Son Yorumlar

(4 değerlendirmenin ortalaması: 4.25)
kizil-ile-karaSuskun “entelektüel kesim üzerindeki jakobenizm hayaleti”ne destek vererek;

Sanki varmışlar gibi onları bildiğimiz, tanıdığımız nice kahramanlar yaşıyor zihnimizde. Pek çoğunun kişiliklerini o kadar iyi biliyoruz ki bir durum karşısında, acaba ne yapardı, diye sorunca cevaplar verebiliyoruz. Nasıl sevdiklerini, nasıl kızdıklarını, nasıl ümit ettiklerini ve düş kırıklıkları ile nasıl baş edip toplumla çatıştıklarını biliyoruz. Edebiyatın kahramanlarından, kalemlerimizin tanrıcılık oynamasının ürünü dostlardan bahsediyorum. Dostoyevski'nin Raskolnikov'u, Turgenyev'in Bazarov'u, Goethe'nin Faust'u ve Genç Werther'i, Gorki'nin Ana'sı Pavel'i, Alexandre Dumas'ın Edmon Dantes'i, Tolstoy'un Anna Karenina'sı, Victor Hugo'nun Jan Valjean'ı, Jack London'ın Martin Eden'ı, Agatha Christie'nin Poirot'u, Shakespeare'in Hamlet'i, Balzac'ın Goriot Baba'sı, Gogol'ün Deli'si, Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf'u, Yaşar Kemal'in İnce Memed'i, Orhan Kemal'in Murtaza'sı, Edip Cansever'in Çağrılmayan Yakup'u, Nazım Hikmet'in Beyazıt Meydanındaki Ölüsü, Nietzsche'in Zerdüşt'ü... Sadece adını verebileceğimiz kahramanlar olmalarına da gerek yok aslında; Maria Remarque'nin Garp Cephesinde savaşan askerleri, John Steinbeck'in kavgası bitmeyen kavgacı işçileri ve daha yüzlercesi... Ben bunlar arasından Julien Sorel'i anlatıyorum.

Kimdir Julien Sorel diye sorunca şu cevabı verebiliyorum: Istırap çeken bir yükselme tutkusu ile her gün içinde fırtınalar esen, zeka ve iktidar konusunda gözünün yükseklerde olması sebebiyle ruhunu altüst eden tutku dalgaları olan, hayal gücü geniş, kanlı olayların hikayesini seven, Napoleon'un anılarını ve Rousseau'nun Confessions'unu okuyarak kendinden geçen, tezcanlı ve hırslı, çabuk incinen yüksek gurur sahibi, tutkularının yarattığı körlük ile güzelliğe ve zarifliğe karşı duygusuzluk gösterebilen, kendini şaşırtan güzelliklere doyamayan, ilk tanıştığı insanları olduklarından fazla akıllı varsayıp onları düşman olarak gören, her şeyden şüphe eden, ruhu havalarda uçsa da suskunluğunun ağır bastığı, soylulara karşı içinden kin ve tiksinti duyup onları aşağılayan, istediğini elde etme enerjisini kendini aşağı görüp incinen gururunu harekete geçirerek sağlayan, görev olarak saptadığı şeylere tüm benliği ile bağlanan ve yapacağım dediği şeyi yapan, aklından her geçirdiği şeye olmuş bitmiş gibi bakan, kendine hükmedebilen, bu hükmetmeyi az bulup zaman zaman duygusallığından kurtulmak isteyen, kimi zamanlar kendini beğenmekle yönünü şaşıran, iki yüzlü olduğunu kendine söyleyebilen ve bundan acı duyan, kalbi aşktan çarparken bile mutluluğunda aşktan çok gurur olan, böylesine gururu ve yükselme tutkusu olsa dahi ölüme korkusuzca gidebilen ve giderken ölümü değil de nasıl göründüğünü düşünen, ölümle karşılaşınca böyle biri için bize tuhaf gelebilecek bir kabullenişe bürünebilen, din ve latince bilgisi ile papaz gibi dursa da hıristiyanlığın tanrısına inanmayıp Voltaire'nin tanrısını arayan, gökyüzünde yalnız başına uçan atmacayı kayalıklarda oturup yalnız başına coşkuyla saatlerce izleyen ve onun yalnızlığındaki iktidara imrenen, derin ve bilinmez tarafı ile kendisiyle tanışanları etkileyen, uçuk benizli ve sert bakışlı biridir o.  

