| 01 Ağustos 2009
Lenin 1908 yılında tamamladığı bu eserinde; hangi terminolojinin arkasına saklanılırsa saklanılsın ve ne tür laf kalabalığı ile örtülmek istenirse istensin, felsefede temel iki akım olduğunun altını çizer. Bunlar idealizm ve materyalizmdir. İdealist olmadığını söyleyen ve materyalizme saldıran pek çok filozofun ve fizikçinin, idealizmle olan ortak paydalarını bizzat onların kendi sözlerinden ve bu gibilerin birbirleri hakkındaki düşüncelerinden ustaca çıkarıp ortaya seren Lenin, diyalektik materyalizmin bilimde egemen olması için ve bu egemenliğin doğum sancıları azaltmak için bu büyük felsefi çalışmayı ortaya koymuştur.
Materyalizm zihnin dışındaki şeylerin ( kendinde-şey) kabul edilmesidir. Fikirler ve duyumlar, materyalizme göre, bu şeylerin (maddenin) kopyaları, yansıları yani imgeleridir. Duyumlar bilginin tek kaynağıdır. Duyumların kaynağı ise nesnel gerçekliktir. Buradan çıkan sonuç şu ki materyalizm nesnel duyumculuktur. Duyumlarımız dış dünyanın bir imgesidir. İmgelenen şey (madde- dış dünya) imgeleyenden bağımsız olarak vardır. Materyalizmin madde tanımı şudur: Kendisini yansıtan insan zihninden bağımsız olarak var olan ve onun tarafından yansıtılan nesnel gerçeklik. Bu nesnel gerçekliğin kabulü ile yadsınması arasındaki mücadele, materyalizm-idealizm mücadelesinin temelidir. Materyalizm nesnel gerçekliği kabul edip, düşünce karşısında ona öncelik tanırken; idealizm nesnel gerçekliği reddeder ve düşünceyi birincil, doğayı ikincil kabul eder. İdealizm, şeylerin ( maddi dünyanın) ‘zihnin dışında’ var olmadığını ileri sürer. Şeyler ‘duyum bileşimleridir’, başka bir deyişle ‘ duyum karmaşası’dır. Duyumların duyulur içeriği ‘dış dünya’ değil, Ben’dir. Ben’in dışında bir şey yoktur. Dış dünya Ben’in duyumlarıdır. Buradan varılan sonuç ise ‘tekbenciliktir’. Ben’in dışında, bütün insanlığın ve geçmişin bütün kavramlarının varlığı yadsınır. İdealistler, materyalizmi, bilinçten bağımsız olarak dış dünyanın varlığını kabul ettiği için deneyin sınırını aşmakla ve metafizik olmakla suçlarlar, ‘kaba gerçekçilik’ diye adlandırırlar ve dogmatik bulurlar. Ampiryokritisizme gelince kurucuları Mach ve Avenarius’tur. Bunlar ve onları izleyenler idealizm-materyalizm mücadelesinin dışında ve bu karşıtlığı aşmış olarak kendilerini gösterirler. Aslında yaptıkları, Lenin’in de söylediği gibi, kendilerince daha tutarlı olan başka bir idealist sistemle idealizmi eleştirmek ve materyalizme saldırmaktır. Aslında durdukları yer sadece idealizmdir. İdealizmi çeşitli kılıklarda görmek mümkündür. Örneğin ‘görgücülük ( ampirizm, deneycilik)’ bunlardan biridir. Nesnel gerçeği yadsır ve bilginin kaynağı olarak deneyi gösterir. Bilgi deneyden gelir yani bir anlamada insan düşüncesinden, bilgisinden. Onu biz oluştururuz. Nesnel olarak yoktur.
