| 19 Nisan 2010
Öncelikle şunu belirtmek isteriz ki “hümanizm” kavramı, son derece sorunlu bir kavramdır. Pek çokları bu kavramı “insancıl” anlamında kullansa da “hümanizm” (insan-perest), aslında “burjuva ideolojisi”dir, “insancıl” ise “humanitarian” kelimesinin karşılığıdır. Ancak, dünyânın pek çok dilinde olduğu gibi maalesef bizim dilimize de “hümanizm” kelimesi, çoğu zaman “insancıl” anlamında kullanılmaktadır ve “hümanizm”in aslında “burjuva ideolojisi” olduğunu bilenlerin sayısı da pek azdır.Fakat, şunu da teslîm edelim ki Jean-Paul Sartre, “Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir!” isimli metninde, aslında târihsel bir gerçeği “kazâra” itirâf etmiştir de. Varoluşçuluk, aslında kendisi bunu bilinçli bir biçimde dile getirmemiş olsa da burjuva ideolojisi olmak bakımından “hümanizm”dir. Bununla birlikte, biz burada “hümanizm”i, “insancıl” biçiminde tanımlayan Sartre’a ve bu yönde yerleşik anlayışa inat, varoluşçuluğu “anti-hümanizm” olarak tanımlayacağız ve bununla, bu öğretinin “insancıl karşıtı” bir öğreti olduğunu göstermeye çalışacağız.
İmdi, “varoluşçuluğun peygamberi”(!) olarak anılagelen Sartre’a göre varoluş, özden önce gelir ve Sartre bununla, öznellikten hareket etmek gerektiğini anlatır. Nitekim, Sartre’a göre önce insan vardır, insan önce dünyâya gelir, sonra tanımlanıp belirlenir ve özünü ortaya koyar. İnsan, kendi özünü kendisi ortaya koyar; dolayısıyla insan, kendisini nasıl yaparsa öyle olur ve özünü belirleyen başka hiçbir şey yoktur. (Varoluşçuluk, Çev. Asım Bezirci, Say Yayınları, İstanbul, 2002; syf: 29)
Kezâ, Sartre’a göre insan, var olmaya doğru yaptığı atılımdan sonra, kendisini yaptığı gibidir ve insan için öznellik de buradadır. İnsan, öznel olarak kendini yaşayan bir tasarıdır ve bu tasarıdan önce anılacak hiçbir şey yoktur. İnsan, “olmak isteyeceği şey” değildir; istemek, bilinçli bir biçimde karar almaktır, tasarı ise irâdeye dayalı bütün istemelerinden fazlasıdır. Bu tasarı, tüm yaşamı boyunca her defasında yeni baştan belirlenir, değişir. İnsanı, “kendi”sine bağlayan, ona değişmez ve kalıcı bir kimlik ve kişilik kazandıran hiçbir şey yoktur. (syf: 30)
Sartre’a göre varoluşun özden önce gelmesi, onu eylemlerinden sorumlu yapar. İnsan, kendi varoluşuyla yüzleşmeli ve eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmelidir. Bu sorumluluk, yalnızca kendisine karşı değil, tüm insanlığa karşıdır. İnsan, kendi öznelliğini açığa çıkartırken, aynı zamanda bütün insanları da seçmiş olur; kendisini yaratırken başkalarının da nasıl olması gerektiğini tasarlar. İnsan, hep iyi olduğuna inandığı şeyleri seçer ve herkes için iyi olanın, kendisi için de iyi olacağını düşünür.
Dolayısıyla, insan için bu tasarı, herkes için ve bütün çağlar boyunca geçerlilik iddiâsı taşıyan bir tasarımdır ki, bu da sorumluluğun giderek büyümesine yol açar. İnsan, seçimleriyle yalnızca kendisini değil, başka kişileri de bağlamış olur ve kendisinden sorumlu olması, bütününde bakıldığında tüm insanlığa karşı sorumlu olmasıdır ki, bu da insanı bunaltı yaşantısına sürükler. Seçimleriyle üstlendiği sorumluluklar, hiçbir zaman karşılanmaz; insan hep daha fazla sorumlu hâle gelir. (syf: 32)
Bununla birlikte, Sartre’a göre insan, kendisini aslâ kandıramaz. Öyle ki, “Her koyun kendi bacağından asılır!” diyeler bile, “Ya herkes sizin gibi yaparsa, o zaman ne olur?” gibi bir soru karşısında, “Herkes böyle yapmaz ki!” demek zorunda kalırlar. Ve bu da insanın, kendisinden kaçmaya çalışırken ve yalan söylerken bile, verilen cevapların en azından, “evrensel” bir değer taşıdığının ifâdesidir. Bu “evrensel”in âit olduğu yer ise insanlığın tamâmıdır.
Böylelikle, Sartre’a göre bunaltı, insanın kendi öznelliğinden kaynaklanan Ben-olmaklığı ile sorumlulukları arasındaki belirsizlikten doğan iç sıkıntısıdır. Bunaltı, insan eylemlerinin hiçbir zaman mutlak anlamda doğrulanamaması nedeniyle, kendisinden ve başkalarından hep daha fazla sorumlu hâle gelmesinin yarattığı tedirginlik ve endişe hâlidir. İnsan, varoluşunun sonsuzluğu içinde kendisinden kaçmadıkça, bu bunaltı hiçbir zaman azalmaz, giderek artar. Bu bunaltıdan kaçmaya çalışan insanlar ise maskelerle dolaşmak zorunda kalır. (syf: 34)
Ancak bunaltı, Sartre’a göre insanı, herhangi bir şekilde eylemsizliğe de sürüklemez. Çünkü insan, yaşamını sürdürmek için eylemde bulunmak zorundadır ve “eylemsizlik” hâli, sürdürülebilir değildir. Varoluşunun sonsuzluğu karşısında bu eylemde bulunma zorunluluğu, kişiyi sonunda kendi yalnızlığına ve biricikliliğine götürür. Bu sonsuzluk karşısında kişi, kendi yolunu kendisi bulmalıdır. Bunaltı, kişiyi bir sürü olanakla karşı karşıya getirir ve bunlardan hangisini seçeceğine kişi kendisi karar vermelidir.
