(15 değerlendirmenin ortalaması: 4.40)
bilgi-ve-insansal-ilgilerGreklerin Prokroistis’i pek meşhurdur. Prokroistis, Atina ve çevresinde eşkıyâlık yapar, halk arasında türlü rivâyetler yayar, onları korkuturmuş. Karşısına çıktığı, yolunu kestiği kişilerin ise kurtuluşu yok; onları kaçırıp inine götürür, sonra da küçük bir yatağa yatırıp dışta kalan uzuvlarını keserek öldürürmüş.

İşte, olgular da bir kez dünyâ görüşlerine, ideolojilere, siyâset teorilerine, vb. “dar gelmeye görsün”; onları kesip biçecek ve bunu yaparken onların ölümüne sebep olacak; yaşamla bağını kopartacak bir Prokroistis de hemen çıkıveriyor. Olgular, belirli birtakım zorlamalarla bu dünyâ görüşlerine, ideolojilere, siyâset teorilerine, vb. uygunluklu hâle getiriliyor.

Oysa, insan dünyâsı sürekli değişir, insanlar sürekli değişir ve hiçbir şey bu değişimden muaf değildir. Bir dünyâ görüşü, ideoloji, siyâset teorisi, vb. de içinden çıktığı topluma ve âit olduğu çağa, târihin belirli bir döneminde “upuygun” olsa bile, ilerleyen zaman içinde bunları tekrar elden geçirmek, bu değişim içinde onların geçerlilik koşullarını yeniden değerlendirmek gerekir. Fakat, bunu yapmak yerine, olgularda belirli birtakım zorlamalara gidilmesi, gerek nesnenin, gerekse de öznenin kaybıyla sonuçlanmaktadır.

Bu konuda güzel bir örneği, Herbert Marcuse şu şekilde verir: “On dokuzuncu ve yirminci yüzyıl başı kapitalizmini çözümlemek için kullanılan kavramlar, kapitalizmin şu anki hâline uygulanamaz. Târihsel kavramlar oldukları için, içlerinde târihle sınırlı işâretler taşırlar; çözümledikleri yapı da târihsel bir yapıdır. Elbette, bütün dönemlerinde kapitalizm, kapitalizmdir ve üretim tarzı örgütlenmesi tüm gelişmesinin temelindedir. Ancak, üretim tarzının kapasiteleri de gelişir ve bu değişimler alt-yapıyı da üst-yapıyı da etkiler.” (1998:35-6)

İmdi, insan dünyâsının sürekli değişmekte olduğu gerçeği anlaşılmak istenmediğinde, bu dünyâ görüşlerinin, ideolojilerin, siyâset teorilerinin, vb. geçerlilik koşulları araştırılmamakta, bunun yerine olgular “zorlanmaktadır” ki, bana sorarsanız, bu sorunu prokroistisizm olarak adlandırmak mümkündür. Nitekim prokroistisizm, “kendi aklı”nı belirli birtakım çevrelere emânet eden kişiler için olguların değerden düş(ürül)mesi, bu dünyâ görüşlerinin, ideolojilerin, siyâset teorilerinin, vb. dondurulması ve bunların eylem alanına hep aynı biçimde geçirilmek istenmesi sorunudur.

Zîrâ Karl Popper, benim prokroistisizm olarak adlandırdığım bu sorunu şu şekilde tespit etmiş: “Bir Marksçı, gazetesini açmaya görsün, her sayfasında kendi târih görüşünü doğrulayan kanıtlar bulmamazlık edemiyordu; hem de sâdece haberlerde değil; bunların sunuluşunda –ki burası gazetenin sınıfsal yanlılığını ele veriyordu– ve elbette özellikle gazetenin söylemediklerinde de.” (Güzel, 1998:174)

Ne var ki, Popper bu durumu, “kurtarma işlemi”ne(!) bağlar: “Bâzı gerçekten sınanabilir kuramlar, sınanıp yanlış oldukları anlaşıldıktan sonra da hayranları tarafından –örneğin bir ad hoc yardımcı sayıltı devreye sokularak, ya da bütün kuram çürütmeden kaçırılacak biçimde gene ad hoc olarak yeniden yorumlanmak sûretiyle– savunulmaya devâm edilir. Böyle bir yöntem her zaman uygulanabilir elbette, ama kuramı çürütülmekten, ancak onun bilimselliğini yok etmek, ya da en azından düşürmek, pahasına kurtarılabilir.” (1998:176-7)