Bir diğer idealist yaklaşım ise ‘bilinemezcilik’ tir. Bu da çıkış noktası olarak duyumları kabul eder ve bilgi için başka kaynak tanımaz. Nesnel gerçeği yadsır. Örneğin filozof Hume. Lenin bu kitabı yazdığı zamanda Alman fizikçi Mach, idealistlerin dört kolla sarıldıkları bir isimdi. Çünkü bu fizikçi doğada neden ve sonuç diye bir şey olmadığını söylüyor ve mantıksal zorunluluğun dışında fiziksel bir zorunluluk kabul etmiyordu. Yani doğa yasalarını, fiziksel kanunları biz uydurduk ve doğru diye kabul ettik ve ardından da doğaya kabul ettirdik. Düşüncenin maddenin imgesi, yansıması olduğunu reddeden ve maddeyi düşünceye bağımlı kılan ( doğayı tanrısallığa mahkûm kılmanın süslenmiş ifadesi ) idealizmin anlamı nedir? Ruhsal olanı (düşünceyi) çıkış noktası olarak alıp, dış doğayı bundan çıkaran idealizmde, böylece birincil ‘ruhsal’ olan her zaman için sulandırılmış bir tanrıbilimi gizlemektedir. İdealizm örnekleri:
“Dünya, Ben tarafından yaratılmış Ben olmayanlardır.” Fichte
“Dünya kavram ve düşüncedir.” Rehmke
“Fiziksel olan ruhsal olanın bir ikamesidir.” Bogdanov
“Dünya mutlak fikirdir.” Hegel
“Dünya iradedir.” Schopenhauer
“Varlık bilinçtir.” Schuppe
Lenin için bunlar ‘laf paravanaları’dır ve hepsinin altında yatan şey de idealizmdir. Hegel’i tekbenci öznel idealistlerle karıştırmamak gerekir. Hegel’in idealizmi, mutlak idealizmdir. Yani doğa ‘mutlak fikrin’ bir özel biçimidir. Hegel’in idealizmi, fiziksel evrenin insansız varlığıyla bağdaşır. Çünkü onun felsefesinde doğa bireyin düşüncesinin değil, mutlak fikrin özel biçimidir. Materyalizm- idealizm çekişmesinde önemli bir nokta da filozof Kant’tır. Kant’ın felsefesinin başlıca özelliği materyalizm ile idealizmi bağdaştırmasıdır. Kant, bizim dışımızda var olan ‘ kendinde şey’i ( nesnel gerçeği) kabul eder ve bu yaklaşımıyla materyalisttir. Fakat ‘kendinde-şey’in, Lenin’in deyimiyle; bilinemez, aşkın, dünya ötesinde yer almış olduğunu açıklarken idealist gibi konuşur.
Kant nedenselliği de nesnel yasalardan değil, düşüncenin önsel yasalarından çıkarır. Görüldüğü gibi materyalizm cephesinden Kant, yeterince materyalist olamadığı için, bilinemezci bir idealist olarak kaldığı için eleştirilebilir. Oysa idealistler onu fazla materyalist bularak eleştirmişlerdir çünkü ‘kendinde şey’i bilinemez ve kavranamaz olarak da olsa kabul etmiştir. Feuerbach, Marx, Engels Kant’tan sola doğru; Mach, Avenarius ise sağa doğru yönelmiştir. Sola gidiş her türlü idealizmi ve bilinemezciliği yadsımaya varırken, sağa gidiş çeşitli idealist formlarda Marx ve Engels’e saldırmıştır. Materyalizme yönelik her saldırıda elbette inancılar idealistlerin yanındadır. Çünkü idealizm, duyumların nesnel gerçeğin kopyası olduğunu reddederek, duyu-madde arasına açı koymakta ve inancılar da buraya tanrıyı yerleştirmektedir. Peki, düşünce ile madde arasında hiç mi açı yok, hiç mi karşıtlık yok? Yani düşünce madde midir, maddi midir? Materyalist filozof J. Dietzgen bu soruya ‘evet’ yanıtını verdiği için hemen idealist filozofların gözdesi olmuştur ve Lenin için artık onda dokuz materyalisttir. Soruların cevabı ‘hayır’dır, düşünce madde değildir. Düşünce, bilinç, maddi doğanın beynimizde oluşan kopyasıdır, imgesidir. Maddi doğa ile düşünce arasında mutlak olmayan, göreli