Sartre’a göre insan, içinde yaşadığı dünyâya fırlatılmıştır ve kendisine yol gösterebilecek hiçbir şey yoktur. İnsan, ne yapması gerektiğine yalnızca kendisi karar vermeli ve bu karârın sonuçlarını da taşıyabilmelidir. Aldığı her karar, onu öncelikle kendisine, kendi öznelliği içinde de tüm insanlığa karşı sorumlu kılar. İnsan, kendi kararlarını yalnızca kendisi verebilir, kendi sorumluluklarını da ancak kendisi taşıyabilir. Bu sorumlulukları devretmeye çalıştıkça insan, her defâsında kendisini kandırmaya çalışmış olur.
Böylelikle, Sartre’a göre insan, kendi biricikliliğini sürekli olarak yeni baştan belirler. Varoluşunun sonsuzluğu karşısında insan, kendini sürekli yeni baştan tanımlar. Kararlarıyla ortaya çıkan tercihleri, ona varoluşunun sonsuzluğu içinde her defâsında yeni bir öznellik sunar ve bu sonsuzluk içinde “değişmez bir öz” aramak boşunadır. “Değişmez bir öz”, varoluşun sonsuzluğuna aykırıdır; onu sınırlandırır ve insan eylemlerine yönelik olarak temel bir belirleyici hâline gelir ki, böyle bir belirleyici yoktur. (syf: 36)
Nitekim, Sartre’a göre insan varoluşu, doğadaki diğer nesnelerin varoluşundan bütünüyle farklıdır ve insan varoluşunu, “geleneksel felsefe”de olanın aksine, diğer nesnelerin varoluşuna ilişkin aynı ilkelerle açıklamak mümkün değildir. Bu durumda insan varoluşu, diğer nesnelerin varoluşuyla bir ve aynı tutulur ve insan “şeyleşir”. İnsan söz konusu olduğunda irâde, bilinç, akıl, vb. yetiler, insan varoluşuna başka birtakım özellikler kazandırır ve bu yetilerin sonsuz oluşu, varoluşu da herhangi bir zorunluluk ilişkisine bağlamayı engeller.
Kezâ, insan eylemlerine yol gösterme iddiâsında bulunan tüm değerlendirme ölçütleri, bütününde bakıldığında insanın kendi varoluşuna anlam verme çabasını yansıtır. Oysa, varoluşun sonsuzluğu karşısında bu anlam verme çabalarından her biri, varoluşun sınırlandırılması demektir ve varoluşta herhangi bir anlam yoktur. Varoluş, belirli bir anlamdan yoksun olmak bakımından “saçma”dır. Bu değerlendirme ölçütlerinden her biri, bunları ortaya koyan kişilerin kendi tasarımlarıdır ve insan eylemlerine yön gösterme iddiâsında olmak bakımından, sorumlulukların devredilmesine kılıf hazırlar.
Sartre’a göre insan, bu “hazır”, “konmuş”, vb. değerlendirme ölçütleriyle hareket ettiğinde, kendi varoluşunun sonsuzluğuyla hiçbir zaman karşılaşamaz. Bu değerlendirme ölçütleriyle insan, belirli türden bir huzur ve mutluluk yaşayabilir ancak, bu yolla aslında kendisinden kaçmış olur; sorumluluklarını karşılamış olduğu yönünde yanıltıcı bir dinginliğe ulaşır ki bu yanılsama, kendisinden kaçmasının sonucudur. Ve bu dinginlik, aynı değerlendirme ölçütünü kullanan kişiler arasında onu “diğerlerinden biri” hâline getirir ve insanın kendi biricikliliği; yâni sorumluluklarını kendi öznelliği içinde karşılamanın sunduğu bu biriciklilik kaybolur.
Bu bakımdan, Sartre’a göre insan, sonsuz bir girişimler zinciridir ve bu girişimleri yaratan bağlantıların toplamı, örülüşü ve bütünüdür. Tanrı düşüncesi ise kişinin kendi varoluşunun sonsuzluğunu, aşkın bir sonsuzluğun sunduğu güvence ve huzurla yenme çabasını anlatır. Oysa, Tanrı olmadığı gibi, Tanrı’nın yokluğunda da her şey mubah değildir. İnsan, neyin iyi ve doğru olduğunu kendisi bulmalıdır ve başka her şeyde özgür olmakla birlikte, özgür olmak konusunda özgür değildir; insan, özgür olmaya mahkûmdur; özgürlük, insanın varoluşsal zorunluluğudur. (syf: 37)
Hâliyle, Sartre’a göre insan, kendi varlığını aşmak zorunda olan tek varlıktır ve bu aşmayla birlikte insan, kendi varoluşuyla, varoluşunun sonsuzluğuyla karşı karşıya gelir. Kendi özgür eylemlerini ve bu özgürlüğün getirdiği sorumlulukları bu yolla üstlenir ve kendi biricikliliğini kazanır. İnsana, kendi varlık bütünlüğünü sunan tüm idealler ya da değerlendirme ölçütleri ise insan özgürlüğünü bir yanılsama hâline getirir ve bu yolla sağlanacak özgürlük saçmadır. Buradaki “saçmalık”, “saçmalama özgürlüğü” değildir, bu tür bir özgürlüğün kendisi “saçma”dır.
Sartre’a göre insan, kendi bencilce arzu ve ihtiraslarından da sorumludur; bunların elinde oyuncak olması hâlinde de kendi varoluşunu yine şeyleştirmiş olur ki, insanın tüm değerlendirme ölçütlerinden bağımsız olarak eylemlerini kendi başına belirlemesi, bu arzu ve ihtiraslarına teslîmiyetini anlatmaz. İnsan, kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu sorumluluk ilişkilerinden dolayı bu arzu ve ihtiraslardan kendisini kurtarmalıdır ki, tüm bunları zorunlu hâle getiren başkaları, kişi tarafından kendi “cehennemi” olarak görülür. Kişinin kendi varlığını eriten ve onu varoluşunun sonsuzluğuna taşıyandır başkası.