Julien Sorel  o kadar böyledir ki, Stendhal onu; kendine hükmedebilme iradesine bakarak bir dahiye, ruhundaki fırtınalara ve coşmalara bakarak bir sanatçıya, kendini yüksek ve akıllı görmesine bakarak Goethe'nin Mefistofeles'ine ve yaşadığı ikilemlere bakarak, iyilik ve kötülükten birini seçmeye davet edilen Herakles'e benzetir. Bense onu sıradanlığı böylesine inatla reddetmesine bakarak Herakles'ten daha somut bir efsaneye; Büyük İskender'e, oldukça abartarak benzetiyorum.

Büyücü zihnimizle yarattığımız her şeyin daha sonra zihnimizden bağımsızlaşıp, biz ile bu bağımsız halinde ilişkiye girmesi durumunun örneğini roman kahramanlarında da yaşarız. Peki çevremizdeki pek çok insandan iyi tanıdığımız kahramanlardan biri olan Julien nerede, ne zaman, ne yaşamıştır?  

Julien Sorel'in hikayesi, 1815'te Napoleon Bonaparte'ın iktidarını kaybetmesi ile başlayan  Bourbon Hanedanı'nın egemenliğindeki  Restorasyon Dönemi'nin içinde, 1820'lerin Fransa'sında, Kral X. Charles'ın iktidarda olduğu anayasal krallık döneminde, Verrieres adındaki şirin bir kasabada başlar.
'
Stendhal'den öğreniyoruz ki o zamanlar Paris'te soylular arasında bir parçacık canlı düşünce  kabalık sayılmaktaydı. Ortada gelişmiş bir uygarlık vardı ama insanlar mutluluktan uzaktı.Yirmi yaşlarında bir delikanlı biraz soylu terbiyesi almışsa artık ruhunu kendi haline bırakamaz bir hale geliyordu ve aşk bu insanlar için sadece bir görev halini alıyordu. Paris'te sönük sözlere o kadar alışılmıştı ki  insanlar konuşurken yeni bir şey söylememeye özellikle dikkat ediyorlardı. Bu din konusunda dahi böyleydi, dinle ilgili kişisel bir düşünce soyluları rahatsız etmekteydi. Bu yüzden her kitabı düşman gören kilise ile birlikte soylular papaya sığınmışlardı. Soyluların bu ürkek ve uyarılmış hallerinin nedeni ise Robespierre'nin bir gün yeniden gelebileceğine dair duydukları endişeydi.

Küçük Verrieres kasabasında bir oduncunun oğlu olan Julien, babası ve kardeşleri tarafından sürekli azarlanan ve dövülen, çok sevdiği Napoleon'un anılarını gizli gizli okumak zorunda kalan bir genç olarak karşımıza çıkıyor. Tutku ile şöyle geçiriyordu içinden:

“Kimsesiz ve parasız bir subay olan Bonaparte kılıcıyla dünyanın efendisi oldu.”

Büyük biri olma isteği onu o kadar etkisine almıştı ki, bunun bir gün gerçekleşemeyebileceği düşüncesi ona acı vermekteydi. Tam bu sıralarda Verrieres belediye başkanı M. Renal adındaki kişi, sürekli mücadele ettiği o bölgenin dilenciler evi müdürü olan M.Valenod'a inat, çocuklarına dadı tutarak rakibinin bir adım önüne geçmek istiyordu. İşte bu dine ve krala aşırı bağlı olup jakobenlerden tiksinen M.Renal, Julien Sorel'i iyi latince ve İncil'i ezbere bilmesi nedeniyle dadı olarak seçmişti. Julien bunu bir fırsat bilmişti ve nefret ettiği soylular arasında yaşamaya başlamıştı. Sürekli aşağılandığını düşündüğü anlar oluyordu. Dadılık ettiği çocukların kendisini sevmelerini bile şöyle yorumluyordu:

“Bu çocuklar beni dün alınan bir köpeği okşadıkları gibi okşuyorlar.”

Kırılan gururunun verdiği sertlik ve ağırbaşlılık durumunda Julien'in gözlerindeki öfkeyi Stendhal şu benzetme ile açıklıyor:

“Böyle onurumuzun kırıldığı anlar yok mu, Robespierre gibi adamları yetiştiren işte o anlardır.”

Napoleon sevgisi ve hayalleri ile çelişse de, en büyük tutkusu olan yükselme arzusunun artık din yolu üzerinden soylular dünyasına kabul edilmek ile gerçekleşebileceğini  anlayan Julien bu iklemi acı bir şekilde yaşıyordu.

