| 11 Şubat 2009
“Çocukların çocuk, yaz tatillerinin yaz tatili, pazarların pazar olduğu zamanlar artık kimselerin hatırlamadığı uzak bir ülkenin geçmişine ait gibiydi. Naylon poşetsiz bir homo sapiens tanımı mümkün görünmüyordu. Mevsimler, beklenen aylar, düşen cemreler yerlerini soğuklara, sıcaklara ve en kötüsü de toprak kokusu olmayan bir yağmura bırakmıştı. Yani kimse artık ‘pencereyi aç da toprak kokusu gelsin’ demiyordu. Yüzlerinde tuhaf, her şeyi kanıksamış, anonim bir mutsuzlukla yürüyen bir kalabalığın doldurduğu Ankara Garı’nın elinden kavuşanların sevinci, ayrılanların hüznü alınalı yıllar olmuş, aklında Ümit Yaşar’ın dizeleri nereye gideceği belli olmayan delikanlıların, eteğini bir santim kısaltsın mı kısaltmasın mı diye uzun uzun düşünen genç kızların, çanak çömlek patlatan çocukların, yüzleri değiştirilen koltukların, muşambalı mutfak masalarının, troleybüslerin ve dahası ikindi çaresizliklerinin ve aşkların üzerinden önce darbeler, sonra formika masalar, sonra megafonlar, sonra körüklüler, sonra kolej sınavları, sonra evde, durdukları yerde büyüyen hormonlu domatesler, sonra multi-vitamin hapları ve nihayet cep telefonları geçmişlerdi. Satır altları çizile çizile dikkatle okunan kitapların bilinen hayatları kimbilir hangi bodrumda, hangi yurt dolabının arkasında, hangi ormanda, hangi banyo termosifonunda son bulmuş, altları çizilen satırlar ise yurttaşlık bilgisi derslerinin, İç Anadolu bölgesinin tarım ürünlerinin, mitoz bölünmelerin, Paul Mauriat orkestrasının ve son yıllarda da Meg Ryan’lı filmlerin gittiği hafızanın talihsiz, karanlık köşelerinde kaderlerine ve can sıkıntılarına terk edilmişlerdi. Ucuz bilgelikler, Leo Buscaglia’lar, mutluluğu yakalamalar, frekansları tutmamalar, vizyonlar, aklın ve dilin yerini alırken hayatın Feng Shui’si, konkav pakua aynaları ile kurşun döktürüp bardak çektiren ve nazar boncukları ile hayatını idame ettirmeye çalışan insanların küreselleşmeye açılan kapısı olmuştu.”Şükran Yiğit’in “Ankara, Mon Amour”unun kahramanlarından Ömer, bir aşkı gömdükten ve çekip gittikten sonra, günün birinde çıkıp geri döndüğünde ülkesine böyle düşünüyor işte. 12 Eylül’ün hemen öncesinde bırakıp gittiği o ülke, döndüğünde gördüğü ülke değil çünkü.
Yiğit 60’ların sonundaki Ankara’yı anlatıyor önce, iki küçük arkadaşı Suna’yla Emel’i, Emel’in annesi Gülay’a aşık olan Suna’nın dayısı Ömer’i, herkesin birbirini tanıdığı mahalleleri, huzurla iç sıkıntısının birbirine karıştığı uzun yaz öğleden sonralarını, çoktan unutulmuş çocuk oyunlarını, eski Türk filmlerini, troleybüsle ailecek Gençlik Parkı’na gitmeyi...
Sonra 70’lerin sonuna geçiyor, darbenin hemen öncesine. Mülkiye ve ODTÜ öğrencilerinin Sakarya Caddesi’ndeki korsan eylemlerini, Grundrisse’yi, Anti-Dühring’i, Nisan Tezleri’ni, İngiliz Dili ve Edebiyatını, yıllar sonra yeniden karşılaşan Suna’yla Emel’i, geçmişe gömdüklerini sandıkları anılarının bir yerlerden çıkıp geliverişini anlatıyor.
Gülay’ın Ömer’den önceki ve Ömer’in Gülay’dan sonraki hayatının anlamsızlığını, Paris’te, geçmişini bir gölge gibi sırtında taşıyan Ömer’in, otuz yıldır hiç gelmeyecek birini bekleyen ihtiyar Yahudi komşu Madam Litvak’la, “Beklemek her geçen gün, her geçen ay ve hatta her geçen yıldan sonra daha da kolaylaşır. En zor geçen ilk altı aydır. Özlem vardır çünkü. Bir yıl sonra iş işten geçti sanılır, özlem yerini yavaş yavaş öfkeye bırakmaya başlasa da ikisi arasında gider gelir insan, en çok da onurunun kırıldığını düşünür. Sonra özlem ve öfkenin üzerine bir küskünlük bulutu gelip çöker. Yağmuru beklemeye başlarsınız, bir yağsa her şey yeniden başlayacaktır ama yağmaz o yağmur. Bir yıl, beş yıl, on yıl.. Bir de bakarsınız ki beklemek bir din bir ibadet olmuştur, sanki onunla doğmuş gibisinizdir, adınız kadar size aittir” diyen beklemeler ustası Madam Litvak’la paylaştıkları mürteci hüznünü...
Geçmişte kalan güzel günlere dair bir roman Ankara Mon Amour ve ince bir su gibi akıp gidiyor, yitirilen masumiyete yakılan çok içli; lâkin usulca, kırıp dökmeden dillendirilen bir ağıt gibi...
