlemek sûretiyle, emperyalist yörüngesinden sıyrılmasa da biraz olsun sapabilir. Eğitim reformu ve altyapısını yenilemesi bu konuda başlangıç olabilir. Bu süreç, ülke içindeki güç ilişkilerini yeniden düzenleyebilir ve bu da toplumsal ilişkilere olumlu katkılar yapabilir. ABD, bunları içinde barındıracak yeni bir “Yeni Anlaşma” programı uygulayabilir. 1930’larda Roosevelt’in “Yeni Anlaşma” programı ekonomik durgunluk ve çöküşün üzerinden gelmelerini sağlamıştı, bugün de bunlar başarılabilir. (syf: 63-5)

Harvey’e göre sivil toplum örgütleri, 1970’lerden bu yana gerek ekonomik, gerekse de siyasî bakımdan önemli bir düşünsel odak hâline gelmiştir. Bunlardan bir kısmı sermâyenin çıkarları doğrultusunda hareket etse de demokratik katılımı içlerinde barındırmaları, bu örgütleri, bütünüyle sermâyenin çıkarları doğrultusunda hareket etmekten alıkoyar. Bu örgütlerin en önemli özelliği ise diğer örgütlenmelere oranla daha dinamik bir yapıyı ortaya çıkartmalarıdır. (syf: 138-40)

İmdi Harvey, ABD’de Neo-con’ların küresel ekonomik sistem için tam bir tehdit oluşturduğunu düşünür ve Amerika’da sivil toplumun örgütlenerek bu yapıyı iktidârdan tasfiye etmesini önerir. Petrol şirketleriyle, evanjelist ve siyonist güç odaklarıyla, mâlî piyasalarla, medya kuruluşlarıyla, vb. kurdukları yakın ilişkiler sonucu Neo-con’lar tüm dünyâyı felâkete sürüklerken, anti-emperyalist bir direnişin gerçekleşeceği zemin de ABD olmalıdır. (syf: 162-75)

Nitekim, “sorunun üretimin kapitalist kurallarına göre tek çözümü, küresel çapta bir çeşit yeni bir ‘Yeni Anlaşma’dır. Bu ‘Yeni Anlaşma’, sermâye dolaşım ve birikimini neo-liberal zincirlerinden kurtararak özgürleştirmek; devlet gücünü daha müdahâleci ve paylaştırıcı yönde düzenlemek, mâlî sermâye gücünü frenlemek, uluslararası ticâretle ilgili görüşleri medyaya dikte ettiren oligopol ve monopollerin ezici gücünü demokratik yollardan denetlemek demektir. Sonuçta, Kautsky’nin çok önceden öngördüğü gibi, kapitalist güçlerin koalisyonuyla ulaşılan daha yararlı yeni bir ‘Yeni Anlaşma’ emperyalizmine dönülecektir.” (syf: 173)

Böylelikle, Harvey’in “yeni emperyalizm” hakkındaki bu çözümlemeleri, emperyalizmi “insancıl” hâle getirme ve bu yolla sürdürme çabasına dönüşmektedir. Gücün iki farklı mantığı arasında yaptığı bu kategorik ayrımla Harvey, gücün ülkesel mantığını, kapitalist mantığı üzerinde bir denetleme/düzenleme mekanizması hâline getirmek ister ve emperyalizmin “yumuşatılması” arzusunu ortaya koyar.

Ne var ki, dünyâ ekonomik ve siyasî sisteminin sorunlarının kaynağı emperyalizmin ta kendisidir ve emperyalizm ortadan kaldırılmadıkça, bu sorunların çözümüne olanak yoktur. “İnsancıl emperyalizm” ise bizzat bu sistemin ürettiği boş bir yanılsamadır; emperyalist sistem, hiçbir biçimde “insancıl” hâle getirilemez, bu sistemdeki sermâye hareketleri böyle birşeye aslâ izin vermez.

Ve her ne kadar, gücün ülkesel mantığı, belirli konularda kapitalist mantığından bağımsız olarak hareket edebilse de sonuç olarak bu mantık da emperyalizmin devâmına hizmet etmektedir. Bu durumda, Harvey’in bu çözümlemeleri, emperyalizmi 1945 sonrası dönemde “yeni” bir çözümlemeye tâbî tutarak aşılmasına katkı sağlamak yerine, onu “evcilleştirerek” yeniden kurma çabasına dönüşür.

Hâlbuki, emperyalizm vârolmaya devâm ettikçe, onu “evcilleştirmeye” çalışmanın da hiçbir anlamı yoktur ve bu sorunlardan kurtulmak için dünyâ çapında anti-emperyalist ve tam bağımsızlıkçı mücadeleler verilmedikçe, emperyalizmden kurtulmak da mümkün değildir.