M. Renal'in eşi Madam de Renal ise pek çekingen ve günü gününe uymayan birisi olarak çıkıyor karşımıza. Önceleri çok zeki bulup acıdığı Julien'e daha sonra ısınmaya başlıyor ve hatta kısa bir süre sonra tek düşündüğü şey Julien oluyor. İlk önceleri soyluların sevgisinden dahi tiksinen Julien zamanla Madam de Renal'in güzelliğinin farkına varıyor, ondan etkileniyor. Fakat Julien'in bu ilk zamanlar hissettiği  aşk değil sadece zevk duygusuydu. Kadından ayrılıp odasına çekilince tekrar Napoleon'u okumaya başlıyordu.        

Büyük planları yüzünden hiçkimseyi içten sevmediğini ve hep ikiyüzlülükle hareket ettiğini fark etse de bu durumu kendine şöyle açıklıyordu:

“Nasıl olur! Ömrümün yedi, sekiz yılını alçakça kaybedeyim! Yirmiz sekiz yaşıma kadar bir şey yapmayayım! Bonaparte o yaşta en büyük işlerini görmüştü.”       

Bu duygular içinde Madam de Renal'e şu düşünceyle yaklaşıyordu:

“Bu kadını her ne pahasına olursa olsun elde etmeliyim.”    

Julien, elde etmeye çalıştığı kadına gün geçtikçe gerçekten aşık olsa da bu aşk bile yükselme hırsından kaynaklanıyordu. Hiçbir duygu bu yükselme arzusundan bağımsız olarak onu etkisine alamıyordu. Madam de Renal'in karşısına sevgisini göstermeyen ve kadınları kendine bağlamaya alışkın biri olarak çıkıyor fakat kadın birkaç sert söz edince de çocuklar gibi ağlamaya başlıyordu. Soylular için şöyle düşünmeye başlamıştı :

“Bu zengin sınıfın en korktuğu insanlar hiç şüphesiz, iyi bir eğitim aldıklarını gördükleri halde bir işe girmek için paraları olmayan gençlerdir. Onlarla çarpışmak için onlarınkiler gibi silahlarımız olsa bu soyluların hali ne olur?”

Çevresinden ise şöyle şeyler duyuyordu; eğer Robespierre bir gün tekrar gelecekse bu çok kitap okuyan ama insan evladı olmayan gençler yüzünden olacak.

Madam de Renal Julien'i deli gibi sevse de çocuğu Stanislav hastalandığında bunu, Julien'i çocuğundan çok sevdiği için tanrının bir cezası olarak görüp acılara boğuluyordu. Julien kadının bu acılı halini görse de kadın soylu olduğu için, acaba alaya mı alınıyorum, şüphesini kafasından silemiyordu.

Evin hizmetçisi Elisa fark ettiği bu aşkı M.Valenod'a, M.Valenod da zevkle rakibi M. Renal'e mektup ile bildirmişti. Madam de Reanal Julien'in başına bir şey gelmesin diye Julien'in evden kovulması konusunda kocasını ikna etmeyi başarmıştı fakat M. Renal eğer Julien'i kovarsa rakibi onu evine dadı alır diye kovmak yerine Besançon'a din okuluna göndermişti. Julien okul müdürü M. Pirard ve üç yüz yirmi bir arkadaşını düşman görerek kuralını bozmuyordu. Bundan rahatsızlık duyduğu oluyordu ve şöyle geçiriyordu içinden:

“Ne yapalım? Benim biricik silahım bu! Başka bir çağda dünyaya gelseydim düşman karşısında açıkça hareketlerimle ekmeğimi kazanırdım.”

Julien bu din okulu süresince düşünmeyen insan rolü oynamak zorunda kalsa da bunu başaramamıştı ve arkadaşları ona Martin Luther adını takmışlardı. Julien onların gözünde cehennemlik bir mantıkçıydı. Julien bazen onlara özeniyordu, onların rol yapmasına hiç gerek yoktu. Günler böyle geçerken Julien gün geldi arkadaşlarından dayak bile yedi. Ama büyük olma hayallerini hep korudu, 'ikinci tanrı' olan papa ile bile tanışma fırsatı buldu.

Soylular ve din adamları arasında geçirdiği zaman artık ona iyice öğretmişti ki yoksulluk ve soyluların gösterişi saç saça, baş başa bir dövüş halindeydi. Şöyle düşünüyordu Julien:

“İşte ereceğim o kirli  mutluluk...Ah Napoleon! Senin zamanında insanın, savaş tehlikesine göğüs gererek yüksek makamlara varması ne tatlı şeydi ama şimdi bir zavallının çektiği acıları alçakça arttırmaya razı olmak...”

