| 13 Eylül 2008
“2000 yılındaki seçimler...Anayasa Mahkemesi’nin kararından sonra...protestolar...büyük kentlerde ayaklanmalar...Seçmenler Kurulu’nu lağvetme girişimi...yasa taslağının Kongre’de reddedilmesi...New York Büyükşehir Belediye Başkanı ile belde belediye başkanlarının liderliğinde yeni bir hareket...2003’te eyalet yasasıyla kabul edilen Birleşik Devletler’den ayrılma kararı...Federal birlikler Albany, Buffalo, Syracuse, Rochester’a saldırıyor...New York bombalanıyor, seksen bin ölü...ama hareket yaygınlaşıyor...2004’te Maine, New Hampshire, Vermont, Massachusetts, Connecticut, New Jersey ve Pennsylvania, New York’un yanında Amerika Bağımsız Devletleri’ne katılıyorlar...aynı yılın sonlarına doğru California, Oregon ve Washington da Pacifica adını verdikleri kendi cumhuriyetlerini kurmak için Birleşik Devletler’den ayrılıyorlar...2005’te Ohio, Michigan, İllinois, Wisconsin ve Minnesota, Bağımsız Devletler’e katılıyorlar...Avrupa Birliği yeni ülkeyi tanıyor...diplomatik ilişkiler kuruluyor...sonra Meksika...sonra Orta ve Güney Amerika ülkeleri yeni ülkeyi tanıyıp diplomatik ilişki kuruyorlar...Onları Rusya, ardından Japonya izliyor... Bu arada çarpışmalar bütün şiddetiyle devam ediyor, ölü sayısı sürekli artıyor... Federaller BM kararlarını görmezden geliyorlar, ancak her iki taraftaki herkes için ölüm demek olan nükleer silahlar şu ana kadar kullanılmıyor.”Hayır, bu senaryoyu Paul Auster yazmıyor, onu yazan başka biri: eşini bir süre önce yitirmiş, geceleri uyuyamadığı için hasta yatağında karanlığı dinleyen ve zihninde öyküler kurgulayan 72 yaşındaki eski kitap eleştirmeni August Brill. Kocasından ayrılan kızı ve sevgilisi Irak’ta direnişçiler tarafından öldürülen torunu ile birlikte yaşayan “karanlıktaki adam” savaşın bitmesi için Brick’i görevlendiyor öyküsünde. Eğer Brick bu savaşı başlatan kişiyi, daha doğrusu kafasında başlatan ve devam ettiren kişiyi, yani Brill’i öldürürse savaş bitecek.
Romanın sırlarını ifşa edip oyunbozanlık yaptığım sanılmasın sakın. İç savaş Auster için “Karanlıktaki Adam”ın esas meselesini, esas derdini oluşturmuyor. Auster, Brill’e bir iç savaş tahayyül ettirerek bir anlığına da olsa Amerikalıları uyarmak istemiş sadece, iç savaşa dair öykünün bir süre sonra yerini başka bir öyküye Brill’in ve çevresindekilerin öyküsüne bırakmasının nedeni de bu olsa gerek. Auster, bir savaş romanı yazmamış, bir kara ütopya da değil onunki, kendi kapalı dünyalarında, savaşın, ölümün ve şiddetin kendilerini hiç bulmayacağını düşünen Amerikan toplumuna, 11 Eylül’ün üzerinden çok da zaman geçmediğini ve halen Afganistan ile Irak’ta insanların öldüğünü hatırlatmak, zihinlerinde savaşın nasıl bir şey olabileceğine dair bir fikir uyandırmak.
Auster’in asıl derdi Brill’le; yaşlı, hasta ve kederli bir insan olarak Brill’le. Kızı Miriam ve torunu Katya ile birlikte bir yas evinde yaşıyorlar uzunca bir süredir. Miriam beş yıl önce kocasından boşanmış ve Katya’nın sevgilisi Titus kamyon şoförlüğü için gittiği Irak’tan bir daha dönememiş. Dede torun saatler boyunca film izliyorlar, filmler üzerine sohbet ediyorlar, filmlerin anlattıkları insan öyküleri üzerine kafa yoruyorlar, kendi gerçekliklerinden, kendi yaslarından bir anlığına da olsa kaçabilmek için yapıyorlar bunu. Katya da dedesi gibi uyuyamıyor geceleri, kimi geceler dedesinin odasına gidiyor. Karanlığın içinde konuşuyorlar, Katya büyükannesini, Sonia’yı dinlemek istiyor hep, nasıl tanıştıklarını, ilk kez nasıl öpüştüklerini, evliliklerini ve ayrılıklarını. Brill, dürüstçe anlatıyor; karısını nasıl sevdiğini, sonra aralarına giren mesafeyi, başka kadınlara olan ilgisini, başka bir kadına büyük bir tutkuyla âşık oluşunu, kadının onu terk edişini, karısına tekrar dönüşünü, hepsini anlatıyor.
“Uçsuz bucaksız Amerika kırsalının bir beyaz gecesinde daha, dünyayı kafamın içinde döndürerek yeni bir uykusuzluk nöbetiyle boğuşurken karanlıkta tek başınayım” diyen ve gece bitsin de bir an önce sabah olsun diye kendi kendine öyküler anlatan Brill, o kederli ihtiyar, nihayet şafak sökerken ve Katya yanına kıvrılmış uyurken şöyle fısıldıyor yeni doğan güne:
“Yerdeki çalar saatin tiktaklarını duyuyorum. Sonunda acaba uyuyabilir miyim diye saatlerdir ilk kez gözlerimi yumuyorum. Katya kıpırdıyor, hafifçe inliyor, sonra yan dönüyor. Elimi sırtına koyup birkaç saniye okşamayı düşünüyorum, sonra vazgeçiyorum. Uyku bu evde öyle ender görülen bir şey ki, Katya’yı rahatsız etmek istemiyorum. Görünmeyen yıldızlar, görünmeyen gökyüzü, görünmeyen dünya. Sonia’nın ellerini tuşların üzerinde görüyorum. Haydn’dan bir parça çalıyor, ama hiçbir şey duymuyorum, notaların sesi çıkmıyor, sonra Sonia taburede dönüyor ve Miriam onun kollarına atılıyor. Üç yaşında bir Miriam, uzak geçmişten bir görüntü, belki gerçek, belki hayal, aradaki farkı artık kestiremiyorum. Gerçekle hayal edilen, bir oluyor. Düşünceler gerçek, gerçek olmayan şeylerin düşüncesi bile gerçek. Görünmeyen yıldızlar, görünmeyen gökyüzü. Soluğumun sesi, Katya’nın soluğunun sesi. Yatağın yanına diz çöküp okunan dualar, çocukluğun ritüelleri, çocukluğun çekim gücü. Ya uyanmadan ölürsem. Nasıl da çabuk geçiyor. Dün çocuktum, bugün yaşlı bir adam; o zamandan bugüne kalp kaç kez çarptı, kaç kez soluk alınıp verildi, kaç sözcük söylendi ve kaç sözcük dinlendi. Dokunun bana, biriniz bana dokunsun. Elinizi yüzüme koyup benimle konuşun...”
Hüzünlü bir öykü anlatıyor Auster, güzel anlatıyor.