Nitekim Popper’e göre, “[Marksçı târih] kuramının ilk dile getirilişlerinde (örneğin Marx’ın, ‘yaklaşan toplumsal devrimi’ çözümleyişinde) bâzen öndeyiler sınanabilir nitelikteydi ve sınanıp yanlışlandılar da. Ama Marx’ın izleyicileri yanlışlanmaları kabul edecek yerde, hem kuramı hem de kanıtları birbirleriyle uyuşturmak üzere yeniden yorumladır. Böylece, kuramı çürütmeden kurtardılar; fakat bunu, kuramı çürütülmez kılan bir araç benimsemek pahasına yaptılar ve böylelikle de kuramlarına bir ‘uzlaşmacı çarpıtma’ [kurtarma işlemi] uygulamış oldular; bu hîle yüzünden de onun o kadar reklamı yapılan bilimsellik iddiâsını çökerttiler.” (1998:177-8)

Dolayısıyla Popper, “Marx’ın izleyicileri yanlışlanmaları kabul edecek yerde, hem kuramı, hem de kanıtları birbirleriyle uyuşturmak üzere yeniden yorumladır” diyerek prokroistisizm sorununu “yanlışlanabilirlik ölçütü”yle; böyle bir “bilimsellik ölçütü”yle aşmaya çalışır. Fakat, o da işin içinden çıkamaz; çünkü, insan dünyâsındaki değişime gözlerini kapayan kişiler ve “kendi akıllarını emânet ettikleri” Prokroistisler varolduğu sürece, hiçbir zaman böylesi bir yanlışlama sağlanamaz. Sağlanacak olsa bile, bunun başkalarınca kabul edilmesi de gerçekleşmez.

Kezâ, Popper’in hareket ettiği nokta son derece sorunludur. Nitekim, belirli bir kuramı ortaya koyan bir kimse, “Hadi gelin bakalım, kendi kuramımı nasıl yanlışlayacağım.” demez/diyemez; kuramı için yanlışlanabilirlik koşulları saymaya çalış(a)maz. Böyle bir “bilimsellik ölçütü” kullan(a)maz. Bunu bir kez deneyecek olursa, işin “sulanması” kaçınılmaz. Kuramlar çünkü, henüz daha en başından, “doğruluk iddiâsı”yla ortaya çıkar ve bunları ortaya koyan kişi(ler)den de bu iddiâyı nasıl sağladığını anlatması istenir.

İmdi, böyle bir “bilimsellik ölçütü”nün prokroistisizmi aşmak için sağlam bir argüman sunduğunu savunmak bir tarafa, henüz daha bilim felsefesi sorunlarına bir “çözüm”(!) olup olamayacağı bile tartışmalıdır. Kaldı ki, bundan çok daha önemli bir sorun var ki, o da dilin genel bir anlaşma aracı olmada başarısız kaldığı/kalmak zorunda olduğu/olacağı varsayımıdır. Zîrâ Habermas, bunu şu şekilde ifâde eder:

“Bilimsel araştırma sürecinde belirli kuramları yanlışlama denemelerine katılan tüm gözlemciler, önemli gözlem tümceleri üzerinden, geçici ve her an vazgeçilebilir bir görüş birliğine varmalıdırlar. Bu birleşme son kertede bir karâra dayalıdır; ne mantıksal, ne de empirik olarak elde edilebilir. Sınır durumu da hesâba katılmıştır: Günün birinde katılımcıların böyle bir birleşmeye varabilmelerinin olanaksız olacağı ortaya çıkacaksa, bu durum, dilin bir genel anlaşma aracı olarak başarısız kalmasıyla eş anlamlıdır.” (1998:40)

Hâliyle, “kendi akıllarını başkalarına emânet edenler” ve bundan çıkar sağlayanlar; hattâ, bunun koşullarını hazırlayanlar varolduğu sürece, ister doğrulanabilirlik, isterse de yanlışlanabilirlik ölçütü olsun; hiçbir kuram, hiçbir teori, hiçbir ideoloji, dünyâ görüşü, vb. hiçbir zaman olgularla tam bir uyum içinde olmaz/olamaz. Nesneden kaynaklanan sorunlardan farklı olarak, öznenin bizzat kendisinden kaynaklanan sorunlardan dolayı bu olmaz/olamaz.