Okulun müdürü olan M. Pirard aynı zamanda Paris'te dük olma yolunda ilerleyen Marti de La Mole adındaki soylunun avukatlığını da yapmaktaydı. M. Pirard'ın önerisi ile Julien  bu soylunun Paris'teki evine yardımcı olarak kabul edilmişti. Julien on dört aydır görüşmediği Madam de Renal'i Paris'e gitmeden son bir kez görmek istiyordu. Bunun için Verrieres'e gitti ve gece vakti Madam de Renal'in odasına merdivenle çıktı. Madam de Renal ona önce soğuk davrandı ise de Julien onu öpmeye başlayınca kadın duygularını daha fazla saklayamadı:

“Ölmek! Ah! Böyle iken ölmek!”

Julien ise böyle bir durumda şöyle düşünüyordu:

“Böyle bir kalpte saltanat sürmek şerefli şey doğrusu!”

Paris'e giderken, eğer papazların küstahlığı yüzünden Robespierre yeniden gelirse Madam de Renal'in çocuklarını korumalıyım, diye düşünüyordu. Ilımlı olmadığından ve dünya nimetlerini değersiz görmediğinden din ile uzlaşamıyordu ama bu çelişkiyi içinde saklıyordu. Onun kafasında  din, ikiyüzlülük ve para birleşmişti. Bir keresinde şöyle düşünmüştü Julien:

“Danton bu ortamda dünyaya gelse savcı yardımcısı bile olamaz. Belki de kendini rahiplere satardı. Çalmak ve satılmak gerekli mi?”

Julien'in bu yeni evindeki görevi M. de La Mole'nin mektuplarını yazmaktı. Evde Marki ile birlikte eşi, kızı Mathilde ve oğlu Kont Norbert yaşıyordu. Mathilde Julien hakkında şöyle düşünüyordu:

“Sanki kendini tanıtmak istemeyen bir kral oğlu”

Mathilde soyluluğunu çok önemseyen bir genç kız olsa da soyluların ruhunda olmayan cesaret ve düşünmek gibi şeylere de hayranlık besliyordu. Julien ise Mathilde'yi gün geçtikçe sevdi. Ondaki kraliçe tavrını sevdi, insanı hayran eden güzel elbiseler giydiği için sevdi, ondaki soyluluğa ihanet edebilecek hain duyguları sevdi, onun gizli gizli Voltaire okumasını sevdi. Mathilde kendini esneten aşklardan bıkmış bir edayla Julien'e aşık oldu. Julien bunu anlayınca bu soylu kızın etrafında dönüp duran soylu gençleri altettiği için gururlandı. Şöyle düşündü:

“Yağma yok! Hayat denilen bu bencillik çölünde herkes kendine bakmalı.”

Bir süreliğine gönderildiği Londra'da düşünür Philippe Vare ile tanıştı ve ondan şunu öğrendi;  diktatörlere en yakışan düşünce tanrı düşüncesidir. Daha sonra Paris'e dönünce jakoben devrimci Kont Altamira ile tanıştı. Tüm etkilenmişliği ile bir soylu olan Mathilde'ye şunu söyledi:

“Kısacası Matmazel, yeryüzünden bilgisizliği de, cahilliği de, cinayeti de kaldırmak isteyen bir adam fırtına gibi geçip önüne gelene kötülük etmeyi göze almalı mı?”

Soylular ile olan farkını ise şöyle özetler  hale gelmişti:

“İşte bu adamların bize karşı üstünlükleri; atalarının tarihi onları bayağı duyguların üstüne çıkarıyor, sürekli ne ile geçineceklerini düşünmek zorunda değiller...ekmeğimi alacak bin frank gelirim olmadığı için bütün ömrüm, ikiyüzlülükle geçiyor!”

Şunu söyleyeyim ki Julien bu belirlemeyi soylu olmayanlar için genel olarak yapıyor aslında  yoksa etkileyici tutkusu ile yaşadığı ortamın gerçekliği göz önüne alınırsa o yine de iki yüzlülüğe başvurmaktan çekinmeyecektir. Nitekim kendini sürekli haklı çıkarmaktan geri kalmıyor:

“Ben yaşadığım asrın hoşlandığı üniformayı seçip giymeyi becerdim.”