Böylelikle, Sartre’a göre özgürlük, insan yaşamında elde edilmesi amaçlanan bir üst-amaca ya da bir üst-istenebilirliğe ulaşmak için bir araç değildir, insanın varoluşsal zorunluluğudur. Bu üst-amaç ya da üst-istenebilirliklerin her biri, insan varoluşuna sınır koyarak onu belirli bir amaca ve hedefe doğru sürükler. Oysa, varoluşta hiçbir amaç ve hedef yoktur; böyle olduğunu düşünmek, varoluşu sıkı bir belirlenim altına almak demektir ki, bu da “insanın şeyleşmesi”yle sonuçlanır. Hâlbuki, insan özgürlüktür ve özgürlük, insanın önce kendine, sonra da tüm insanlığa karşı sorumluluğudur. (syf: 35-40)
İmdi, burada ana hatlarıyla serimlemeye çalıştığımız bu görüşleriyle Sartre, insanın “varoluşsal yalnızlık”a mahkûm, kendi başına karar vermek ve sorumluluklarının gereğini yine kendi başına yerine getirmek zorunda olan, “değişmez” bir kimlik ve kişilikten uzak, davranışları bütünüyle olumsal olan, “olması gerekenler”i kendisi belirleyen ve bu nedenle hiçbir zaman neyin doğru, neyin yanlış olduğuna tam karar veremeyen, bu belirsizlik durumunu “bunaltı yaşantısı” içinde yine kendi başına yaşamak zorunda olan bir varlık olduğunu savunur.
Ve böyle bir insan görüşü, insan ilişkilerini de kaçınılmaz olarak “güvensizlik”, “vefâsızlık”, “öngörülemezlik”, vb. duygu ve durumlara mahkûm eder. Nitekim, varoluşçu öznenin bu mahkûmiyeti, başkalarıyla bir araya gelme ve ortak bir irâde sergileme, dünyâyı daha yaşanılabilir bir her hâline getirme çabalarını bütünüyle sekteye uğratır. Ancak, bu çaba ortaya konmadıkça özgürlüğün de bir anlamı yoktur; özgürlük, bir yönüyle kişinin kendi “varoluşsal zorunluluğu” olduğu gibi, aynı zamanda da “toplumsal varoluş”un genel çerçevesini belirler. Özgürlüğe, yalnızca kişinin kendi varoluşundan hareketle yaklaşmak, özgürlüğü “parçalanmış kimlikler” içinde duyumsanan psikolojik bir mefhum hâline getirir.
Oysa, Sartre’ın “varoluşsal zorunluluk” olarak konumlandırdığı özgürlük, aynı zamanda da etik ve siyasî bir irâdedir ve insan, özgürlüğünü dâimâ maddî-toplumsal ilişkileri içinde; yâni kendisiyle, doğayla ve toplumla olan ilişkileri içinde duyumsar. Ve özgürlük, kendimizle olan ilişkimizden çok, başkalarıyla ilişkilerimizde açığa çıkar. Fakat özgürlük, varoluşçu özne için paranoik ve şizofrenik bir duygu ve durumdur ve bu özne, başkalarıyla ortak bir etik ve siyasî irâde ortaya koymayı başaramaz.
Bu bakımdan, Sartre’ın şu sözleri, üzerinde dikkatle düşünmeyi gerektirmektedir: “Bir partinin birliğine ve buyrultusuna güvenmek, tıpkı trenin raydan çıkmayacağına ya da tramvayın tam vaktinde geleceğine güvenmek gibidir. Tanımadığım kimselere güvenemem elbette; topluma esenliği uğrunda onların gösterdiği insancıl iyilik ve yararlığa inanamam.
Çünkü özgürdür kişioğlu ve üzerine yaslanabileceği bir insan doğası da yoktur. Sözgelimi, Rus devriminin ileride nereye varacağını bilemem. Bu devrim ille de işçilerin zaferini sağlayacaktır, diyemem. Ancak gördüklerimle sınırlandırmak zorundayım kendimi. Ben öldükten sonra, kavga arkadaşlarımın işimi ele alıp en yüksek noktasına ulaştıracaklarını kestiremem, onlara bu konuda şimdiden bel bağlayamam.
İnsanlar özgürdür, çünkü yarın ne yapacaklarına özgürce kendileri karar verirler. Olur ya, bakarsınız, ben göçüp gittikten sonra faşizmi kurmaya bile kalkışırlar. Üstelik, birtakım ödlek ve gevşek kimseler de buna göz yumarlar. Bizim için bunca iğrenç olan faşizm, o zaman insancıl bir gerçeklik hâline gelir.” (syf: 44-5)
İmdi, Sartre’ın bu sözleri, özgürlüğü paranoik ve şizofrenik biçimde konumlandırışından dolayı, insanlık ideallerinden ve insanlık târihine yön vermiş “özgürlük mücâdeleleri”nin zemininden bütünüyle uzaktır. Varoluşçu özne, büyük bir güvensizlik ve teslîmiyet içindedir ve daha da korkunç olanı şu ki Sartre, “birtakım ödlek ve gevşek kimselerin göz yumması hâlinde”, faşizmin bile “insancıl gerçeklik”(!) hâline gelebileceğini söylemekten çekinmemiştir.
Kezâ, Sartre ve varoluşçu özne, kendisini ve başkalarını var eden maddî-toplumsal ilişkilerden bütünüyle kopmuşlardır. Olgu ve olayları bu bağlamlar içinde düşünmek yerine, “sonsuzluk sarhoşu” bu görüş ve eleştirileriyle, insanın, ayaklarını sağlam bir biçimde yere basabilecekleri tüm koşulları ortadan kaldırırlar. Hâliyle, “özgürlük” ile “olumsallık”, çoğu zaman ve özensizce birbirinin yerine kullanılır ve insanın toplumsal varoluşu içinde başkalarıyla birlikte sergilemesi gereken etik ve siyasî bir irâde olarak özgürlüğü değerden düşürürler, bunu da “insanın varoluşsal özgürlüğü” olarak ambalajlarlar.
Nitekim, Sartre ve varoluşçu özne, insan eylemlerine yön verme iddiâsında olan tüm değerlendirme ölçütlerine karşı aynı tutum ve mesâfe içindedir. Zîrâ irâde, bilinç, akıl, vb. yetilerin “sonsuz”(!) olması karşısında insan eylemlerinin sonlu ve sınırlı olması, insan özgürlüğüne her ne kadar yer açıyormuş gibi görünse de aslında bu, özgürlüğün maddî-toplumsal ilişkilerle bağının kopartılmasıyla eş anlamlıdır ve bu kopuş, tüm değerlendirme ölçütlerini de bir ve aynı değerde konumlandırmaya götürür.