Gerçi, tüm “theoria etkinlikleri” bize, belirli türden bir bilgi sunma iddiâsındadır ancak, zâten nesnesi itibâriyle “sorunlu” bir alanda bu etkinlikler, öznenin çeşitli türden gereksinmelerine âlet edildiğinde bilme edimi, bilginin nesnesiyle olan ilişkisi üzerinden değil, öznenin içinde bulunduğu ya da ileride olması arzu edilen durumlara göre “önceden”, “hazır” bir şekilde belirlenmeye çalışılmaktadır.

Yâni, “önümüzde”(!) açıklanmayı bekleyen bir olgu vardır ve bu olgu, ya da “nesne”, belirli bir târihsel sürecin bir parçasıdır ve biz onun hakkında konuşmaya başladığımız anda bile bu târihsellikten payını almakta, değişmektedir. Dolayısıyla, nesnenin kendisi zâten bu kadar “sorunlu”yken, bu “theoria etkinlikleri”nde öznenin çeşitli türden gereksinimlerine, ihtiyaçlarına bakılması, işleri daha da çıkmaza sürüklemekte ve tüm bunlar, Prokroistisler tarafından kullanılmaktadır.

O hâlde, üzerinde düşüneceğimiz öncelikli soru(n) şudur. Acaba bilme ediminde, öznenin çeşitli türden gereksinimlerini, ihtiyaçlarını ön plana çıkartmadan; hattâ, bunları “paranteze alarak” nesneyle; bütün bu ontolojik sorunları da gözeterek nesneyle doğru bir ilişki kurmak; “theoria etkinliği”ni; ilk, gerçek, orijinâl anlamıyla, doğru bir biçimde gerçekleştirmek; buradan belirli bir praksis türetmek ve sonra da bunu belirli türden bir ethosa dönüştürmek mümkün müdür?

Jürgen Habermas, bu soruya olumlu cevap veren ve bunun yolunu göstermeye çalışan filozoflardan birisidir. Nitekim Habermas bize, doğru bir theoria etkinliğinde, amacına uygun bir teori-praksis ilişkisini nasıl kuracağımızı, bu yolla bilme ediminde “nesnellik”e nasıl ulaşacağımızı; aklımızı kimseye emânet etmeden nasıl özgür bir biçimde düşünebileceğimizi ve böylelikle prokroistisizmi nasıl aşacağımızı göstermeye çalışmıştır.

Tabiî bunları dikkate almak, sonuçta yine kişinin kendi “özgür irâde”sine(!) kalmış. Eğer kendi Prokroistislerinin büyüsüne, maharetine kapılmış, onlardan büyük bir haz alan ve bu hazzın sürmesini isteyen birileri varsa şâyet, onların böyle bir olanağı gerçekleştirmeye dönük herhangi bir kaygıları da olmayacaktır. Fakat, kendi aklımızı kullanma cesâreti göstermemizi engelleyen koşulları ortadan kaldırmak ve Prokroistislerden yakamızı sıyırmak istiyorsak, Habermas’a kulak vermemiz faydalı olabilir.

Kezâ, Habermas’a göre Aydınlanma, akıl ve düşüncenin tam bir bileşimi, bu bileşimin insan türünün en güçlü yetisi olarak ortaya çıkması, insan eylemlerinin ve toplumsal düzenin metafiziksel kurguların güdümünden çıkması/kurtulması, dînî dünyâ görüşüne meydan okunması demektir ve aynı zamanda da yarım kalmış bir projedir. Aydınlanma, geleneksel metafizik dizgeleri içinde aklın “ontolojik bir kategori” olarak konumlandırılmasının sona ermesi, onun yerine “işlevsel bir özne” olarak doğması demektir; daha iyi, daha estetize edilmiş bir yaşam tarzı için yapılması gerekenlerin rasyonel temellere dayalı bir biçimde belirlenmesi konusunda bir olanaktır.