Aklında kızıl üniforma olsa da onun giydiği papaz karası üniformadır.
Stendhal'in, yarattığı karakter hakkındaki çarpıcı ve çok doğru yorumu ise şöyle :

“Julien Sorel, bütün toplumla çarpışan zavallı adamın ta kendisiydi. Bazen içinde katıksız bir öldürme ve kan dökme ihtiyacı akıyordu.”

Mathilde ile Julien'in çarpışması çok şiddetli olmuştu çünkü ikisi için de karşısındakini hükmü altına almak çok önemliydi ve tersi korkunç bir durumdu. Mathilde Julien'i sevse de ona, istediği zaman kendini sevdirebileceği aşağı bir insan olarak bakmaktan kendini alamıyordu. Mathilde'nin içinde sevgiden gelen erdem ile soyluluğundan gelen gurur çarpışıyordu. Julien ise Mathilde soylu olduğundan ona güvenemiyor ve sürekli alaya alınmak ve aşağılanmak korkusu çekiyordu. Öyle ki Mathilde her şeyi göze alıyor sonra Julien'i aşağılıyor, Julien her şeyi göze alıyor sonra kendini aşağı görüp her şeyden soğuyordu. Sonuçta her ikisi de ölümü istemek noktasına kadar geliyor ve kendi tutkuları ile aşkın etrafında dönüyorlardı. Julien, ben niçin benim!, diye haykırmak noktasına gelmişti. Fakat kızın kendisine olan tutkusunu görünce de , Julien şöyle düşünerek kendisini hepimize hatırlatıyor:

“Kendini beğenmiş kızı ayağıma düşürdüm ya!”

Bu sıralarda Julien soyluların “ Ya  Din Ya Paris!” dediklerini işitiyor, devrim isteyenlere karşı Fransa soylularının İngiltere'yi de arkalarına alarak bir savaş başlatmak istediklerine şahit oluyor.

Sonrasında Stendhal romancılığını adeta coşturuyor ve olayların hızı ta ki romanın sonundaki giyotin sesine kadar yükseliyor.

Mathilde hamile kalmıştı ve bunu babasına bir mektupla bildirmişti. Babası Marki Julien'e, canavar!, diyerek bağırsa da ona yıllık yüksek bir maaş bağlayıp, süvari teğmenliği rütbesine getirilmesini sağlamıştı. Artık Julien'in adı; Julien Sorel de La Vernaye olmuştu. Julien'i herkese soylu birinin oğlu olarak tanıtmışlardı. Julien artık zengindi, soyluydu, şan ve şeref sahibiydi yani zirvedeydi. Fakat  zirveden inişi bir giyotinin boyna inişi kadar kısa sürecekti.

Mathilde'nin babası Julien hakkında bilgi almak için Julien'in daha önce dadı olarak çalıştığı eve, yani Madam de Renal'e mektup yazmıştı ve gelen cevabı Mathilde'ye okutmuştu. Mathilde de cevabı Julien'e okutmakta gecikmemişti. Mektupta Julien'in hem yoksul hem de gözünün aç olduğu, zavallı kadınları baştan çıkararak kendine konum edinmek istediği vb. yazılıydı. Julien bunu okuyunca sinirlendi ve Verrieres'e gidip kilisede Madam de Renal'i bulup tabancayla iki el ateş etti. Madam de Renal ölmemişti fakat Julien'e olan aşkı o kadar büyüktü ki, keşke onun elinden ölseydim, diye düşünmekteydi. Hapise atılan Julien ise Madam de Renal'in ölmediğini öğrenince Stendhal'e göre ömrünün en büyük heyecanını duymuştu. Madam de Renal'in kendisini bağışlamak için yaşayacağı düşüncesi onu heyecanlandırmıştı.

Julien öleceği ana değer vermiyordu. Öleceğini düşünüyordu çünkü idam kararı verileceğinden emindi. Bir ara intihar etmeyi düşündüyse de, Napoleon intihar etmemişti, diye düşünerek vazgeçti. Tek kaldığı kulede bir zamanlar kayalıklarda dinlediği atmaca ve kartal seslerini yine duyuyordu. Hapisteyken Mathilde onu ziyarete geliyordu ve bir keresinde cidi ciddi Julien'e beraber intihar etmeyi teklif etmişti. Fakat daha sonra onu kurtarabileceği düşüncesi ile en ünlü avukatlara gitmiş ve hatta Julien'i kurtarsın diye, soylu olduğunu unutarak, halkın devrim yapmasını bile ister hale gelmişti. O böyle uğraşırken Julien ona karşı artık hiçbir şey hissetmediğini görünce, acaba ben kötü biri miyim, diye düşünmeye başlamıştı. Julien'in gönlünde sönen sadece Mathilde aşkı değildi, yükselme tutkusu da sönmüştü. Tüm bunlar yerine canlanan ise Madam de Renal aşkıydı. Mathilde'ye bir keresinde, on beş yıl sonra Madam de Renal benim oğlumu taparcasına sever halbuki siz onu unutmuş olursunuz, diyebilmişti.