Hâlbuki, insan irâdesi, bilinci, aklı, vb. bilme yetileri, varolan maddî-toplumsal ilişkilerin kuşatımı altındadır. Ancak bu yetiler, dış dünyânın bir “ayna tasarımı” değil, aynı zamanda da onu biçimlendiren bir “çekiç” görevi görürler. İnsanın bu yetilerine ilişkin olarak “sonsuzluk” biçiminde duyumsadığı şey ise bu iki temel özellik bakımından ayrı ayrı düşünülmelidir. Çünkü bu yetilerimiz, bir yönüyle, bir “ayna tasarımı” olmak bakımından “olanlar”la ilgilenirken, öbür yönüyle, onları biçimlendiren bir “çekiç” olmak bakımından “olması gerekenler”le ilgilenir. Hâliyle, “olanlar”ın sonsuzluğu ile “olması gerekenler”in sonsuzluğu birbirinden farklıdır.
“Olanlar”ın sonsuzluğu, onları var eden maddî-toplumsal ilişkilerin bütününde karşılığını bulur. “Olması gerekenler”in sonsuzluğu ise bu ilişkileri düzeltme ve geliştirme yollarına ilişkin bir sonsuzluktur. Ve bu her iki sonsuzluk da yine bilme yetilerinin sınırlarına içkindir; her insan, bu iki sonsuzluk karşısında, kendi olanaklı sınırları içinde, tüm gerçekliğin ancak belirli bir kısmına ulaşabilir. Dolayısıyla, benim kendi bilincimde kurduğum “sonsuz” ile başkasının kendi bilincinde kurduğu “sonsuz” birbirini tamamlar.
İmdi, kişi “yalnız başına bırakıldığında”, aslında kendi kaderine ve kendi bilinç ve diğer bilme yetilerinin eline terk edilmiş olur ve tüm yaşamı, kendisinin görüp dokunabildikleriyle sınırlı kalır. Zâten, Sartre da böyle söylemiyor muydu: “Ancak gördüklerimle sınırlandırmak zorundayım kendimi.” (syf: 44) Hâlbuki, bilme yetilerimizin “sonsuzluk”uyla ilgili olarak yaptığımız bu çözümleme, bizi bu sonuçların bütünüyle tersine ulaştırmaktadır. Varoluşçu öznenin bu yalnızlık duygusu ise bu etik ve siyasî irâdenin ortadan kaybolmasına ve sonuç olarak insanın, egemen güçlerin baskı ve tahakkümünü kabul etmek zorunda bırakılmasına yol açar.
Oysa Sartre, yine de şöyle söylemekten çekinmez: “Çıkış yerimiz, bireyin öznelliğidir gerçi; ama bunun nedenleri baştan aşağı felsefedir. Burjuva olduğumuz için değil, gerçeğe yaslanan bir öğreti istediğimiz için böyle düşünüyoruz. Güzel, umutlu, ama temelsiz kuramları sevdiğimiz için değil, gerçeğe dayanan bir öğreti istediğimiz için böyle düşünüyoruz.” (syf: 49) Fakat Sartre, “gerçeklik” konusunda ikircimlidir. Ve hem “gerçeklik”in ne olduğunun bilinemeyeceğini; çünkü gerçekliğin “olumsal” olduğunu, ona ilişkin hiçbir “kesin” hükme varılamayacağını söylemek, hem de “gerçeklik temelli” bir “felsefe” geliştirmeye çalışmak ise kişiyi, gerek kendisine, gerekse de başkalarına karşı bütünüyle “güvenilmez” hâle getirmektedir.
Kaldı ki, Sartre’ın yaşamında da bu güvenilmezliği gösteren yığınla örnek vardır. Hayâtının bir dönemini Amerikan hayranlığıyla, bir dönemini Sovyet hayranlığıyla, bir dönemini Üçüncü Dünyâcılıkla geçirmiştir. Bir taraftan siyasî mücâdeleleri reddetmiş, bir taraftan da Che’yle görüşmekten, ona destek veriyor görünmekten çekinmemiştir. Tüm insanlık değerlerini yadsıdığı hâlde, Russell’la birlikte “insanlık mahkemesi”nde ABD’yi, Vietnam Savaşı sırasında işlediği “insanlık suçları”ndan dolayı mahkûm etmiştir. Ve daha nice tutarsızlıklar…
Görünen o ki, Sartre ve varoluşçular, gerek kendi şahıslarında, gerekse de öğretilerinde öznelliklerini, bir tür “rüzgârgülü” olarak değerlendirmişler; rüzgâr nereden esiyorsa oraya yönelmişlerdir. Rüzgârın nereden, niçin estiğine, estirildiğine bakmaksızın, bu rüzgâr karşısında fırıldak çevirmişlerdir. Çünkü öğretilerindeki tutarsızlık ve boşluklar, bundan başkasına izin vermezdi. Nitekim, iki dünyâ savaşı arasındaki dönemde insanlığa yönelik büyük “hayâl kırıklıkları” sırasında, Varlık ve Hiçlik’le Sartre, başkalarıyla ortak bir etik ve siyasî bir irâde sergilemekten uzak durmuş, İkinci Dünyâ Savaşı’ndan sonra Üçüncü Dünyâcılık güçlenmeye başlayınca, Che’ye ve diğer birtakım “özgürlük mücâdeleleri”ne “uzaktan” destek vermiş, Vietnam Savaşı nedeniyle tüm dünyâda anti-Amerikanizm güçlenince “insanlık mahkemesi” işine girişmiştir.
İmdi, varoluşçu öznenin gerek kendisine, gerekse de doğaya ve topluma yabancılaşmasının ifâdesi olan “varoluşsal zorunluluk olarak özgürlük” görüşü, aslında insanlık ideallerine yönelik bir güvensizliği ve bunun sonucunda da egemen güçlere karşı korkunç bir teslîmiyeti yansıtmaktadır. Oysa, Sartre ve varoluşçular, bu güvensizlik ve teslîmiyet içinde öznenin öznelliğinden, tüm insanlığa karşı sorumlu bir öznelilik türetmeye çalışırlar. Fakat, başkalarıyla ortak bir etik ve siyasî irâde sergilemeye sıra gelince, bu güvensizlik ve teslîmiyet apaçık biçimde açığa çıkar. “Tüm değerlendirme ölçütleri” konusunda sergiledikleri bu tutum nedeniyle boşluğa; hiçlik/değersizlik yaşantısına çakılı kalırlar.