Bu bakımdan Aydınlanma, Habermas’a göre, “ebedî güçler” karşısında “boyun eğen insan”ın tam kurtuluşu, kendi “kader”ini(!) kendisinin belirlemesi arzusudur. Aklın, dışsal bir belirlenim ya da zorunluluk olmaksızın kişilerin kendi irâdeleri tarafından özgür bir biçimde kullanılabileceğine dâir bir umuttur. Kişinin kendi otoritesini kendisinin üzerine kurması demektir ki, tüm bunlar yalnızca prokroistisizm sorunu bağlamında değil, hayâtın her alanında hepimizin ortak hedefleri olmalıdır.

Greklerin theoria etkinliği de zâten bundan başkası değildi. Grekler theoria’yı, “kosmosa bakış”, “kosmosu seyretme” ve “kendinden geçiş” olarak görürler, bu “geçiş” sırasında “doksalar”dan arındıklarına inanırlardı. Bu arınmayla kişi, kendisini kosmosla bütünleşmiş biçimde duyumsayacaktı. Burada “anlam”, kişiye dışarıdan gelmiyordu; kişi “anlam”ı bizzat kendi gözleriyle görüyordu. Bu yolla kişi, kendi öz hakîkatine ulaşıyor, bu yolla kendi özgür eylemlerini açığa çıkartıyordu. Praksis, kişinin kendi özgür eyleminin zorunluluğuna dayandığı için özgürlük ile zorunluluk arasında aşılmaz bir uçurum da ortaya çıkmıyordu.

Dolayısıyla, burada bütün mesele, böyle bir theoria etkinliğini, bu tür bir arınmanın eşliğinde yapabilmek ve bilgiyi, öznenin çeşitli türden çıkarlarından bağımsız bir biçimde kurmak; yâni, Habermas’ın “gereksinimsizlik gereksinimi”ni yakalayabilmektir. Habermas’ın da belirttiği gibi, “eylemi hakîkaten yönlendirebilen biricik bilgi, kendini sırf insansal gereksinimlerden özgürleştiren ve idelere dayanan bilgidir; başka deyişle, teorik bir tutum almış olan bilgi”dir; fakat, bunu sağlayabilmek için öncelikle bilgi-ilgi bağını doğru bir biçimde analiz etmek gerekecektir. (1997:365)

Prokroistislerle hesaplaşmaktan kaçışsa mümkün değildir. Susmak çünkü, kabul etmektir. Ve felsefede eğer “görelilik sorunu”ndan bahsediliyorsa, felsefe eğer “herkesin lâf söyleyebileceği bir alan” olarak görülüyorsa ve felsefî bilgi değerden düşü(rülü)yorsa, bunun en önemli nedenlerinden biri, felsefenin aslında “bilgelik sevgisi” olduğunun unutulmasıdır. Daha da kötüsü ise bu “bilgelik sevgisi”nin yerine “ben sevgisi”nin geçmesidir ve hâl böyle olunca felsefe, “sipariş üzerine” ısmarlama tezler, kavramlar, ilkeler, vb. üreten bir alan hâline gelmektedir.

Ne var ki felsefe, aslında tam aksine, bu “ben sevgisi”nden kurtulmanın olanaklı koşullarını sunar. Kişi eğer, karşılaştığı her tek durumda, eylemlerinin nedenlerini ve niçinlerini haklı kılmaya çalışırken, her defasında başa dönüp tekrar tekrar farkı gerekçeler üretiyorsa, burada “bilgelik sevgisi”nden değil, “ben sevgisi”nden bahsetmek gerekir. Hâliyle felsefe, kendisini ancak her türlü çıkar bağlamından arındırmış, kendi “ben sevgisi”ni yenmeyi başarmış ve gerçek bir “bilgelik sevgisi”ne ulaşmış kişilerin harcıdır.

Bu bakımdan, prokroistisizm sorunu yalnızca felsefenin bir “iç meselesi” değildir, insan türünün ortak bir sorunudur. Kezâ, çeşitli târihlerde ve çeşitli toplumlarda, nerede ve ne zaman ben sevgisi yükselmişse, orada bilgelik sevgisi değerden düşmüştür. Bunun sonucunda ise insanlar, hem kendilerine, hem de doğaya yabancılaşmışlardır. Yabancılaşan insan içinse en hakîki “kurtarıcı”, bir Prokroistis’ten başkası değildir ve prokroistisizm, daha genel bir düşünüşle, yabancılaşmanın bir formu olarak da konumlandırılabilir.