bir karşıtlık vardır. Eğer hiç karşıtlık olmasaydı doğayı tamamen kavrayabilirdik. Fakat biliyoruz ki doğa sonsuzdur ve onun hakkında bilmediklerimiz hayli fazladır, bilgilerimiz mutlak değil görelidir. Düşünce maddi olanın resmidir ancak o ( madde) değildir. Bu bir ressamın yaptığı portrenin, hiçbir zaman portresini yaptığı kişiyle aynı olmaması (olamaması) gibidir. Fakat bu bizi bilinemezciliğe yöneltmemektedir çünkü materyalistler için nesnel gerçek vardır ve bilinebilir. Bilgimizi oluşturan, nesnel gerçeğin bilincimizde yansımasıdır ve bu yansıma nesnel gerçeğin kopyasıdır. Eğer öyle olmasaydı, duyumlarımızla kavradığımız nesnel gerçekliğe uyum sağlayamazdık. Akla yönelik idealist terörün tuzağına düşmemek için ‘görelilik’ kavramının iyi kavranması gereklidir. Bu konuda kaba-mekanikçi materyalizm çaresizdir çünkü ‘anti-diyalektik’tir, yani metafiziktir. Diyalektik materyalizm bilgimizin göreli ve yaklaşık bir nitelikte olduğunu belirtir. Değişmez ve kesin bilgilerden-yasalardan bahsetmek diyalektik materyalizme aykırıdır. Diyalektiği anlamamış pek çok fizikçi dün olduğu gibi bugün de idealizmin tuzağına düşebilmektedir. Örneğin dün maddeyi atoma kadar biliyorduk, bugün ise elektron ve ötesine kadar biliyoruz. Ve biliyoruz ki doğa ne kadar sonsuz ve tükenmez ise, bir elektron da o kadar sonsuz ve tükenmezdir. Belli bir sınıra kadar tanıyabildiğimiz maddenin, bu sınırların kaybolması ile kimi fizikçilerin gözünde ‘kaybolması’ idealizme sapışa örnektir.
Oysa diyalektik şöyle der: Madde kaybolmadı, bilgimiz onun daha derinlerine nüfuz etti. Onun hakkında bildiğimiz her şey görelidir ve hep böyle olacaktır. Fakat her zaman biraz daha mutlak gerçeğe yaklaşacağız. Madde hakkında göreli olmayan tek bilgimiz şu ki, madde bizim düşüncemizden bağımsız olarak vardır. İşte bu göreli değildir ve nesnel bir gerçekliktir. İdealistler ise diyalektiği kavramamış fizikçilere şöyle diyorlar: Gördün işte, tüm bilgin göreli ve geçici. Çünkü onları sen kendi düşüncenden çıkarıyorsun, her şey senin düşüncendir, düşünceden bağımsız nesnel gerçeklik yoktur. İlk olan düşüncedir, madde değil. İdealistlerin söyledikleri inceltilmiş tanrıbilimciliktir ve kurnazdır. Lenin bu konuda rahattı çünkü bilimdeki yerleşik kavramların ani çöküşünün yaratacağı sapmaların geçici olacağını görüyordu. Nesnel gerçeğe sürekli yaklaştığımıza göre ve Lenin’in ifadesiyle, gerçekler bütün uzlaştırma girişimlerinden daha güçlü, olduklarına göre bu sapmalar uzun süreli olamazdı. Uzun süreli olacak olan idealistlerin (günümüzde liberal terör) saldırısıdır. Evrim teorisinden öğreniyoruz ki, insanlar daha yokken dünya vardı. Yani evren ne Ben’in düşüncesinin ne de ‘Mutak Fikrin’ özel bir biçimidir. Evren uzay-zaman içinde hareket halindeki maddedir. Madde ve hareket birbirinden ayrı düşünülemez. Uzay ve zaman hakkında göreli bilgi sahibi olmamız, onların nesnel gerçeklikler olduğu gerçeğiyle çelişmez. Gerçekte uzayımız üç boyutludur ve biliyoruz ki bir elektron da yine bu üç boyutlu uzayın içindedir. İdealistler farklı boyutların hikâyesini anlatarak bilinemezcilik ve inancılık virüsünü akıllarla sokmaya çalışmaktadırlar. Oysa günümüzde bilimin geldiği nokta itibariyle işleri zordur, çünkü biliyoruz ki doğa sonsuzdur ama