Dahası, bu “tüm insanlık” vurgusu da varoluşçuluğu kendi içinde bir kısırdöngüye mahkûm bırakır. İnsan, hem “gördükleriyle kendisini sınırlar”, hem de göremediği bu “tüm insanlık”a karşı sorumluluk duyar ki, burada “sorumluluk” kavramı da mâsumiyetini yitirmektedir. Sartre’a göre, “İnsan kurulu bir durum içinde bulunur. Bu durum içinde hem kendisi bağlanır, hem de seçimiyle bütün insanlığı bağlar. Üstelik, seçmekten de kaçınamaz bir türlü. Ya hiç evlenmeyecektir; ya evlenecek, çocukları olmayacaktır; ya da hem evlenecek, hem de çocukları olacaktır. Kısacası, her ne yaparsa yapsın, bu sorun karşısında tümel bir sorumluluk yüklenmeden edemeyecektir.” (syf: 55)
Peki, bu “tümel sorumluluk”, gerçekliğin bilinemezliği, ön görülemezliği, olumsallığı karşısında, kendi kendisini niçin ortadan kaldırmıyor? Nitekim varoluşçu özne, ancak kendi yaşamında, kendi başına, kendi yalnızlığı ve kendi biricikliliği içinde eylemlerini belirleme zorunluluğu içindeyse ve ancak kendi yaşamını ve sınırlı bir biçimde bilebiliyor ve yönlendirebiliyorsa, bu durumda, kendisi için seçtiği birşeyi, bütününde bakıldığında insanlık için seçmesi zâten mümkün değildir ki.
Kezâ, varoluşçu özne için iyi ya da doğru olan birşeyin, başka bir özne için de iyi ya da doğru olması tamâmen olumsalsa, bu olumsallık, berâberinde bu sorumluluğu da ortadan kaldırmaktadır. Ve Sartre’ın bu cilâlı sözlerinin altını kazıdığımızda karşımıza çıkan güvensiz, kötümser, kimliksiz, kişiliksiz, vb. öznesi de tam olarak bu hâldedir. Varoluşçu özne, sorumluluklarını “bilir”(!) ama bu olumsallık nedeniyle bunları yerine getirmek için ne yapacağını “bilemezse”, yaptıklarından da “emin olamazsa”, sorumlulukları da zâten kendi kendisini ortadan kaldırır; geriye yalnızca bir “iyilik budalalılığı” kalır.
Ne var ki, amaçsız ve hedefsiz bir biçimde, her önünde gelene “iyilik” yapan bir kimse, bütününde bakıldığında, varolan yapının olumlanmasını sağlar. Bu yapının sürdürülmesini, egemen güçler karşısında yenilginin “katlanılabilir hâle getirilmesi”ni, bu baskı ve tahakküm ilişkilerinin devâm ettirilebilmesini sağlar. Ve dahası, yaptığı şeyin “iyilik” olup olmadığını bile bilemez ki, varoluşçu özne, “saçmanın döngüsü”ne çakılı kalır. Aynaya bakar ama, aynada hiçbir şey görmez. Gördüklerinin ne olduğunu da bilemez, bildiklerini de anlatamaz ki varoluşçu özne, “nihilizmin bataklığı”nda debelenir durur.
Varoluşçu özne, varolan gerçekliğin, kendi gördüklerinden daha fazlasını içerdiğini, bu olumsallık içinde aslında yasalılığın, kural ve düzenin, vb. de olduğunu, insan ilişkilerinde vefâ duygusunun da sanıldığından daha üstün tutulduğunu ve daha da önemlisi, tüm değerlendirme ölçütlerinin bir ve aynı değerde olmadığını görmeyi hiçbir zaman başaramaz. Örneğin faşizm, liberalizm, sosyalizm, vb. niçin aynı değerde olsun? Ve eğer bunlar değerce bir ve aynıysa, faşizme niçin, nasıl karşı çıkacağız?
Peki, kişinin kendisine karşı sorumluluğu; bütününde bakıldığında tüm insanlığa karşı sorumlu olması, işi kurtarmaya yeter mi? Zîrâ, bu “mâsum görünüşlü ifâdeler”, faşistlerin elinde de kullanılmamışlar mıydı? Nazi orduları da bizzat yakıp yıktıkları kentlerde dahi, “tüm dünyâya güzellikler getirecek bir ordu” olarak alkışlanmıyorlar mıydı? Bugün de Irak Savaşı ve ABD’nin bölgedeki işgâl ve tahakkümleri, bu “mâsum görünüşlü ifâdeler”le temellendirilmeye çalışılmakta değil midir?
Üstelik, bir değerlendirme ölçütünün kişinin kendisi tarafından konulmamış olması, onu niçin “değersiz” yapsın? Hem, bu ölçütler kişilerin kendilerine mi âittir, yoksa içinde yaşadıkları ve acısını hissettikleri, değiştirilmesini arzu ettikleri maddî-toplumsal ilişkilerin incelenmesiyle oluşturuldukları için, genel olarak bu ilişkilerin ve bunların dolayımında da bilincin ve diğer bilme yetilerinin ürünleri midir? Ve eğer, bu yetiler genel olarak insan türüne âitse, bu değerlendirme ölçütleri de genel olarak insanlığın “malı” değil midir?
Şu hâlde, kişi kendisi düşünerek, kendi yolunu “kendisi” çizerek “faşist” olursa bu değerli, ama başkalarının zorlamasıyla “faşist” olursa bu değersiz mi olacak? “Faşizmi” “değersiz” yapan, faşistlerin başkalarının zorlamasıyla “faşist” olması mıdır, yoksa içerdiği unsurların bizzat kendisinin “değersiz” olması mıdır? Birşeyin “kendisi” ile o şeyin “yorumu” arasında fark olması gerekmez mi? Örneğin, bir kitabı yüz kişi belki çok farklı biçimlerde yorumlayabilir; ancak, bu yorum farklılığı, bu yorumların âit olduğu şeyin “o kitap” olmasını engeller mi? Hem, niçin bu yüz kişi, yüz farklı yorum ortaya koysun ki, bilme yetileri insanları hiç mi ortak bir yerlere sürüklemez?
Niçin, “bir partinin birliğine ve buyrultusuna güvenmek, tıpkı trenin raydan çıkmayacağına ya da tramvayın tam vaktinde geleceğine güvenmek gibidir. Tanımadığım kimselere güvenemem elbette; topluma esenliği uğrunda onların gösterdiği insancıl iyilik ve yararlığa inanamam.” (syf: 44) demek zorunda olalım? Bu güvensizlik, varolan maddî-toplumsal ilişkilerin değiştirilmesi yoluyla insanların daha insanca bir yaşam sürdürmeleri yönünde etik ve siyasî bir irâdenin açığa çıkmasını engellemiyor mu?