İşte, ancak olgularla barışık bir felsefe etkinliğinde gerek prokroistisizm, gerekse de yabancılaşma sorunu aşılabilir. Ve belki o zaman, Greklerin Prokroistis’ten niçin bu kadar korktuklarını, Prokroistis’in onları korkutmak için niçin bu kadar yoğun bir çaba sarf ettiğini, niçin kendisini bu kadar gaddarca eşkıyâlık yapmak zorunda hissettiğini, Greklerin “özgür düşünce”ye niçin bu kadar önem verdiklerini de anlayabiliriz.

Nitekim, ayakları kendisine âit olmayan bir insanın yürüyeceği yol, elleri kendisine âit olmayan birinin yapacağı bir iş, vb. Grekler için kâbustan da beter olmalıydı. Ve elbette ki, Prokroistis’ten korkuyorlardı; çünkü, Grek Aydınlanması’nı gerçekleştirmişler ve kendi gözlerinin, kendi kulaklarının önemini görüp anlamışlardı. Bunun içindir ki Grekler, Prokroistis hakkında türlü halk efsâneleri yaratmışlardı.

Diğer taraftan, Prokroistis de “işini biliyormuş” hani; kendisine Grek Aydınlanması’nın başkentini, Atina’yı yurt edinmişti. Demek o da biliyordu ki en sağlam uzuvlar, onların kıymetini bilenlerde saklıdır! Ve dolayısıyla, Prokroistisler de gâyet iyi biliyordur ki bir “devrimci”yi, bir “aydın”ı, bir “entelektüel”i kendi saflarına çekmek, toplumdaki kalabalıklardan birini kazanmaktan daha iyidir!

Kezâ, Edward Said’in de belirttiği gibi “entelektüel bilinç”, “direniş bilinci”yle bir ve aynıdır ve entelektüel bilinç arttıkça, direniş bilinci de artar. Hâliyle, prokroistisizm bakımından en “zararlı tip”, kuşkusuz en dirençli entelektüeldir ve “yok etme”ye de öncelikle onlardan başlamak gerekir. Ne de olsa, “entelektüel faaliyetin amacı, insan özgürlüğünü ve bilgisini arttırmaktır” (1995:32) ve artan “özgürlük ve bilgi”, önünde sonunda bu Prokroistislerin köküne kibrit çakacaktır!

Ve işte o zaman özne, dogmatizm ile pragmatizm arasında sıkışıp kalmaktan da kurtulacaktır. Fakat, bu Prokroistislere kalsa, ortada özne bile kalmayacaktır. Zîrâ, yakın zamanlarda özellikle, bu Prokroistislerden bir kısmı, “özne” kavramının yerine “varolmanın kipi” gibi uydurma bir kavram kullanıyorlar. Dolayısıyla, Prokroistisizmin varıp geldiği nokta, nesnenin kaybı olduğu kadar, aynı zamanda da öznenin kaybıdır.

İmdi, insan aklının tam bir özgürleşimi için tüm Prokroistislerden ivedilikle kurtulmak zorundayız. Bu Prokroistisler varolduğu sürece; aslında biz onlara güvendiğimiz sürece, “özgür bir dünyâ” ancak bir şiir, belki kulağa hoş gelen bir beste, belki de Romantiklerin kaleminden çıkma bir çift slogan olarak kalacak; ancak sırası geldiğinde, bu Prokroistisler kulaklarımızı da keseceği için, bunları bile duyamayacağız.

Oysa, bu Prokroistislerden bağımsız olarak gerçekleştireceğimiz theoria etkinlikleri ve bu yolla ulaşacağımız idelerin bilgisi –ki, kelime anlamı itibâriyle “ideoloji”, aslında bu demektir– olguları oldukları gibi anlamamızı sağlayacak ve onları nasıl değiştireceğimizi; bu dünyâ görüşleri, ideolojiler, siyâset teorileri, vb. ile zamânın gerçekleri arasındaki uyumu nasıl kuracağımızı gösterecektir.



Kaynakça

(der.) Cemal Güzel; Sağduyu Filozofu: Popper, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara 1998

Edward Said; Entelektüel, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1995

Herbert Marcuse; Karşı-devrim ve İsyan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1998

Jürgen Habermas, Bilgi ve İnsansal İlgiler, Küreyel Yayınları, İstanbul 1997

Jürgen Habermas; Sosyal Bilimlerin Mantığı Üzerine, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1998