| 14 Ağustos 2008
Peygamberin Son Beş Günü Tahsin Yücel’in okuduğum ilk kitabı. Tahsin Yücel adının yanında ilk kitap sözü biraz şaşırtıcı gelebilir. Ancak, benim gibi genç kuşaklar Tahsin Yücel adını 2006 yılında çıkan Gökdelen romanı ile duydu; diğer kitaplarıyla ise Can Yayınları'nın yeni basımları ile tanıştı. O nedenle, 1933 doğumlu ve yıllarını yazıya vermiş bir yazarla bu kadar geç tanışmam bana özgü bir durum değil; en doğru ifadeyle bizim kuşağa özgü bir durum.
Durumun kendisi Peygamberin Son Beş Günü’nü okudukça aklımı daha da kurcalayan bir hal aldı. Az çok iyi bir okuyucu olduğunu düşünen ve memlekette roman yazılmıyor mu artık diyerek romancı arayışına giren ben bile Tahsin Yücel adını çok geç duymuştum. İlginç bir yazardı Tahsin Yücel; bir derdi olduğu ilk sayfalardan belli oluyordu. Okuyucuyu bir kurmaca anlatının değil bir kuşağın yaşamının içine sokmaya ve bunun için algımızı sürekli açık tutmaya çalışıyordu. Oysa bir derdin kuşattığı bu yazarı derdinin anlaşılmasını istediği kuşaklar bilmiyor; okumuyor ve daha da garibi ölü bir yazar olarak görüyordu.
Kitap boyunca beni yalnız bırakmayan bu sorunsal Nâzım Hikmet ile özdeşleştirdiğim ancak daha ötesini merak etmediğim 40’lı yılların yaşam öyküsü ile buluştukça daha da derinleşti. Türkiye’de kuşaklar arası ilişkinin ve aktarımın bir gelenek yaratmaya izin vermeyecek şekilde kesintili bir tarihi olduğunu düşündüm. Sanki önceki kuşaklar hiç yaşamamış gibiydi. Her şey bizimle başlıyor ve bizimle bitiyordu. Amerika’yı sürekli yeniden keşfetmek zorunda kalan yeni kuşaklar ilk gençlik heyecan ve hezeyanları ile yeniyi kurmaya yöneliyor; geçmişi yok sayıyor ancak akıl almaz bir hızla kendileri geçmiş oluyordu.
Bu sorunsal beni Peygamber’in kuşağı ile buluşturdu. 40’lı yıllarda şiir yazmaya başlayan ve devrimi yazılan şiir ile yaklaştıracağını düşünen bir kuşağın ozanı idi Peygamber. Das Kapital’i en iyi teorisyenden, en iyi politikacıdan daha iyi anlatan dizelerin şairi Rahmi Sönmez, görülecek “güneşli güzel günlerin” habercisi bir mesih gibi almıştı Peygamber adını. Ozanlığı kendisinden sonra gelen kuşakların tersine ne hapis yatılan yıllarla ne dergi editörlükleri ile ölçülüyordu; onun sorunu ölçü sorunu değildi. Bir kadın sevmişti; Feride’yi sevmişti. Devrim ve mücadele bir kadında, Feride’de cisimleşmişti onun için. O kadınla birlikte mücadele etmeyi ve hayatı kurmayı seçmişti sadece. Belki de hayatında aldığı tek büyük karar da buydu. Onun dışında ne destansı ne öykünesi bir hayatı olmuştu. Basit senin benim gibi bir insandı Peygamber; sadece doğru bildiği bir şeye inanmış ve onu sevgiyle kurmaya odaklanmıştı. Şiirini güzel ve büyük kılan da buydu.
Peygamber içine doğduğu, olgunlaştığı 40’lı yılların çocuğuydu. Çoğu kuşak romanından farklı olarak Tahsin Yücel Peygamber’i ve kuşağını içine doğduğu yıllarla sınırlı tutan bir anlatımı tercih etmemişti. Bir kuşağın anlaşılabilmesi için onları kuşaklaştıran yılların şiirsel anlatımıyla sınırlı kalınamayacağını; 40’lı yıllarda yaratılan yaşamların ileriki yıllar karşısında nasıl bir tavır aldıklarının da anlatılması gerektiğini düşünmüş olmalı. Hatta insanın asıl sorgulamalarının yarattığını düşündüğü yaşamın ileriki yıllarla sınanarak başlayacağını da biliyor olmalı Tahsin Yücel. Ve böylesi bir anlatımı şüphesiz kuşakların nasıl yitip gittiğini anlatabilmek için tercih etmiş olmalı. Böylelikle Peygamber’in hayatı tek bir kişinin değil bir kuşağın yaşam öyküsünü aktarmaya başlıyor bize.