Ya da şöyle soralım; siyâset kurumu, özellikle de kapitalizmin ortaya çıkmasından bu yana, dünyâ târihine damgasını vurmuş hemen tüm insanlık suçlarının merkezinde yer alsa dahi, bu etik ve siyasî irâdenin sergileneceği başka bir kurum var mıdır ve bu güvensizlik içinde herhangi bir siyasî hareketin amacına ulaşma şansı nedir? Hangi siyasî hareket, bu hareket içine katılan insanların birbirlerine ve insanlık ideallerine yönelik bu güvensizliği üzerine kurulabilir ve amacına ulaşabilir?
Hem, mâdem tüm değerlendirme ölçütleri “bir ve aynı”(!); şu hâlde, niçin insanoğlu, birbirinden farklı ölçütler geliştirme ihtiyacı içine girmiş? Oysa, bu değerlendirme ölçütleri nelerin değerli, nelerin değersiz olduğuna ilişkin tasarımlardır. Bu tasarımlar “şunlar değerli, bunlar değersiz” diyerek insanın değerini ve yapılması gerekenlerin ne olduğunu belirlediğini iddiâ eder. Bu iddiâlar ise insanın evrendeki diğer canlılar arasındaki yerine ve amaçlarına ilişkin tasarımlardır. Bu tasarımlar, çok sayıda ve karmaşık bilinç ürünlerinin en üst şemsiyesini sunarlar.
Hâliyle değerlendirme ölçütleri, bir yönüyle yaşamın idealize edilmesini sağlar; duyu verilerini dağınık bir olgular yığını olmaktan çıkartarak “anlamlı” hâle getirir ve bunların nerelerde kullanılacağı hakkında belirli birtakım yol işâretleri sunarlar. Fakat, diğer yönüyle de yaşamsal önceliklerin ve tercihlerin belirlenmesini ve gerçekleştirilmesini sağlarlar. Çünkü insan türü, kendisine değişik zaman dilimleri içinde değişik hedefler koyan, hattâ aynı anda çok sayıda hedef koyan bir türdür ve bu hedeflerden hangisinin öne alınması gerektiğine her zaman “kendi başına”(!) karar vermesi mümkün olamaz.
Bu değerlendirme ölçütleri, işte böyle anlarda devreye girer ve kişiye ne yapması gerektiğini söyler. Kişi, bu ölçütlerin sağladığı güven duygusuyla hedef ve amaçlarını belirler, bunlara en uygun şekilde varmasını sağlayacak araçları da bu yolla belirler. Ancak, şüphesiz ki bir değerlendirme ölçütünün kendisi, kendi değerlendirme ölçütleri içinde kalınarak ortaya konulamaz. Bu durumda, belirli türden bir totolojiye düşülmüş olur, ya da bir mantık hatâsı gerçekleşmiş olur; ilkeyi kendisi aracılığıyla tanıtlama hatâsı ki, klâsik mantıkçılar buna “petitio principi” der.
Dolayısıyla, bir değerlendirme ölçütünün değeri, kendi değerlendirme ölçütleri içinde kalınarak belirlenemeyeceğine göre, başka bir yolla belirlenmelidir ki, bu da “insan olmak” derken kast ettiğimiz şeye geri gitmeyi gerektirir. Yâni, değerlendirmelerimizi gerçekleştirirken kullandığımız değerlendirme ölçütleri, aslında bizi her defâsında kendi değerlendirme ölçütümüze çivilerken “insan olmak”, şucu ya da bucu olmadan, o ya da bu olmadan, vb. önce olduğu için, kendi değerlendirme ölçütümüzün değerini görmemizi de olanaklı kılar.
Kezâ insan, bu değerlendirme ölçütlerine, yukarıda belirttiğimiz nedenlerden dolayı gereksinim duyar. İnsan, aslında en temelde kendisini ve çevresindeki insanları güven altına almak ister ve bu ölçütlere bağlanır; bu bağlanmanın kendisi ve çevresindeki kişiler için mutluluk getireceğine inanır, bu inancın kendisi bile onu mutlu kılar. Nitekim, insan dünyâsı sürekli değişir ve bu değişim içinde insan, her defâsında “değerli” olan ya da olduğuna inandığı birşeyler bulmak, bunlara bağlanmak yönünde doğal bir istek duyar; bunların her zaman değerli olduğunu/olacağını görmek ister.
Bu hedef ve amaçlarını gerçekleştirdiğinde, bunların aslında ne kadar değersiz olduğunu düşünmek, ona büyük bir acı verecektir; bu acının altında ezilecektir. Bu durum karşısında insan, yaşamı bir hiç olarak görmek ve hiçlik yaşantısı içinde debelenip durmaktan büyük bir korku duyacaktır. Hâliyle insan, değerlendirme ölçütlerine; her zaman “değerli” olduğuna inandığı/inanacağı birşeylere bağlanmaya mahkûmdur da ve varoluşçu özne inkâr etse bile, insanın doğal yapısı bize bunları apaçık biçimde gösterir.
Hâl böyleyken, Sartre ve onun şahsında varoluşçuluğu “insancıl karşıtı” olarak damgalamamızın nedeni de işte bunlardır. Sartre ve varoluşçular, tüm değerlendirme ölçütlerini aynı değerde konumlandırmışlar, her birinden uzak durmayı “öğütlemişler”, insanlar arasında “kronik güvensizlik”in açığa çıkmasına ve yayılmasına yol açmışlardır. Bu güvensizlik içinde özneye, kendilerinin de içeriğini dolduramadıkları şu “bunaltı yaşantısı” içinde “parçalanmış kimlikleri”, “parçalanmış öznelilikleri” içinde bir yaşama şansı tanımışlardır ki tüm bunlar, “insanın doğal yapısı”na bütünüyle aykırıdır.
