| 04 Eylül 2008
Masumiyet Müzesi kitapçıların yeni çıkanlar bölümünde, çok satacağının bir göstergesi olarak da okuyabileceğimiz bir şekilde, onlarcası üst üste yığılmış bir şekilde yerini aldı. Bu yer alış, yayınevinin kendisi için yazdığı yaşam öyküsündeki ifadeyi kullanacak olursak, “Nobel Edebiyat Ödülü’nü alarak bu ödülü kazanan tek Türk” olan Orhan Pamuk’a verilen yoğun medya desteğiyle (örneğin Banu Güven’in NTV için yaptığı röportaj veya Radikal’in manşeti) ve reklam kampanyasıyla birlikte gerçekleşti ve albenili kapağı ile Masumiyet Müzesi anında bir popüler kültür nesnesi haline geliverdi.Kitabın bir “edebiyat olayı” ve böylelikle de “gösteri”nin bir parçası haline getirilişinin gölgesinde üstelik de yayınlanışının üzerinden daha bir hafta geçmemişken “soğukkanlı” bir değerlendirme yapmak mümkün mü? “Olay”ın dışında kalındığı sürece evet diye yanıtlayabiliriz bu soruyu ve kitaba geçebiliriz.
Masumiyet Müzesi sahiden de bir aşk romanı. Kemal’in Füsun’a duyduğu tutkulu, hatta hastalıklı ve bir o kadar da hüzünlü ve masum bir aşkın öyküsünü anlatıyor Pamuk. Üstelik bunu çok da başarılı bir şekilde yapıyor. Aşkın bir nedeni olmadığını daha baştan kabul ederek, Kemal’in aşkı nedeniyle yaptıklarını anlamaya ya da açıklamaya çalışmaksızın, gözümüzde haklı kılmaya ya da mahkûm etmeye kalkışmaksızın anlatıyor bu hüzünlü aşk hikâyesini.
Kemal’in anlatıcı olarak seçilmesi nedeniyle ilk ağızdan dinlediğimiz bu hikâyede, Pamuk âşık bir erkeğin yapabileceklerinin sınırını, kendisiyle olan kavgasını, aşk söz konusu olduğunda gururun hiç de önemli olmayabileceğini, aşk acısını dindirebilmek için en olur olmadık şeylerin denenebileceğini, bekleyişi, sabretmeyi, kırgınlığı, kıskançlığı, tek bir sözcükten ya da tek bir bakıştan çıkarılan derin anlamları, inadı, inceliği ve elbette ki masumiyeti uzun uzun anlatıyor. Bu anlatıya, Kemal’in Masumiyet Müzesi’nde sergilemek için topladığı ve ona sevdiği kadını hatırlatan biblolar, saç tokaları, giysiler, bir tek küpe, sinema biletleri, gazoz şişeleri, tuzluklar, yüksükler, makaralar ve fotoğraflar eşlik ediyor.
Fonda ise 1970’ler Türkiyesi, daha doğrusu İstanbulu var. Pamuk, İstanbul burjuvazisinin kadın erkek ilişkilerine, evliliğe, bekârete, cinselliğe bakışını, bu bakışın modernleşememiş bir ülkenin sıradan insanlarının bakışından pek de farklı olmadığını, hatta muhafazakâr bir karakter taşıdığını “içerden” bir gözlemci olarak anlatıyor; içerden çünkü Pamuk 1970’leri anlatırken gençlik yıllarının geçtiği “muhit”i betimliyor esas olarak. Modernlikle cinsel özgürlük arasında kurduğu doğrusal ilişki sosyolojik açıdan sorunlu olsa da; bu, gözlem ve betimlemelerinin gerçekçiliğini etkilemiyor. Dolayısıyla “masalsı” bir aşk, çok “gerçekçi” bir evrende yaşanıyor.
Şöyle söyleyebiliriz o halde: Sadece ve sadece bir roman okuyucusu olarak okuduğunuzda, hüzünlü ve bir o kadar tutkulu bir aşkın yıllar içerisinde akıp gidişine kendinizi bırakmak istediğinizde, yani başka şeylere çok da takılmayarak sadece ve sadece hikâyeye odaklandığınızda çok sevebileceğiniz bir kitap Masumiyet Müzesi.
Peki ya bir kitabı okurken başka şeylere de, örneğin yazarın yazarlığını nasıl anlamlandırdığına, dili nasıl kullandığına, politik tavrına, kim için, ne gibi kaygılarla yazdığına da bakıyorsak? İşte o zaman işler değişiyor, hikâyenin masumiyetine sığınmak bile yeterli olmayabiliyor.