sonsuz olarak vardır. Bu göreli değildir, göreli olan bu sonsuzluk hakkındaki bilgimizdir. Bilinemezciliğin ucuz kapısını diyalektik materyalizm kapatmaktadır ve ancak bu felsefi-bilimsel yaklaşım kapatabilir. Lenin, eminim ki büyük bir sabırla; Mach, Henry Poincare, Duhem, K. Pearson, George Berkeley, Bazarov, Bogdanov, Fichte, Schuppe, Helmholtz, Ernest Hackel, Petzoldt, Lunaçarski, Huxley, Yuşkeviç, Valentinov vb. gibi isimleri onların kendi kitaplarını referans alarak eleştirdi ve bunların idealizmde nasıl ortaklaştıklarını ortaya koydu. Bu isimlerin içinde fizikçi olanların ise ‘utangaç materyalist’ yönlerini göstererek onların buna rağmen idealizmden niye kurtulamadıklarını açıkça gösterdi. Bunların yanında Feuerbach, Dühring, J. Dietzgen gibi materyalist filozoflardaki idealist sapmaları da düzeltti, tabi özellikle Engels’e atıfta bulunarak. Lenin kitap boyunca her fırsatta şunun altını özellikle çiziyor; idealizm burjuvazinin resmi felsefesidir. İnancılığın incelmiş, işlenmiş biçimidir. İdealistler için söyledikleri ise Lenin’in polemikçi yanını ortaya koyduğu gibi kitabını da zevkli hale getiriyor. Örnek verecek olursak; polis çavuşu, şarlatan, beyinsiz, resmi filozof, incelmiş Marksizm kalpazanı, bilimsel papazlık zanaatkârı, inancılığın diplomalı uşakları, sulandırılmış papaz, tanrıbilimcilerin tezgâhtarı vb… Bir Marksist için emek-sermaye çelişkisi sadece akademik egzersiz olarak akılda tutulan gerçek değildir. Doğal olarak Lenin felsefedeki bu çekişmeyle ilgili, temel çelişkiyi merkeze alarak değerlendirme yapıyordu. Onun sözleriyle aktaracak olursam, kitabın 401.sayfasında bu husus şöyle belirtiliyor:
Felsefedeki yanların mücadelesinin son tahlilde modern toplumdaki düşman sınıfların eğilim ve ideolojilerini yansıtan bir mücadele olduğunun gözden kaçırılmaması gerekir…
Bugün, dün olduğundan daha nettir ki; idealizm ve ampiryokritisizm tarihsel materyalizme karşı inancılığın saldırısının elinde bir silahtır, burjuvazinin silahlarıdır. Bugün daha nettir çünkü Lenin bu kitabı yazdığında sosyalist pratik deneyimi henüz yoktu, fakat daha sonra dünya bu pratiklere sahne olunca bu tür idealist yaklaşımların hangi saflarda ne kadar çirkinleşebildiklerini yaşayarak gördük. Özellikle Sovyetler Birliği’nin çözülüşü sonrası saldırının çırılçıplak olduğu bu postmodern zamanda… Günümüzde postmodern rüzgâr ile birlikte bilime saldırının gizli hiçbir tarafı kalmamıştır. Aklın yıkıldığı ve teorilerin öldüğü yalanının çığırtkanlığı açıkça yapılmaktadır. Peki teori nasıl bir şey ki ölsün? Kitabın 294. sayfasından Lenin’i dinleyelim: “ Teori bir yansıma olarak, nesnel gerçekliğin yaklaşık bir kopyasıdır.” Yani teoriyi reddeden, nesnel gerçekliği reddetmiş demektir. Sanki yeni bir şeymiş gibi, binlerce yılın mücadelesinin ( materyalizm-idealizm) gerici safını (idealizm) demokrasi sosuyla süsleyerek önümüze servis ediyorlar. Bunun günümüzdeki adı liberal terördür. Bu akla ve bilime karşı burjuvazinin terörüdür. Atomun içinde devinen sonsuz ve tükenmez elektron bizim yanımızdadır, evrim tüm açıklığıyla bizim yanımızdadır, mesele bu doğrularımıza işçi sınıfı ile kütle giydirerek maddi bir güç haline getirmek ve ‘Selam Olsun Türkiye’nin ve Dünyanın Aydınlık Geleceğine’ diyebilmektir.