Sartre ve varoluşçular, özneliliği, kişinin kimlik ve kişilik sâhibi olmasını, bu kimlik ve kişiliğin gereği olarak eylemde bulunmasını, özgürlüğün önünde engel olarak konumlandırmışlar, belirli bazı kavramlarla; “varoluş”, “kaygı”, “iç sıkıntısı”, vb. kavramlarla ve içeriği insancıl hiçbir değer barındırmayan boş ve “anlamsız” –ki bu lâfı pek severler– bir öğreti geliştirmişlerdir. Her ne kadar, kimi ayrıntılarda varoluşçular arasında bazı görüş ayrılıkları olsa da bizce her biri, “varolanın meşrûlaştırılması”ndan aynı şekilde sorumludur; varoluşçuluk ve varoluşçular, şu ya da bu biçimde, egemen güçlerin hizmetine girmişlerdir.
Ne var ki, kimlik ve kişilik, etik öznelilik ve bunun daha yüksek bir formu olarak devrimci öznelilik, insan yaşamında ve toplumsal varoluşta son derece önemlidir ve insanın, gerek “varoluşsal”(!) bakımdan, gerekse de toplumsal yaşamda kimlik ve kişiliğinden uzak kalması, aslında egemen güçlerin varlık güvencesidir. Zîrâ, parçalanmış kimlikler, parçalanmış öznelilikler doğurur ve bütününde bakıldığında bu durum, varolanın meşrûlaştırılmasıyla sonuçlanır ve insanlık ideallerine ulaşmanın yolu olarak özgürlük, yerini “hiçlik yaşantısı” içinde “varoluşsal bunaltı”ya bırakır.
Üstelik insan, ana rahminde bile “yalnız” değildir; burada bile “yalnızlık”, kendisine ilişkin bir yanlış tasarımıdır. Sartre’ın öznesi ise kendi “varoluşsal sonsuzluk”una(!) kaçmaya çalışan, kendisini bununla avutan, kendi “yabancılaşmış özgürlük”üyle kendisini kandıran ve âdeta, kundakta bir bebeği andıran bir öznedir. Sartre ve varoluşçular, kendi gerçek özgürlüklerini gerçekleştirmek için etik ve siyasî bir irâde sergilemek yerine, kundakta bir bebek gibi, sürekli olarak başkalarına muhtac bir yaşam tarzı içine kalakalırlar. “İyilik budalalılığı” içinde duyumsadıkları öznelilikleri ise ancak birer “diyet” olabilir.
Nitekim, “insan” dediğimiz varlık, dünyâya gözlerini açar açmaz, göbek kordonunun kesilmesiyle birlikte, “nasıl yaşayacağım” korkusu içine düşer ve bu korku, onda büyük bir travma yaratır. Doğum hâli, insan yaşamındaki ilk ve en büyük travmadır ve bu andan itibâren bebek, ana rahmine geri dönme umudu taşımaya başlar. Oysa şimdi, hayâtını sürdürmek için emek vermek, kendisini yeniden güvende hissetmek zorundadır, ama anneyle kurulan emek ilişkisi tek yönlü bir ilişkidir ve ana rahmine geri dönme umudu gittikçe yerini anneye daha çok bağlanmaya bırakır.
Fakat, bu bağlanma duygusu içinde, bu tek yönlü emek ilişkisi içinde bebeğin hiçbir zaman kimliği ve kişiliği gelişmez, buna ihtiyacı da yoktur. Tüm ihtiyaçları annesi tarafından karşılandığı için bebek, kendisini annesinin bir parçası, onun bedeninin bir uzantısı olarak görmeye devâm eder. Ancak, bu ilişkinin de sürdürülebilir bir ilişki olmadığını çok geçmeden anlar. Emek vermeden, çalışmadan, üretmeden yaşamanın mümkün olmadığını anladıkça da yaşamını sürdürmek için ne yapması gerektiğini düşünmeye başlar, başkalarını gözler, merak eder, araştırır, sorgular ve tüm bunların tortusu, kimlik ve kişiliği olarak ortaya çıkar ve eylemlerine yansır.
Başka deyişle, bir kimsenin kimlik ve kişilik sâhibi olması, o kimsenin ana rahmine geri dönme arzusunu bir tarafa bırakıp kendi emeğiyle, kendi ürettikleriyle yaşamını sürdürme çabasını anlatır. Kimlik ve kişilik sâhibi bir kimse için emek yalnızca lâfta değil, hakîkaten de en yüksek değerdir; tüm diğer değerleri olanaklı kılan tek değerdir. Hattâ yaşamayı, yaşamın kendisini değerli kılan da yine emektir. Ve yaşamını emek vererek kazanan bir kimse, bu en yüksek değerin değerini görüp anlar ve başkalarının emeğine de saygı duymaya başlar. Ancak, kişinin kimlik ve kişilik sâhibi olması, etik özneliliği için yeterli değildir; kişi, bu bilinç düzeyine yükselerek bu özneliliğini kazanmalıdır.
Etik özneliliğin daha yüksek bir bilinç düzeyindeki karşılığı ise devrimci özneliliktir. Nitekim devrimci özne, insanlar arasındaki sömürünün, baskı ve tahakküm ilişkilerinin, vb. bilincinde olan ve bu ilişkileri değiştirmek için başkalarıyla ortak bir etik ve siyasî irâde sergileyen, bu emek mücâdelelerinin yönünü, akışını, içeriğini belirleyen, bu bakımdan târihi yapan; târihin yalnızca basit bir nesnesi değil, onun “kurucu özne”si olan bir öznedir. Böyle bir özne için “olanlar” ile “olması gerekenler” arasında uzlaşmaz karşıtlıklara da yer yoktur; “olanlar”ı “olması gerekenler”e göre düzenleyen ve emeğin en yüksek değer olarak toplumsal varoluşu belirlemesini sağlayan öznedir devrimci özne.
İşte, Sartre ve varoluşçuların anlayamadıkları/anlamaya çalışmadıkları da ana hatlarıyla bunlardır. Zîrâ, ne tüm değerler aynı değerdedir, ne de herhangi bir değerlendirme ölçütü, bir başkasıyla aynı değerdedir. Bunların değerler bakımından bir ve aynı tutulması, etik özneliliği de ortadan kaldırır ve bu öznelilik, yerini “iyilik budalaları”na bırakır. Oysa etik özneler, yaşamlarında emeği en yüksek değer olarak konumlandırırlar ve bunun gereği olarak başkalarının emeklerine de saygı duyar, onları sömürmeye çalışmazlar, sömürenlere de karşı çıkarlar.