Madam de Renal Julien'i yargılayacak olan kurula mektup yazıp, kendisi yaşarken Julien'in idam cezası almasının kendisini de öldüreceğini söyledi. Artık tüm Paris bu davayı konuşuyordu ve sokaklarda bağrılarak Julien'in resmi satılıyordu. Bu atmosferde mahkeme başlamıştı. Julien savunmasında jüriye şunları söyledi:

“...Baylar, ben sizin sınıfınızdan olma şerefine eremedim; ben sizin karşınızda, kaderime isyan etmiş bir köylüyüm...Bir ümide kapılmış değilim, ölüme gittiğimi biliyorum...Ama şimdi karşımda bulunan kimseler, suçum bu kadar büyük olmasa da yine yaşamın acımaya layık olduğuna bakmaz, beni cezalandırırdı...Zengin kimselerin yüksek toplum dedikleri yere girebilmiş gençleri benim şahsımda cezalandırmak, cesaretlerini kırmak isterdi...”

Ceza Mahkemesi Başkanı ağlayarak idam kararını okudu. Julien içinden şöyle geçirdi:

“Bir ahret varsa da karşıma hıristiyanlığın tanrısı çıkarsa yandığım gündür. O baskıcının biri...hep öç almak peşinde...onu kimsenin içtenlikle sevdiğine inanmadım...”

Son günlerinde Madam de Renal ziyaretine geldi ve beraber intiharı önerdi ise de Julien son ana kadar beraber yaşamanın zevkini buna tercih etti. Son anlarında şöyle düşünüyordu:

“Gerçeği sevdim...gerçek nerede...her tarafta ikiyüzlülük...en büyüklerde bile böyle...hayır hayır insan insana güvenemez...Ah! Voltaire'nin tanrısı olsa...Ah! Tanrı olsaydı...”

Hala kendi kendine konuşmasına bakarak şöyle düşündü:

“Ölüme iki adım yoldayım...yine de iki yüzlülük ediyorum...Hey gidi on dokuzuncu asır hey!”

Son anlarında Madam de Renal'e, intihar etmeyip Mathilde'nin çocuğuna bakacağına dair söz verdirdi. Mathilde'ye son olarak, belki bir gün benim bir melodram konusu olduğumu görürsünüz, dedi. Kartal sesini dinlemek için çıktığı kayalıklara, Verrieres üzerindeki büyük dağın mağarasına gömülmeyi vasiyet etti. İdam sonrası Mathilde onun kesik başını öpmekten çekinmedi, vasiyeti üzerine kayalıklara defnedildi. İsteği üzerine Madam de Renal intihar etmedi fakat Julien'in idamından üç gün sonra çocuklarını kucaklarken öldü.

Jakoben düşüncedeki savrulmaları ve tutarlılığı izlediğimiz Julien, hey gidi on dokuzuncu asır hey! , diyordu. O böyle derse biz ne diyelim? En iyisi bir şey demeyelim ve yine sözü edebiyattan alalım:

“Düş mayasından doğduk biz!..” Shakespeare

“Önce eylem vardı!..” Goethe

“Fethettiğim her ülke geçtiğim her sınır bir hayali daha yok ediyor, herhalde ölüm sonuncusu olacak!..” Great Alexander

Bitirirken; De te Fabula Narratur! ( Bu öyküde senin sözün ediliyor!) Umarım ediliyordur sözümüz, çünkü ben Julien'i sevdim. Haklısınız farkındayım; o sevilip sevilmemenin ötesinde tarihsel bir momentte meşrudur...

NOT: Metin Çulhaoğlu'nun bir tespitidir:

“Türkiye solcusu entelektüel değil, moral kaynaktan beslenir.”

Bu moral kaynaklardan beslenme dediğimiz patolojik durum, çarpıştığımız ve daha da şiddetle çarpışacağımız bir düzen putudur.       













Yorumlar (0)

Bu yorumun beslemesine abone olun

Yorum yaz

Küçült | Büyüt

busy