Peygamber’in son beş gününde yoğunlaşan sorgulamalar yaşandı sanıldığı halde yaşanmamışın, ileriye gittiği düşünüldüğü halde geriye gidenin açığa çıkarılmasını sağlıyor. Tahsin Yücel bu romanıyla hem bir kuşağı hem de bu kuşakla birlikte başlayan devrimci mücadeleyi, varlığını her daim koruyan bu ikilikler üzerinden resmetmeye ve geleceğe ışık tutmaya çalışıyor. Bir kuşağın derdini bizimle paylaşmaya çalışan Yücel, bu dert belki biraz da sizin derdiniz demeye getiriyor. Bu nedenle, Peygamberin Son Beş Günü bizim gibi genç kuşaklar tarafından da sabırla okunmayı hakkeden bir roman özelliği taşıyor.
40’ların genç devrimcileri daha 40’lı yıllar bitmeden rüyadan uyanmaya başlıyorlar. 50’ler, 60’lar, 70’ler ve 80’ler hızla 40’lı yılları takip ediyor. Zaman hızla akarken 50’li, 60’lı, 70’li ve hatta 80’li yılları bir romana sığdırmayı başaran Tahsin Yücel, bütün bu yılları 40’ların algısı ile anlamaya çalışanları anlatıyor. Bu insanlardan kimisi rotasını değiştiriyor; kimisi acılarından yeni bir hayat yaratmanın yolunu tutuyor; bir çoğu ise silinip gidiyor. İşte Peygamberin Son Beş Günü bu silinip gidenlerin romanı. Kimin daha iyi, daha akıllı, daha yetenekli olduğuna bakmadan, insana kendini hissettirmeden silip geçiyor zaman. Silinip gitme durumu varken yok olma, geçmiş varlığı ile bugünkü arasında sürekli bölünme üzerine kurulu. Bu nedenle kitap boyunca Rahmi Sönmez sürekli Peygamber’in arkasından koşmak; onun kendisi olduğunu anlatmak için çırpınmak zorunda kalıyor. Ancak, mesafe kapanmak yerine zaman ilerledikçe açılıyor. Yıllar algıları, mücadeleyi, mücadelenin insanını değiştirdikçe Rahmi Sönmez ile Peygamber arasındaki açı büyüyor. Rahmi Sönmez’in algısındaki yaşam ile gerçek yaşamı birbirinden giderek kopmaya başlıyor.
Tahsin Yücel’in bu kuşak romanını bir devrimcinin gözünden anlatması, Peygamber’in zaman içinde başlayan sorgulamalarına başka bir boyut daha katıyor. Tahsin Yücel bir devrimcinin bu süreci nasıl algıladığıyla ve bu algı çerçevesinde devrimci mücadelenin nasıl bir seyir izlediğiyle ilgileniyor daha çok. Bu seyir içinde Peygamber’in temel sorunsalı şu: “insanlık ilerliyor mu geriliyor mu?” Verilen mücadelenin, kayıpların ve yaşanan hızlı değişimin içinde Peygamber hep bu sorunun cevabını arıyor. Peygamber’in aklına kazınan “devrimcidir, bir kavganın adsız neferidir, ölen babasından ileri doğacak çocuğundan geridir” sözleri mücadelenin gerçekliğine çarparak sürekli kendi içinde kırılmalar yaşıyor. Tahsin Yücel de bu kırılmalar üzerinden ilerleme kavramına duyulan koşulsuz inancı sorgulamaya başlıyor. Hızlı değişmenin bir ilerleme olup olmadığını sorguluyor; 80’lere geldiğinde insanlık ilerledi mi geriledi mi bilmiyorum ama galiba bizim ülkemiz geriliyor diye düşünmeye başlıyor.