Dil ile başlayalım. Kitabın tanıtım kampanyası olarak seçilen ilk cümlenin; yani “hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum”un ardından, öyle bir cümle geliyor ki, üniversite giriş sınavlarında anlatım bozukluğu sorusu olarak rahatlıkla sorulabilir. Şöyle diyor kahramanımız: “Bilseydim bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka bir şekilde gelişebilir miydi?” Bir basım hatası değil söz konusu olan, açıkça yanlış bir Türkçeyle kurulmuş olan bir cümle var ortada. Benzer hatalar, hikâyeden keyif almak için tek tek altlarını çizmeyi tercih etmesem de, kitabın ilerleyen sayfalarında da sürüp gidiyor. Yaklaşık on yıldır bir proje olarak var olan, yedi yıldır ise yazılan bir romandan ve Nobel ödüllü bir sanatçıdan düzgün bir Türkçe beklemek hakkımız değil mi?
Pamuk’un “nereye” yazdığı ile devam edelim. Tıpkı Kar’da olduğu gibi, Masumiyet Müzesi’nde de zaman zaman “dışarıya yazıyor olma kaygısı”ndan kurtulamıyor Pamuk. Daha yazarken romanlarının Türkçeden başka birçok dile çevrileceğini bilen Pamuk’un satırlarına çevirinin kokusu, metin henüz çevrilmemişken dahi sinmiş oluyor. “Ülkenin tek televizyon kanalı olan TRT” ya da “12 Eylül 1980’de yeni bir askeri darbe oldu” gibi cümleler çeviri kaygısı ile kuruluyor. Pamuk’un hayat hikâyesinin anlatıldığı satırlar bile böyle. Yoksa Türkçe ve Türkiye’de yaşayan insanlar için yazılmış bir metinde “1990’ların ortasından itibaren Pamuk, insan hakları ve düşünce özgürlüğü konularında yazdığı makalelerle Türkiye devletine karşı eleştirel bir tavır takındı” şeklinde sanki bir ABD gazetesinden alıntılanmış gibi duran cümleler kurmak mümkün olabilir miydi?
Pamuk, kuşkusuz bir siyasi roman yazmamış, bundan özellikle kaçınmış ama 1970’leri anlattığı bir romanda, konu “İstanbul burjuvazisine mensup bir gencin hüzünlü aşkı” bile olsa siyasetin kendisine en fazla “Soğuk Savaş’ın bir uzantısı olarak İstanbul sokaklarında birbirlerini vuran inançlı milliyetçilerle inançlı komünistlerin çatışması” cümlesindeki gibi yer bulması, Pamuk’un dönemin ruhunu bütün veçheleriyle yansıtmak ve özellikle batılı okura bilmediği bir zamanın ve mekânın kapılarını açmak çabasını eksikli hale getiriyor. Olan biten Kemal’in gözünden aktarıldığı için, 30 yaşındaki bir burjuvanın yaşadığı dönemi bu şekilde algıladığı düşünülebilir ama mesele bu değil. Mesele Kemal’in neyi nasıl gördüğünden ziyade, siyasetin Kemal’in evrenine sızmaması imkânsız olduğu halde Pamuk’un bilinçli çabasıyla neredeyse sızamaması. Örneğin Kemal’in yakın çevresinden, akraba ya da arkadaşlarının arasından hiç kimse politik bir olaya bulaşmıyor, herhangi bir burjuva genci “modaya uymak için bile olsa” solcu olmayı düşünmüyor, Kemallerinki de dâhil hiçbir fabrikada işçiler grev yapmıyor, sokağa çıkmıyor, öğrenci eylemleri, fabrika işgalleri, mitingler ve katliamlar fonda dahi olsa, dönemin ruhunu daha iyi anlayabilmek için dahi olsa, yer almıyor. Hal böyle olunca da siyaset Masumiyet Müzesi’nde “sokakta birbirini kurşunlayan milliyetçilerle komünistler”den öteye kendisine bir yer bulamıyor. Oysa bu ülkenin ve bu toplumun masumiyetini yitirişinde o dönem ve sonrasında Türkiye solunun ve Türkiye toplumunun üzerinden bir silindirle geçilmesinin çok büyük etkisi bulunuyor.
Bitirirken, şimdilik kimsenin fark etmediği bir hatadan bahsedelim. Pamuk 466. sayfada 1983 yılında “kültür sanat kanalı TRT 2’de” Kemal’le Füsun’a bir Grace Kelly filmi izletiyor. Oysa TRT 2 1986’da yayına geçmiş bir kanal ve kültür sanat kanalı haline gelişi ise 1990’lara tekabül ediyor.
Şöyle mi demeli Masumiyet Müzesi için? O hüzünlü hikâye dışındaki her şeye, yazar da dâhil, gözünüzü kapayın, seveceksiniz.