Dahası, “her belirleme bir olumsuzlamadır” ve insan kendi kimlik ve kişiliğini belirledikçe ne olmadığını, ne olmak istemediğini de belirlemiş olur. Kimliksiz ve kişiliksiz insanlar ise ne olduklarını, kim olduklarını bilmeden, öylece ortalıkta gezinirler. Ve bu kimselerin, yaptıklarından sorumlu olmalarından da önce, ne yapacaklarına “kendi”lerinin karar vermelerine dahi imkân yoktur; çünkü kimlik ve kişilik, içerdiği belirlenimlerle kişiye ne yapması gerektiğini söyler ki, varoluşçu özne kabul etse de etmese de bu öğreti, sonuç olarak “eylemsizlik”e götürür.
Ve her ne kadar, kişi bâzen –ya da çoğu zaman– aldatılsa bile, bütününde bakıldığında bu, kişinin kimlik ve kişilik sâhibi olma zorunluluğundan veya etik özneliliğinden vaz geçmesi gerektiğini göstermez. Devrimci öznelilik ise bir “tercih” konusudur ve “devrimci olmak”, öyle herkesin harcı değildir. Kişi, kimlik ve kişilik sâhibi olmak ve etik özneliliğini kazanmak konusunda ise “özgür” değildir, bunları seçmek zorundadır. Ve kimlik ve kişiliğimizi nasıl belirleyecek olursak olalım, etik özneliliğimiz ortaktır. Önemli olansa, bu kimlik ve kişiliğimizle etik özneliliğimizi kazanabilmemizdir.
Hâl böyleyken, Sartre ve varoluşçu özne, bu çözümlemelerimize karşı çıkacaktır. Nitekim onlara göre, “İnsanoğlu hayâtına bağlanır, orada kendi resmini çizer, bu resmin dışında birşey yoktur. Elbette, bunu düşünmek, hayatta başarı kazanamamış kimselere bir yanıyla acı, sert görünebilir; ama öbür yanıyla da yalnızca gerçeği göz önünde tutmaları gerektiğini öğretir onlara: Hayâller, umutlar, bekleyişler bu insanı ancak yerine gelmemiş bir hayâl olarak, suya düşmüş bir umut olarak, boşa çıkmış bir bekleyiş olarak tanımlamaya yarar. Yâni, onları olumluca değil, olumsuzca tanımlar.” (syf: 47)
Oysa, insanlık târihine damgasını vuran “özgürlük mücâdeleleri”ne baktığımızda, bu mücâdelelerin aslında tam da bizim bahsettiğimiz zeminde ve içerikte olduğunu apaçık biçimde görürüz. Varoluşçu özne ise bu mücâdelelerin bir parçası hâline gelemez. Ve eğer, gerçekten de daha insancıl bir dünyâda yaşamak istiyorsak, bu amaç doğrultusunda, bizim gibi düşünen insanlarla ortak bir özgürlük mücâdelesi içine girmekten başka bir şansımız yoktur. Yâni, ya kimlik ve kişilik sâhibi olmayı seçeceğiz ve etik özneliliğimiz içinde bu mücâdelelerin bir parçası hâline geleceğiz, ya da kundakta bir bebek gibi etrâfımızı seyredip bize şefkât ve merhamet gösterecek birilerinin kucağına düşmeyi bekleyeceğiz.
İmdi bize yakışan, büyümektir; küçülmek değil! Üstelik, kimlik ve kişilik sâhibi olması, insanı, doğadaki diğer canlılardan farklı hâle getirmeye yetmez; hattâ, bâzen öyle “insan”larla karşılaşırız ki, bu kimselerin yaptıklarını hiçbir hayvanın yapmayacağını da biliriz. Örneğin, doğadaki hiçbir canlı grubu, kendi türüne “işkence” yapmıyor; bunu maalesef bir tek “insan” türü yapıyor ve bu “insan”ların kimlik ve kişilik sâhibi olmaları, onları diğer hayvanlardan daha “değerli” hâle getirmiyor. Diğer canlılar söz konusu olduğunda insanın değeri, elbette ki etik özneliliği içinde anlamlandırılmalıdır.
Dahası, hayvanlar da kimi zaman, tek başına avlayamayacaklarını düşündükleri avları karşısında “ortak bir çaba” içine girebilirler. Ancak, bu “ortak çaba”yla, bütününde bakıldığında, kendi türlerinin –ve diğer canlı türlerinin– daha güzel bir yaşam sürdürmesi için gerekli koşulları sağlamak gibi bir amaca hizmet etmezler. Yalnızca karınlarını doyurmak, soylarını devâm ettirmek, vb. gibi, orada, o “ortak çaba”nın içine girenler tarafından paylaşılan ve gerçekleştirilmek istenen sonlu bir amaçları vardır ve bu amaçları gerçekleştiğinde bu “ortak çaba” da sona erer.
Ne var ki, etik öznelerin daha insanca yaşanılabilir bir dünyâ kurmak için sergiledikleri bu etik ve siyasî irâdenin niteliği, bu “ortak çaba”dan bütünüyle farklıdır. Ve daha insanca bir yaşam istemek, özgür olup olmamayı istemekten de önce, tüm insanların ortak bir isteğidir; ortak bir insanlık idealidir. İnsan, nerede ve hangi koşullar altında olursa olsun, hep daha insanca bir yaşam istemeye devâm eder, özgürlüğü “değerli” hâle getiren de aslında, bu isteğin yerine getirilmesini sağlamasıdır. İnsanlara daha insanca bir yaşam olanağı sunmayan hiçbir “özgürlük mücâdelesi”(!) –örneğin terörizm, anarşizm, faşizm, vb.– ise zâten bu nedenle değerli değildir ve bu “mücâdeleler”e karşı çıkma gerekliliğinin etik temeli de budur.
Dolayısıyla özgürlük, Sartre ve varoluşçuların iddiâ ettiklerinin aksine, tam da bu üst-amaca ve üst-istenebilirliğe; bu ortak insanlık idealine hizmet ettiği için değerlidir ve ancak etik özneler, başkalarıyla ortaklaşa girişecekleri emek mücâdeleleriyle, varolan maddî-toplumsal ilişkileri kendileri için değiştirecekleri gibi, bununla tüm insanlık için de ileriye doğru bir adım atarlar ki, bizce “insancıl olma”nın anlamı buradadır. Ve bu nedenlerden dolayıdır ki varoluşçuluk, “insancıl karşıtı” bir öğretidir.

